• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Öykü: Gibi Görünmeler

"Bir programın düğmesini kapatmak kadar basitti ölmek. "

Fatoş Asya Akbay

Kapı sessizce açıldı. Sevda her zamanki hışmından uzak, karanlıktaki sessizliğin bir parçasıymış gibi girdi içeri; taba renkli kaşe mantosuna sinen şehrin rutubetli havası da. Oysa kapıyı anahtarla açtığı halde zile basar, eve girer girmez söylene söylene anahtarı gelişigüzel bir yere fırlatırdı. İşe gitmek için tekrar evden çıkarken de iki ayağı bir pabuca sıkışınca anahtarları bulmaya çalışırken ona demediği laf kalmazdı. Öfkesini rahatça sergileyip sonrasında anahtarı bulduğunda ise yüzüne bir mahcubiyet takınırdı.


Sokak lambalarının aydınlığı masaya vuruyordu. Sevda, ışığı açmadan mektubu gördü. Masanın üstündeki sürahiye dayamıştı görsün diye. Mektubu yırtıp atacaktı atmasına ama okumak için sabırsızlanıyordu. Birileri kendisini izliyormuş gibi etrafına bakınarak açtı, yırtıp atacağı mektubun zarfını. Sandalyeye oturdu, onun aldığı ipek fuları boynundan tek eliyle çözerek usançla yere bıraktı. Avuçlarıyla yüzünü kapatıp derin derin nefes aldı. Başını kaldırınca sedef çerçeveyi iki eliyle sıkıca tuttu, onu karşısına aldı. Sevda sabırsızlığını kontrol etmeye çalışan halini ondan gizleyemedi, o da aciz hamlelerle ört pas etmeye çalışmaktan usanıp yorulduğu günahlarını. Sevda üzerine sinen bir koku varmış gibi başını sağ omzuna çevirdi, kendi kendini kokladı. Mektubu okumadı, onu arkasında bıraktı ve ışığı kapatıp odadan çıktı. Banyoya gitti. Ondan ne zaman uzaklaşmak istese kendini banyoya kilitler uzun süre orada kalırdı. Giysilerini çıkarmaya başladı, tamamen çıplak kaldığında kalçalarını göğüslerini… yokladı. Geçip giden yılların izine dalgınlıkla bakıyordu, aynada gördüğü bir başkasına. Ellerini ensesinde birleştirip başını yere eğdi. Bedenini dakikalarca ılık suyun akışına bıraktı. Ellerindeki tükenmez kalem lekelerini çıkartmaya çalışırken, egzamadan oluşan çatlaklardan kan sızınca parmaklarını bastırıp “Susuyorum! Susuyorum! Günlerdir susuyorum!” dedi. Musluğu kapatıp sessizliğine döndü. Evde kimsenin olmamasından memnun havluya sarınıp kendini yatağa bıraktı. Üzerindeki maskeleri bir kenara bırakınca sadece ona mahsus bu anlarda duyduğu yalnızlıkla özgürleşebildiği, yüzündeki çillerin gerinip aydınlanmasından belliydi. Başucundaki komodinin çekmecesinden defterini ve kalemini aldı.


“Çok değil birkaç saat önce aklımdan geçenler beni hâlâ ürkütüyor. Kulağımın dibinde sürekli konuşan bu semptomu susturmamalıyım. Bugün Cuma dairedeki herkes gitmişti ve ben bir türlü odamdan çıkamıyor, ne yapacağımı bilmez halde ellerime bakıp mürekkep lekelerini ovuyordum. Öğle arası eczaneden aldığım ilaçlara gözüm ilişince uzun süredir tasarlanmış bir intihar gibi ‘Bu ilaçları içip kendimi odama kilitlesem, birileri yokluğumu fark edene kadar ölmüş olurum.’ diye düşündüm. Bir yudum suyla bitecekti her şey benim için. Ölüm şuracıkta yanı başımdaydı. Bir programın düğmesini kapatmak kadar basitti ölmek. Aklımdan geçenleri yadırgadım. Neden böyle aptalca şeyler düşünmüştüm? Belki de taktığım maskeler beni sonunda deliye çevirmeyi başarmıştı. Belki de kutsal saydığım şeylerin benden çekilmesi, belki de dikkatle kendime baktığım zaman… Belki de… Bu düşünce beni oyalarken, koridorun akşam loşluğu içinde yankılanan topuk sesleri odamın kapısına yaklaşınca sustu. Kapı aralandı. “Işığı görünce şaşırdım. Aaa! Sen buralarda mısın daha, hayırdır bir sorun yok ya? Ben çoktan gittiğini düşünmüştüm.” dedi Meliha. Hoşuna gitse de gitmese de sorduğu soruların üçüne beşine tek cevap verirdim. Kullandığım kelimeler tükenip yok olmadan yeni sorular soruyordu. Bu defa oyunbozanlık yapmadım ona istediği cevapları verdim. Her ne kadar umarsız görünsem de onların döngüsündeydim, ben değildim yani. Oysa ben de yaptığım işten keyif almak istiyorum ancak insanın içindeki her şeye karşıdır bu çark, güçlü bir kişiliğe sahip olanı bile zayıf bir kişi haline getirene kadar döner. Bunun farkına varıp kaçan, kurtulma şansına sahiptir. Umutsuzluğa kapılmadan direnen her şey zamanla çöker. Meliha, masama doğru başını uzatıp 'Bu ilaçlarda ne, hasta mısın?' dedikten sonra imalı gülümsememi cevap bilip odanın yakın plan çekimini tamamlayamadan çıkmak zorunda kaldı. Ağızlarını, çenelerini çok iyi kullananlar beyinlerinde hiç bir şey bırakmazlar, muhtemelen bundan bir çeşit haz alıyorlar. Beni merak mı ediyordu sanki neden soruyordu? Oysa işe yeni başladığımda Meliha’nın ilgisi hoşuma gitmişti. Neden diye başlayan, ardı arkası kesilmeyen sorularına ve o bayağı merakına maruz kalmadan önce. Meliha şirketin en eski çalışanı. İşyerinden en son o çıkar, benim gibi mesai biter bitmez çıkmaz. Herkesi tanır, işlerini planlı programlı eksiksiz yaptığı yetmezmiş gibi dairenin angarya işlerini de o üstlenir. İri yarı, babayiğit bir duruşu var. Onu tanıdığımdan beri saçlarını aynı şekilde tarar, aynı renk ruj sürer. Düzen kölesi, lanet, kahrolası bir tiptir o. Onun kadar olmasam da benim de işleri aksattığım görülmemiştir. Üstelik Meliha’nın hazırlamak için saatlerini verdiği raporu, toplantı öncesi bir çırpıda hazırladığım ve şefin masasına ondan önce bıraktığım bile olmuştur. Onun bu düzeni beni rahatsız eder, geriye iter ve bu benim hiç hoşuma gitmez.


Meliha iş yerinden çıkınca oradaki yalnızlığım daha da ürkütücü hale geldi. Pencereleri çarparak kapatıyor, ancak on bir yaşında tek kalma cesareti gösterebildiğim evde yaptığım gibi gereksiz ve anlamsız sesler çıkararak sessizliği bozmaya çalışıyordum. Sessizlik üzerime üzerime geliyordu. Hava kararmıştı, intihar düşüncesinin beni ele geçirmesi an meselesiydi. Alelacele elektrikleri kontrol edip oradan hemen çıktım. Asansörü bekleyecek tahammülüm yoktu. Merdivenlerden hızla inerken ilaçların olduğu çantayı unuttuğumu fark ettim. Migren atağımın tutacağını hissetsem de geri dönecek cesaretten yoksundum. İntihar etmeyi neden düşünmüştüm? Ben, intihar edebilecek biri değildim ki. Peki, nasıl olur intihar edecek kişi? İntihar bir zayıflık mı, yoksa bir güç mü? Kendimi duymakta zorlanıyordum. Bu düşüncelerin beni ele geçirmesine izin vermedim. Zihnimin kölesi olamazdım, berbat bir efendiydi o. Dışarı attım kendimi. Koşmaya başladım, dönüp dönüp arkama bakıyordum, bir katil peşimdeymiş gibi, asıl katil bendim. Kimden kaçıyordum arkamdaki boşluktan mı?


Durağa geldiğimde nefes nefeseydim. İnsansı bir sisin içinde durdum. Başımı kaldırdım gökyüzüne, akşamın karanlığına… Yağmur yağacaktı. Duraktaki insanların kayıtsız bekleyişlerine ben de eklendim. Bu kentsel bağlamın içinde nereye gidebilirdim ki? Ezberimi bu akşam da bozmadım. Bir sürüydük, otobüs gelince kıpırdayan ve sonra sığışan bir sürü. Kalabalığın bütün gözlerini üzerimde hissediyordum. Duyduğum sıkıntıyı dışarı vuramadım, başımı cama dayadım. Yanımdaki kadının telefon görüşmesini istemsizce ne kadar dinledim bilemiyorum, susması gerektiğini ima etmek için ona döndüğümde telefonla görüntülü konuştuğunu gördüm. Görüntüde sıska esmer bir adam yatarak kadına bir şeyler söylüyordu. Hiçbir şey anlamama rağmen aralarındaki konuşmayı çözmeye çalışıyordum. Arada bir başka yolculara başımı çeviriyor, bir yandan da onları dikizliyordum. Bir yere ait olmamanın verdiği rahatlıkla çevreyi umursamadan, konuşuyorlardı. Dudaklarında çiftler arasında sıkça gördüğüm yapmacık bir gülümseme bile yoktu. Onların bu anlamsız tavırlarından neden bir anlam çıkarmaya çalışıyordum ki? Beni fark etmişlerdi ve onları izlememden rahatsız değillerdi. Ancak ben yine de gizliyordum bakışlarımı. Benim dışımda hiç kimse onlarla ilgilenmiyordu. Üçümüz dâhildik konuşmaya, onlar konuşuyor, ben izliyordum. Onları dinlerken kendimden ve intihar düşüncesinden uzaklaşmıştım.


Mahallenin tek yönlü sokağında, benden öteye gidemediğim bu daracık yolda yürürken açlığımı yokladım. Ne yemek yiyecek kadar istekli, ne de açtım. Zaten bir de akşam yemeğinin muhabbetsizliğine katlanamazdım. Yağmur yağarken eve yalnız başına dönmek zorunda olmanın hüznüyle açtım kapıyı. Işığı açmadan mektubu gördüm, masadaki sürahiye dayamış göreyim diye. Onu yıldırmış olmalıyım. Masaya oturdum. Bir tartışmanın başladığını hissettim. Mektubu okumaktan vazgeçtim. Üzerimdeki maskeleri, çoğunluğun görmek istediği yüzü bir kenara bıraktım. Duyduğum bu hafifliği içime çektim. Uzun bir iş gününün ardından üzerime sinen her şeyi çıkarmak istedim. Bir bez parçası kadar bile olmayan dayanıksızlığımı düşündüm. Ne olduğumu ne olmadığımı; koltuğumda, yatağımda, mutfakta, sokaklarda, en çok da onun yanında olmayan varlığımın yokluğunu, bana duyduğu körlüğü… Onun zihninden nasıl geçmiş olduğumun izine hiçbir zaman rastlayamadım.”


Kalemini bıraktı. Ellerindeki lekelerle oynarken dalmıştı rüyasına. Onun üzerini örttü. Avucuyla alnına dokunarak sarı kıvırcık saçlarına parmaklarını geçirdi. "Uyurken konuşmalarını dinledim, seni anlamasam bile.’’ dedi. O söyledikleri, Sevda duysun diye ağzından kaçmasına izin verdiği şeylerdi. Kıpırtısız bir süre daha onu izledi. Saçlarını ve tenini ürkütmek istemiyordu. O gibi görünen Sevda’nın bir yaratığı mıydı? Bir şeyden doğrudan söz edilemezse o şeyin orada olmadığına inanır insanlar. Bu saçmaydı. Bilakis burada yatağındaydı. Bu şaşırtıcı türden bir varoluş ama yanındaydı. Onun yokluğu varlığının en güçlü kanıtıydı. Sevda’yı onun yokluğunu haykıran sessizlik uyandırdı. Mektup! Mektup! Diye yataktan kalktı.