top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Litera

Kırmızı Bereli Kız

"Bin bir sorun yaşatan bir şeyi özlemesi aslında biraz tuhaf. Biliyor aslında nedenini. Özlediği şey onlar değil."


Utku Şahin

Sabaha kadar bir o yana bir bu yana dönüp durdu. Güneş bulutların arasından doğdu nihayet. Yatağında doğrulmadan, odanın penceresine bakıyor. Çocukluğunun tahta pencerelerine hiç benzemiyor bunlar. Beyaz plastikten çerçevesi. Boya, macun, ayrıntılı temizlik gerektirmez. Kalın, çift cam. İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye geçiş zor. Ne soğuk, ne oksijen, ne de gürültü başarabiliyor bunu. Bir tek hayatın kaynağı güneş ışığı geçebiliyor bu engeli.


O ise halen çocukluğunun tahta pencerelerini özlüyor. Boyaları dökülen, kir tutan, zamanla macunları kuruyup taş gibi olan, yağmur yağdı mı su sızdıran o pencereleri. Kış oldu mu onu sobanın yanına sığınmaya mecbur eden pencereleri. Biraz ıslandı mı, şişip nazlanarak ancak kaba kuvvetle kapanabilen pencereleri. Bin bir sorun yaşatan bir şeyi özlemesi aslında biraz tuhaf. Biliyor aslında nedenini. Özlediği şey onlar değil. Babasının kızacağını bile bile taze çekilmiş macuna parmak izini bırakmayı, beceremese de eline tutturulan fırçayla cama değdire değdire çerçeveyi boyamayı, annesi sokağa çıkmasına izin vermediğinde dışarıda oynayan çocukları izlerken kurumuş boyaları tırnağıyla soymayı özlüyor.


Penceresine yağmur damlaları vuruyor. Umarım devam etmez. Bir kaç saate sokağa çıkacak. Rüzgâr da epey kuvvetli. Hemen evinin karşısındaki caminin kavakları bir o yana bir bu yana sallanıyor. Kırılacaklar diye korkuyor, her yana yatışlarında. Bu ilkbahar bu kavaklardan kar gibi yağacak polenleri izleyemeyecek. Kahvaltısı bitince dışarı çıkıp tren garına doğru yürüyecek. Bu kavaklar kadar direnebilecek mi rüzgârlara? Peki, yeni hayatının getireceği zorluklara?


Babaannesi çoktan kahvaltısını hazırlamış. Sabah namazından sonra uyuyamaz. Yaşlılık der. Birkaç saat uyku bana yetiyor der. Yağmurlu havaları hiç sevmiyorum der. Her konu bacaklarının ağrısına bağlanır mutlaka. Çok konuşmazlar. Birkaç kelimeyle sınırlıdır iletişimleri. Göz göze gelmezler. Bazen ders çalışırken hisseder sevgi dolu bakışlarını arkasında. Dönüp sarılmak ister ama dönemez.


Yüzünü yıkayıp gidiyor kahvaltı masasına. Babaannesi çay koyayım mı diyor bardağına. Başıyla onaylıyor Filiz. Kahvaltı boyunca konuşmuyorlar. Kahvaltı dediği peynir, zeytin, yufka ekmeği, içine az şeker katılmış tahin ve ay dilimi şeklinde doğranmış domates. Acele etmeden yiyorlar belki de beraber son yemekleri olacağını bilerek. Valizin hazır mı diye soruyor babaanne. Filiz yine başıyla onaylıyor. Konuşursa ağlayacağını biliyor. Babaannenin dudakları kıpırdıyor. Torun için dua ediyor belli ki. Filiz çayını bitiriyor. Gidip sarılıyor ona. Benim çıkmam gerek babaanne diyor. Kendine iyi bak diyor. İstanbul’a gidince arayacağım seni diyor. Babaanne, doktor olup şu bacaklarımı tedavi etcen değil mi diyor. Etcem tabii ki babaannem diyor. Her şey için teşekkürler diyor.


Valiz dedikleri aslında büyükçe bir sırt çantası. Birkaç giyecek dışında pek bir şey yok içinde. Montunu giyiyor önce. Sonra da kırmızı beresini geçiriyor başına. Parmakları kesik eldivenlerini takıyor. Dün gece hazırlayıp kapının yanına koyduğu çantayı sırtına alıyor. Hoşçakal babaanne, kendine iyi bak deyip çıkıyor son beş yılını geçirdiği evden.


Yağmur durmuş. Adımları önce biraz tereddütlü. Çok uzakta değil gar. Duvarları sarıya boyalı bina uzaktan görünmeye başlayınca, titrek adımları iyice yavaşlıyor. Bir an için duruyor. Sonra çelimsiz bedenini sıska bacakları daha kararlı bir şekilde gara doğru taşımaya başlıyor. İkinci istasyon caddesinde babaannesinin evi. Hepsi gara çıkan birbirine paralel üç yol. Birinci istasyon caddesi, ikinci istasyon caddesi, üçüncü istasyon caddesi. Başka bir yol olsa ona da dördüncü istasyon caddesi denecekti belli ki. Ama tüm şehri toplasan zaten üç beş cadde ve bunları birbirine bağlayan dar, izbe sokaklar.


Yonca Apartmanı’nın yanından geçiyor. Eskiden oturduğu ev burası. Dört yapraklı yonca biçiminde inşa edilmiş bu apartman estetik olarak tam bir facia. Yine de seviyor bu evi. Dümdüz şehirde, girintileriyle çıkıntılarıyla coğrafyaya ters, yaratıcı bir şeyler denenmiş en azından. Binaya bakarken hüzünleniyor. Keşke eskiden anne ve babasıyla oturduğu yaprağı kopartıp yanında götürebilse İstanbul’a. Tekrar beraber olabilselerdi. Hani şans getiriyordu dört yapraklı yoncalar?


Sert bir rüzgâr esiyor yürüyüş yönüne ters. Şehir sanki onu bırakmak istemiyor, ona geri dön, başaramayacaksın diyor. Direniyor cılız vücudu rüzgâra. Uçmasın diye kırmızı beresini tutuyor sol eliyle. Diğer eliyle yüzüne yapışan kestane renkli saçlarını omzundan arkaya atıyor. Buzda yürüyormuşçasına düşmemek için yere daha sağlam basmaya çabalıyor artık. Fırtına da çıksa, zelzele de olsa, o gara ulaşacak. Burada kalamaz.


Her köşesi ayrı bir anısıyla dolu bu şehrin. Hemen yanındaki sokağa dönse uzun yıllardır boş olduğu için harabeye dönmüş eve ulaşacak. Bu evden aşağı doğru giden yolun sonunda ilkokulu var. Okulun tam karşısında ona matematiği sevdiren sınıf öğretmeni oturuyor. Hemen yan binada ise artık konuşmadığı en yakın arkadaşı Merve. İlk aşkı Mehmet’in evi şehrin öte tarafında. Az mı yürümüştü oralara, kendini göstermek için.


Dönmüyor o sokağa. Yoluna devam ediyor. Babasının çalıştığı nüfus müdürlüğü yolun karşısında onu soğukça selamlıyor. Cuma günleri okul çıkışları gelirdi buraya. Babasının işten çıkmasını sessizce beklerdi bahçesinde. Babası onu görünce dünyanın en güzel tebessümünü yüzüne takar, sonra onu Dondurmacı İbo’ya götürürdü. Kaymaklı dondurma sevmezdi Filiz. Limon ve kakaoluydu tercihi. Bir türlü bitmek bilmezdi dondurma. Ağzının yüzünün her yerine bulaşır, külahtan aşağıya akmaya başlardı. Elbisesi kirlenmesin diye arada külahı yalamak zorunda kalırdı. Anılar, adımlarına ritim tutarcasına hızla geçip gidiyor zihninden.


Rüzgârın onu yavaşlatmasına rağmen iki katlı sarı binaya yaklaştı nihayet. Tek engel çevre yolu. Hem soluklanmak hem de tek tük geçen arabaları kontrol etmek için kaldırımda duruyor. Okulda trafik dersinde öğrendiklerini harfiyen uygulayarak önce sola, sonra sağa, sonra tekrar sola bakarak yolu yarılıyor. Yolun ortasında tekrar sağa bakarak gara ulaşıyor.

Biletini dün aldı. Ama henüz trenin gelmesine yarım saatten fazla var. Hemen her yere erkenden gitmeyi sever. Çevredeki insanları sıkılmadan saatlerce izleyebilir. Bir yıldır su akmayan tarihi çeşmenin yanı başındaki banka oturuyor. Çantasını çıkarıp yere koyuyor. Beş dakika sonra Konya’ya hareket edecek bir tren var peronda. Oradan oraya koşuşturan, bavullarını güçlükle taşımaya çalışan insanları izliyor. Yolu buraya hiç düşmemiş ve belki de bundan böyle hiç düşmeyecek yolcuların bazıları pencereleri indirmiş uykulu gözlerle etrafa bakıyor. Yol yorgunluğunu biraz atmak için hava almaya çıkanlar kim, niye yaşar ki burada diye geçiriyor içlerinden. Belki de haklılar. Annesi yaşayamadı. Babası yaşayamadı. Dondurmacı İbo yaşayamadı. Mehmet de geçen sene çekip gitti. Bu şehirde yaşanmazdı. Ya ölünür ya kaçılırdı buradan.


Kargaşanın bitmesi on dakika kadar sürüyor. İhtiyar bir kadının buruşmuş elleri uzun süre havada asılı kalıyor pencereden kafasını uzatmış kızını uğurlarken. Tren hareket ediyor. Sadece yaşlı anne ile Filiz kalıyor peronda bir müddet sonra. Kadının yaşarmış gözleri, tren gözden kaybolduktan sonra bile kızının gittiği yöne sabitleniyor. Ardından eşarbıyla gözyaşlarını silip uzaklaşıyor oradan. O gidince etraf iyice sessizleşiyor.


Gözlerini kapatıp şehrin seslerini duymaya çalışıyor Filiz. Egzozu bilerek delinmiş bir motosiklet gürültüyle geçiyor ilk önce çevre yolundan. Mehmet’i hatırlatıyor bu ses ona. Briyantinlenmiş saçları ve deri ceketiyle okulun önünde Merve’yi beklediği günleri. Merve’nin motosikletin arkasına oturup Mehmet’in belini sıkıca sarmasının üzerinden seneler geçmiş olsa da onu yine kıskanıyor. Nasıl da konuşurdu tüm şehir onları. Ayıp öyle şeyler buralarda. Bir yusufçuk kuşu ötüp onu bu anılardan kurtarıyor. İçinden yusufçuk diyerek eşlik ediyor. Sonra o da bir kuş oluyor hayalinde. Uçmak istiyor gökyüzüne. Bir simitçinin gevrek simiiit diye bağırması bölüyor uçuşunu. Karnının acıktığını hissediyor. Gözlerini açıp el ediyor simitçiye. Bozuk para arıyor ceplerinde. Parayı uzatıp simidini alıyor.


Simidini kemirirken beraberce yolculuk yapacağı insanlar peronda yavaş yavaş birikmeye başlıyor. Trenin kalkış saati yaklaşmış olmalı. Bacaklarını istemsizce sallamaya başlıyor. Tren ıslıklar çalarak gürültüyle yanaşıyor. Demirden koca bir yılana benzetiyor treni Filiz. Kapıları açılıyor. Peronda bekleyenler yılan tarafından yutulmaya epey hevesliler. İnenleri beklemeden yığılıyorlar açılan ağızların önlerine. Ağır valizleriye inenler zorlanarak yırtıyor kalabalığı. Birkaç ağız dalaşı oluyor ama kavgaya dönüşmüyor. Herkes bir an önce kendi yoluna gitmek istiyor. Bekleyenler birbirlerini ezercesine içeri doluşuyor. Filiz halen uzaktan izliyor bu keşmekeşi. Son ana kadar beklemeye karar veriyor.


Hareket memuru ona gözlerini dikerek düdüğünü öttürüyor. Son uyarı bu. Bankta oturan Filiz’in içindeki korku büyüyor. İlk kez çıkacak bu doğup büyüdüğü yerden. Koskocaman bir şehir tüm çirkefliğiyle onu bekliyor. Kendini Haydarpaşa’ya ilk gelenler için çizilmiş karikatürlerin içinde hissediyor. Oysa Haydarpaşa’nın kendisi bile yenilmiş. Henüz bunu bilmiyor. Derin bir nefes alıyor. Artık hazır. Sırtına alıyor çantasını. Koşarak trene atlıyor. Sarı buğday tarlaları yanından hızla geçerken bir kez bile olsun arkasına bakmıyor.