top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Yazarın fotoğrafıLitera

Öykü: Sisli Bir Günden Geriye Kalanlar

"Neye çarptığını öğrenmek için arabayı durdurdu, camı açınca bir adamın iniltisini duydu."


Reşide Değirmi


Adil’in uyuşmuş kolu kanepeden aşağıya düşüp eli yarım kalmış kola şişesini devirince uykusundan uyandı, şişede kalan kola koyu kırmızı halının üstüne döküldü, halı hem kolayı hem de lekesini içine çekti. Uzandığı yerden doğrulup uyuşan kolunu ovalamaya başladı, açık olan televizyonda izlediği dizinin bittiğini görünce battaniyenin üzerinde duran kumandayla bölümü bıraktığı yere kadar geri sardı. Kasvetli havasına, karakterlerinin soğukluğuna aldırış etmeden bir haftadır izlediği Dark dizisinin tek bir sahnesini dahi kaçırmak istemiyordu. Son sezonuna kadar gelmişti, bu şekilde izlemeye devam ederse iki gün sonra dizinin tamamını bitirmiş olacaktı. Ekranı seven biri olmadığı halde bu diziyi hevesle izlemesine neden olan şey, yıllardır gelecekten geçmişe ya da geçmişten geleceğe gitmenin mümkün olup olmadığına dair olan merakıydı.


Diziyi bitirdikten sonra uzandığı kanepede uyuya kaldı. Sabah, pencereye vuran yağmurun sesiyle gözlerini açtı, salondaki dağınıklığı o an fark etti, halının üstünde hazır yemek kartonları, boş kola şişeleri, çekirdek, cips ambalajları; kanepe ve koltukların üstünde de gelişi güzel attığı kıyafetleri duruyordu. Son bir haftadır eve gelir gelmez televizyonun karşısına geçtiği için evin temizliğini baya boşlamıştı. Hafta sonu annesinin yeni aldığı arabası için tatlı yapıp getireceğini hatırladı. Defalarca tatlıya gerek olmadığını söylediyse de annesini bu hevesinden bir türlü vazgeçiremedi. Şimdi evi böyle görse kıyameti koparır, diye düşündü. Hemen temizliğe gelen kadının telefonuna sesli bir mesaj atarak bugün gelip evi temizlemesini rica etti. Hazırlanıp kahvaltı yapmadan apartmanın otoparkındaki aracına binmek için evden çıktı.


Kaç gündür şehre, sisli ve yağmurlu bir hava hakimdi, bazen sis o denli yoğunlaşıyordu ki şehri içine alıp görünmez kılıyordu. Gündüz bir nevi iyiydi ama akşam sisli havanın üstüne karanlık çökünce önlerini görmekte zorlanıyordu insanlar. Haberlere çıkan uzmanlar, özellikle sürücülerin arabalarını dikkatli bir şekilde kullanmaları için sürekli uyarıda bulunuyor, hava durumuyla ilgili güncel bilgiler veriyorlardı. Adil, günlük hayatında kuralları çok önemseyen biri değildi ama iş araba sürmeye gelince hem kendisine hem de başkasına zarar vermemek adına tüm trafik kurallarına harfiyen uyardı. Bu sabah, her günkünden daha fazla sis vardı. Adil’in sürekli kullandığı yolda baya uzun bir araba kuyruğu oluşmuştu, o da öndeki araca çarpmamak için çok yavaş hareket ediyordu. Trafik biraz açılınca daha tenha bir yola girdi. Gittikçe kalınlaşan sisin duvarı görüş mesafesini azaltıyordu. Bildiği bir yol olmasa her an yanlış bir yöne sapabilirdi. Arabanın hızını yavaşlattığı sırada bir şeye çarptı, ya bir köpek ya da bir kedidir, diye düşündü. Neye çarptığını öğrenmek için arabayı durdurdu, camı açınca bir adamın iniltisini duydu. Telaşla arabadan çıkıp iniltinin geldiği yöne doğru yürümeye çalıştı ama ayaktayken çok zorlandı ancak yere eğilerek ilerleyebildi, aşağıya doğru sisin kalınlığı azalıyordu. Biraz ötesinde yerde yatan bir karaltı gördü. Arabayı çok yavaş kullandığından adamı yaralamadığını ama incitmiş olabileceğini, düşündü. Adamın yanına yaklaştığında “İyi misiniz?” diye sordu. Adam inleyen bir sesle “Bir şeyim yok” dedi. Koluna girip kaldırmaya çalıştı, adam uzandığı yerden doğrulup oturdu. “Koltuk değneğim arkada bir yere düştü” dedi. Yerde sisin içinde aradığı değneği çok geçmeden bulup adama getirdi. Adam değneğini yere dayadı, o da adamın diğer koluna girerek ayağa kalkmasına yardım etti. Sisi yara yara, güçlükle arabaya ulaşabildiler. Adil ön kapıyı açtı, koltuğun üstüne daha önceden bıraktığı çantayı ve ceketini alıp arkaya attı. Yaşlı adamın koluna girerek yavaşça oturttu, kendisi de şoför koltuğuna geçti. İçerde adamın yüzünü seçebildi, yetmiş yaşlarında, alnından başlayıp çenesine kadar derin dikiş izleri bulunan ak saçlı esmer tenli bir adamdı. Adamın, beyazlamış olsa da belirgin kaşı ve bıyıkları vardı, hafif dolgun dudaklarının altında sivri bir çene uzanıyordu. Yüzünün yarısını ikiye bölen o iz olmasa yakışıklı sayılırdı. Yaşına göre çok dinç duruyordu. Sağ bacağı sağlamdı, sol bacağı dizine kadar geliyordu.

Adil:

“Hoş geldin amca. İyi misin, bir hastaneye gidelim istersen” dedi.

“Yok oğlum, iyiyim. Otobüs durağana doğru gidiyordum, yola çıktığımı fark etmemişim.”

“Nereye gidiyorsun?”

“Sebze halinin oraya gidecektim.”

“Yolumun üstü, ben seni bırakırım” dedi.

Yaşlı adam:

“Sağ ol evladım” dedi.

“Dua et yavaş gidiyordum, yoksa Allah korusun daha kötü çarpabilirdim.”

Yaşlı adam sol bacağını göstererek:

“Bir kurban verdim zamanında ikincisini de verirdik.” dedi.

“Kazada mı kaybettiniz bacağınızı.”

“Evet” dedi.

“Baya kötü bir kaza olmuş olsa gerek.”

“Evet, öyleydi.” deyip sustu, başını yana çevirip sisli havayı izledi. Daha fazla konuşmak istemediği her halinden belliydi. Bir süre devam eden sessizliği, telefonun sesi bozdu. Telefon tutucusuna koyduğu, zilini Mozart’ın dokuzuncu senfonisine ayarladığı telefon çaldıkça çaldı, arayanın annesi olduğunu gören yaşlı adam:

“Cevap vermeyecek misin?” diye sordu.

“Annem, sonra ararım, bu siste konuşamam onunla.”

“Seni merak etmiştir. Sesini içeri ver istersen, ben rahatsız olmam.” dedi.

Adil, uzanıp açacağı sırada telefon durdu.

Adam:

“Demek Mozart’ı seviyorsun. Mozart’ı dinleyen Sebastian Bach’ı da dinlemeli. İkisi birbirini tamamlıyorlar sanki, insan ikisini dinleyince müziğin gerçek tadına varabiliyor.” dedi. Bunları duyunca dönüp adama bir daha baktı:

“Ne tuhaf annem de sizin gibi düşünüyor. O yüzden benle kardeşimin müzik listelerinde her iki sanatçının eserleri her zaman bulunur.”

“Ama Bach’ı dinlemeyeli uzun yıllar oldu.”

“Neden?”

“Kaza yaptığım esnada radyoda o çalıyordu. Ne zaman onun müziğini duysam tekrar o ana geri dönüyorum.” deyip yine sustu, arabanın buğulanmış camına kafasını dayayarak sisin içine daldı. Adil’in annesi tekrar arayınca telefonun sesiyle irkildi. Adam, kafasını çevirince Adil’le göz göze geldiler. Adil, telefonu açıp sesini hoparlöre verdi. Annesi, onu merak etmişti, sisten dolayı arabayı dikkatli kullanması için onu uyardı. Adam kulak kesilip onları dinledi, dudak kenarına ince bir tebessüm yerleşti. Konuşmayı kısa kestiler, iş yerine varınca mutlaka onu arayacağını söyleyerek annesiyle vedalaştı. Annesiyle konuştuktan sonra içerdeki hava biraz değişmişti. Bundan cesaret alarak adama dönüp:

“Daha önce bu denli sisli bir hava gördünüz mü?”

“Böyle sisli bir havada kaza geçirdim.” dedi.

Bu defa öncekinden daha soğuk bir sessizlik çöktü içeriye, dışarda sisin kalın duvarları içerde bir türlü konusunu değiştiremedikleri bir sohbet Adil’in ruhunu daralttı. İkisi de sustu.


Adam bir ara kolundaki durmuş saati çıkartıp ayarlamak için Adil’e saatin kaç olduğunu sordu. Adil saat kullanmadığından telefona bakıp söyledi. Adam saati tekrar koluna takmak için baya uğraştı ama bir türlü takamadı. Sonra takarım deyip koltuğun üstüne, sol bacağının yanına koydu. Bir süre sonra da oturduğu yerde uyuya kaldı. Adil, adamın uyuduğunu görünce keşke daha önceden tam olarak nerede ineceğini sorsaydım, diye geçirdi içinden.

Sisten dolayı sebze haline yaklaştığını zar zor seçebildi, uyanması için adama seslendi, adam:

“Kusura bakma oğlum, yaşlılık işte, içim geçmiş.”

“Estağfurullah amca, nerede ineciğini sormak için uyandırdım.”

Adam gözlerini kısıp dışarıya bakarak nerede olduğunu seçmeye çalıştı, bir süre sonra:

“Şu ilerdeki ışıkları geçince beni indir.” dedi.

Işıklardan sonra kaldırımın kenarına yakın bir yerde arabayı durdurdu.

Adam Adil’e dönerek:

“Çok sağ ol oğlum, Allah sana uzun ömürler versin.” dedi.

“İnmenize yardım edeyim mi?” diye sordu. Adam başını yok anlamında sağa sola salladı. Bir eliyle koltuk değneğini yere dayadı, diğer eliyle de kapıyı tutup oturduğu yerden kalktı, arabadan yavaş yavaş çıktı. Kapının girişinde Adil’le vedalaşınca çenesinin altından boynuna doğru uzanan kelebek kanatları gibi açılmış doğum lekesi göründü, leke adamın sarkmış boynunda bir kolye gibi duruyordu.


Adil, adam indikten sonra üstünden bir yük kalmışcasına ferahlamıştı, işe yetişmek için son hızla yoluna devam etti. Arabanın ön camının buharını silmek için torpido gözündeki peçeteyi çıkarmaya çalışırken yan koltuğun üzerinde duran saati fark etti. Adamın saatini unutmasına sinirlendi, şimdi ben bu adamı bir daha nerede bulacağım, diye söylendi. Saate tekrar bakınca gözlerine inanamadı “Bu o saat.” dedi. Saati alıp evirip çevirdi, belki de benzeridir, diye düşünerek tekrar koltuğun üstüne attı. Bir süre sonra adamın boynundaki doğum lekesi belirginleşti gözünün önünde, ani bir fren yaptı. Arabanın aynasından kendi boynundaki lekeye baktı, adamınkinin aynısıydı. Adamın, Mozart ve Bach için söyledikleri, annesiyle konuşunca yüzündeki ifadesi allak bullak olmuş kafasında şimşek gibi çaktı. Koltuktaki saati tekrar eline alarak “Hayır, bu o saat.” dedi. Beyni yanmıştı resmen. Nabzı yükseldi. “Adamı mutlaka bulmalıyım.” deyip sağına soluna bakmadan dönüş aldı. Dönüşü o kadar hızlı aldı ki karşı yoldan gelen kamyon şoförü onu sisin içinde fark edip frene basana kadar arabasını ezerek altında sürükledi. Sisin içinde, çarpışma sesi ile radyoda çalan Bach’ın Bardenburg konçertosunun sesi birbirine karıştı.


Adil, yirmi gün sonra hastanede gözünü açtı. Başında annesi, ona gülümsüyordu, oğlu hayati tehlikeyi atlattığı için sevinçliydi. Adil’in tüm yüzü sargılar içindeydi, sol bacağını dizine kadar hissedebiliyordu. Her gözünü açtığında annesi, uyanması, kendine gelmesi için bir şeyler anlatıyordu ama o tam olarak neyden bahsettiğini seçemiyordu. Son uyanışında annesinin: “Ata yadigarı saati iki yıl önce kaybettiğini söylemiştin, arabandan özel eşyalarını çıkartırken bulmuşlar.” dediğini anladı. Evet, anlamında başını sallayıp tekrar gözlerini kapattı.

Comentarios


bottom of page