top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Litera

Öykü: Kırmızı Don

"İnsan yaşlandıkça annesine dönermiş."

Melike Pehlivan İşler


“Fikriye, a kuzum, aklın kesiyo mu heç? Bu esvap bana olur mu?”

“Olmadı mı abla?”

“Olmaz dedim ya, aman dur yırtacam daha cedit yeni şeyi.”

“Ha ne dedin? Gelem mi yardıma?”

“Gelme dur, sakın ha, ben hallederim. Zır su içinde kaldım anana rahmet. Allah tependen baksın inşallah, davul ol e mi? El kadar elbise. Genç kızım ya ben!”

“Yine açtın mı beddua kutunu? Anam ‘döner dolaşır seni bulur,’ derdi.”

“Bulur ya. Kurbanım Fikriye, bu elbise bana olmadı yavrum, sağ ol, var ol. Yılbaşım mı olur benim? Hediyelik halim mi var? Ottuğum yerden kalkamıyorum. Ablan giysin bunu ha olmaz mı ona da?”

“Ablam kim köpek de hediye verecem?”

“Abov o nasıl laf kız?”

“Boş ver sen şimdi ablamı, bir de hele, izledin mi akşam Asmalı Konak’ı?”

“Uyumuşum yarısından sonra, anlatsana hele.”

“Aman Raziye abla, tavuk gibi ne tez uyuyon, duyan da akşama kadar keklik gibi sekiyon da yoruluyon sanacak.”

“Hoşt senin ağzın ne der ablana? Benim de kendime göre var meşgalem. Lahana sardık bugün Hayriye’ylen. Bir de börek attık fırına, çayın yanında.”

“Ohhhh, cefayı ben çeken sefayı eller sürsün.”

“Deme öyle kuzum, sen olmasan…”

“Hemen buğu yaptı yine gözlerin, sana da hiç şaka etmeye gelmiyor, yaşlandıkça bir değiştin ha abla. Camı az açam mı? Hava pek ağırlaşmış evde.”

“Aç Fikriye’m, şu kaloriferlerin üzerindeki çamaşırları da getir de ottuğum yerde bükeyim.”

“Dur abla, getiriyom, kahve içer miyiz?”


Fikriye salondan uzaklaşırken dilinde neşeli bir türkü çağırıyordu. Lahananın ağır ve odunsu kokusu mutfağın artık kreme çalan beyaz perdelerine kadar sinmişti. Camı açtı, içeriye kuru ayaz dolunca titredi, sandalyeye ardılı şalı aldı sırtına. Tezgâha elini yapıştırdı. Aynı annesine dönmüştü.

İnsan yaşlandıkça annesine dönermiş.


Geçen geldiğinde Nadir abisi dediydi. O gün içi bi bulandıydı, annesine benzemek de ne demekti. Ama Nadir abisine güvenirdi. Ortanca oğluydu Raziye ablanın. Eve iki ayağının üzerinde gelen kendinden sonra ikinci kişiydi o. Nadir’in küçüğü Burhan, Küfelik Burhan derdi tüm mahalle. Buzdolabının üzerinde çocukluk fotoğrafları asılıydı, eşantiyon Efes bira açacağının altında, sararmış, ucu kalkmış, eski bir fotoğraf. Nadir koca kemerli kahverengi pantolonuyla, eli belinde; Burhan da saçları alnında kâkül kesilmiş, elinde bir araba, kırmızı ve Salih. Büyüse muhtemelen kel ama yakışıklı olacaktı en küçükleri Salih, esmer güzeliydi. “Asmalı Konak’taki Seymen gibi cazibeli ve yakışıklı olurdu,” diye iç geçirdi Fikriye. Olmadı. Kendi rızasıyla seçti nefes almamayı Salih. Hiç doğmamış gibi olabilseydi keşke. Yaştaşıydı Fikriye’nin. Belki de gönül düşürürlerdi birbirlerine. Evvelsi günden kalma bulgur pilavını çıkardı dolaptan ve köpük tabağa koyup kapı önündeki sokak kedilerine götürdü Fikriye. Bulaşık makinesinin içindekileri, Hayriye çalıştırmıştı önceden, yerlerine yerleştirdi. Dolapların yüzünü bir iki fıs fıs deterjanla alelusul parlattı. Her gün bunu yapmazsa işi bitmiş saymıyordu. Büyük fincanlarda arzı endam eden köpüklü kahvelerin kokusu lahana kokusunu bastırdı. Salih gülümsüyordu fotoğraftan adeta.


Bir meyve tabağı hazırlayayım da yiyelim kahveden sonra. Vitamin şart. Nadir abi her gün bir portakal dediydi.

“Bu tekleme tabakları atmak lâzım. Bir takım alalım Raziye teyze sana,” diye içeri seslendi.

İşiteceği cevabı biliyordu ama az buçuk.

Benim hayatım tekleme Fikriye’cim, tabaklarım olmuş çok mu?

Biri beyaz biri de yeşil birbirine benzemez iki fincan kahveyi tepsiye koyarak içeri götürdü Fikriye.

“Balayına giderken biz Ömer amcanla tekledi araba bozuldu kaldık gece vakti yollarda,” diye bodoslama, Fikriye hiç gitmemiş gibi girdi lafa Raziye teyze.

“Ya nereye gidiyordunuz?”

“Güya Antalya’ya… O vakitler oradan başka bir yerde deniz yok sanırdım ben.”

“Ha bir de zenginlerin gittiği Bodrum vardı tabii. Üç gün Afyon’da tuhaf bir otelde kaldık kamyon şoförleriyle, akşamları okey oynardık.”

“Antalya ne oldu?”

“Gitmedik, kayınvalidem mide spazmı geçirip hastaneye yatınca apar topar döndük Ankara’ya. Yemiş muzları birer ikişer. Günahı vebali boynuna, kıskanç”

“Balayı?”

“Kamyoncularla okey oynadık ya, işte o.”

“O zaman bilsen abla?”

“Yok öyle bir şey? İnsan kaderini bilemez. ‘Bilsen doğurur muydun?’ diyecen yine değil mi bana?”

“Fal kapayacak mısın?”

“Ne kapatacam be Fikriye. Benim falım fallanmış şeyim kıllanmış. Hoş kıl da döküldü artık ya, gençlikte her şey çok olur, kıl bile. Ne gerek varsa.”

“Şu çamaşırları yerleştiriver bir de gitmeden Fikriye.”

“Tabii de sen yine hiç hareket etmedin. Nadir abim kızacak bak.”

“Kızdığı yere buz soksun. Onun doktorluğu bana sökmez.”

“Saçmalama abla üzerine titriyor senin, onun ilaçlar olmasa, senin ev çöp eve döndüydü, hatırlıyon mu o vakitleri. Yoğurt kovalarına kadar saklıyordun. Dergiler, gazeteler…”

“Lâmba yapıyordu o kovalardan Salih!”

“O baş ucundakini o mu yaptıydı yoksa?”

“Tabii ya. Abajur. Fazla ışık sevmezdi Salih’im. Nadir geçen gelişinde ne dedi biliyon mu?”

“Biliyom.”

“Ya? Sana da mı dedi Ömer amcanın vefat ettiğini? O da sevmezdi ışık gözüne girsin. Ölmüş. Salih’ine, en kıymetli oğluna kavuşmuştur değil mi?”