top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Yazarın fotoğrafıLitera

Öykü: Taş Parçaları

"Mesai saatlerinde şiir okumak hem de ezberden yasaklanmalı"


Tugba P. Kemani


*Birhan Keskin’e saygıyla

Geceden kalma yorgunlukla salondaki kanepede uyanıyorsun. Tv açık kalmış. Bangır bangır sabah haberleri yankılanıyor duvarlarda. Doğrulup sigaranı aranıyorsun. Sabahları ağzına bir lokma koymadan içmeye alıştığından beri, gözünü açar açmaz ilk sigaranı yakıyorsun.

Ülke gündemi yine hızlı, başını döndürüyor. Haberlere yetişemeyeceğini anlayınca yastığın altında bulduğun kumandayla TV’yi kapatıyorsun. Keşke kalbimin de kumandası olsaydı arzusunun kalbinden geçmesi ironisiyle kendine acıyorsun. İnsan en çok kendine acıyor, kendinden biliyorsun.


Sigarayı söndürürken niye içtim şu mereti ağzım zaten leş gibi pişmanlığını yaşıyorsun. Tuvalete girip, elini yüzünü yıkıyorsun. Özel beyazlatıcı formüllü diş macununla, dişlerini fırçalamayı unutmuyorsun. Aynada saçlarını jöleleyip yukarıya doğru dikiyorsun. Havalı saçlarının, hayata karşı değişmeyen duruşunu göstersin istiyorsun.

Senden birkaç dakika önce binenin parfümü kokuyor mu asansör? Faturalar, posta kutularında alınmayı bekliyor mu? Kapıda yatan kedi uyukluyor mu? Gökte küme küme bulutlar, kime ne anlatıyor? Gerçekten varlar mı? Sen ne kadar varsın?


Yürüdüğün yol boyunca gözünün gördüğünden emin olamıyorsun. Gördüklerine yüklediğin- yükleyemediğin anlamlardan emin olamıyorsun. Bu adam sen misin? Yoksa hayatının bu kısmını yaşayan dublörün mü?


Mesaiye çeyrek kala dairenin önünde hazır buluyorsun kendini. Mutfakta kahvaltı yapanların yanına geçip, bir şeyler atıştırıyorsun. Gelirken fazladan simit aldığına seviniyorsun. Arkadaşlarının ev-çocuk gündemlerini, akşam izledikleri çok popüler dizinin kritiklerini öylesine dinliyorsun. Tam bir yerden cümleye gireyim derken içine içine konuşuyorsun.

Meymenetsiz suratını da alıp odana geçiyorsun. Arkandan kurulan cümlelerden eminsin: “Bu adam iyice ayrık otu oldu. Yanlışlıkla gülerim, bir iki geyik yaparım diye ödü kopuyor.”

Saat 9’da -sakın bir dakika geçirme- bilgisiyarını açıp evrak akışına bakıyorsun. Kalem ararken açtığın çekmecenden Birhan Keskin göz kırpıyor sana. Günlük dozumu sonra alayım yoksa gün bitmez diyorsun. Ama hafızan durmuyor. Dizeler, uçuşuyor önünde.

XIII

“Darmadağınım

Darmadağğğnıııımmmm ve

Hepsi burada; Aprın Çor Tigin

Haşim, Kadı Burhaneddin

Hepsi burada, kör, topal, haşin

Bağğğğrrrrıyorlar

Bırak soğusun,

bırrrak soğusssuuun

bırak soğusun parçaların

tekrar bitiştiğinde

başka bir şey olacaksın.”


Taş Parçaları’nın neredeyse tamamını ezberlediğini fark ediyorsun. Bir sigara içimliği kapıya mı çıksam isteği, işe yeni başladığın gerçeğinin karşısında eriyor. İşime odaklanmalıyım. İşime odaklanmalıyım. Yalnızca işime odaklanmayalım’ı tekrarlıyorsun. Mesai saatlerinde şiir okumak hem de ezberden yasaklanmalı diye düşünürken içindeki anarşik tepiniyor.

İl Müdürlüğü'nden gelen rutin yazıları imzalamaya başlamışken amirin geliyor. Soğuk bir günaydından sonra dün çözüme kavuşturduğun mevzunun detaylarını anlatmanı, ardından raporlamanı istiyor. Çoktan hazırladığın raporu gösteriyorsun. Tekrar anlatıyorsun. Tekrar soruyor. Tekrar anlatıyorsun. Amirin arada gereksiz çıkarımlar yaparken; sen zihninde istifa mektubunun düzeltmelerini yapıyorsun.


“Bir devlet kurumunda; fi tarihinden kalma ezberlerle, çözüm odaklı olmayan, herkese hoş görünmeye çalışırken adaletten ayrılan tüm anlayışları kökünden yıkmak istediğini, başaramadığını, yazık kendinin de enkaza dönen bu kurumun altında kaldığını” vs. vs. vs uzun uzun yazıyorsun.

En kralından imzanı basacakken amirin “İyi iş çıkardın, eline sağlık“ deyip, üç gün için vekaletini sana bırakarak çıkıyor. Ne zaman gerçek olacak bu istifa hayali, ne zaman gemileri yakacaksın, yakabilecek misin merak ediyorsun. İnsan en kolay kendini kandırıyor, kendinden biliyorsun.


XXIV

“Bir masal

Bir taş ağırlığında olabilir mi

Olur muş meğer

Birlikte bir masala inanmak istedim

Ben seninle, sadece bu.

Sen beni tek

Tek

Tek

Bıraktın.

Benim artık taş taşıyacak

Taş kaldıracak, taş atacak

Halim mi var!”


Kafanın içinde hiç ara vermeden fon müziği gibi çalan “Taş Parçaları“ öldürecek seni. İmzalarını tamamlayıp müdürün odasına geçiyorsun. Şansına ne kadar misafir-ziyaretçi varsa müdürü görmek isteyen senin gününü buluyor. Herkesi aynı ses tonu, aynı mimiksiz ciddi ifaden, aynı devlet usulüyle ağırlıyorsun.


Bir yandan şükrediyorsun işinin başından aşkın olmasına, içindeki kuyuya düşmekten korkuyorsun. Gelen giden yoğunluğuyla hiç durmayan telefon trafiğinden az sigara içebilmeni kâr sayıyorsun. Bu akşam bilgisayarı kapatıp herkes gibi saat tam 17:00'de çıkmayı başarıyorsun.


Müdürsün ya, astların makam aracıyla evine bırakmak istiyorlar. Sabah da yürüyerek geldim, birkaç işim var çarşıda, siz beklemeyin, gidin diyorsun. Aslında hiçbir işin yok. Yalnız başına yürümeye de gücün yetmiyor. İnsan en çok kendine ağır geliyor, kendinden biliyorsun.

Biraz yürüdükten sonra daha önce orada olduğunu farketmediğin bir bankın kenarına ilişiyorsun. Durmaktan, oturmaktan, etrafa bakmaktan, orada olmaktan, en çok başka yerde olamamaktan sıkılıyorsun. Varlığından sıkılıyorsun.

Eve gidip hazır bir şeyler sipariş etme fikri çok mantıklı geliyor. Taksiyle dönüyorsun. Kendini üçlü koltuğa atıyorsun. Tv’ye bakıyorsun. Kanal kanal gezmek başını ağrıtıyor. Zorla da olsa yemeğini yiyorsun, çay demlemiyorsun özellikle. Aniden kıyafetlerini çıkarmadan duşa atıyorsun kendini. Islandıkça ağırlaşıyor üzerindekiler, aldırmıyorsun. Duşakabine çöküp suyun altında ağlıyorsun.


Ekim’in 21’i, günlerden Perşembe, vakit hâlâ akşam, sen hâlâ bok gibisin. Zaman geçsin diye dün gece tekrar izlemeye başladığın Fringe’in ikinci sezonunun üçüncü bölümünden devam ediyorsun.


Bölüm aralarında balkonda sigara içerken karşı apartmandaki evlere bakıyorsun. En ışıklı, en gürültülü dairenin kapısını çalıp “Korkuyorum uyumaktan, bu akşam sizde kalsam, sizin neşenizde kaybolsam” dediğini hayal ediyorsun. Hah ha. Ha. Bazen komik olabildiğini hatırlıyorsun.


Google’da “Her gece aynı rüyayı görmek “başlığını arıyorsun. Bir sürü sayfa açılıyor, bir sürü yorum: ”Bilim insanlarının yaptığı açıklamalara göre bu tür kendini tekrar eden rüyaları, hayatımızın en stresli dönemlerinde, bir şeyleri çözmekle uğraşırken görüyoruz. Tekrarlayan rüyalar, aynı zamanda anksiyetenin, duygu durum bozukluğunun ve en önemlisi depresyonun habercisi olabilir”

Psikiyatriste gitsem belki rahatlatıcı hafif bir ilaçla, aynı rüyanın esiri olmaktan kurtulurum düşüncesi çok mantıklı geliyor. İnsan en zor kendini ikna ediyor, kendinden biliyorsun.

Ne zaman aldığını unuttuğunu sandığın- sanmak istediğin- altılı birayı çıkarıyorsun dolaptan. İlkini açana kadar yaşadığın “Söz vermiştim ona içmeyecektim kaygısını” ikinci ve üçüncüde daha az hissediyorsun. Ekim’in 21’i, günlerden Perşembe, vakit hâlâ akşam, sen hâlâ bok gibisin.

Uyumaktan korkan sen değilmişsin gibi yalvarıyorsun: Allah’ım lütfen şuracıkta sızıp kalayım. Fatiha’nın hatırına uyut beni. Lütfen. Lütfen.Lütfen.

“Denize nazır, ormanlık kuytu bir tepede başbaşa kutlamak istiyor doğumgününü. Hava güzel. Deniz güzel. O güzel. Gün güzel. Dalgaların kıyıya vururken anlattıklarını kaçıracakmış gibi heyecanla tepede oturuyor. Piknik malzemelerini arabadan almak için yanından ayrılıyorsun. Eşyaların arasında kırmızı-beyaz minik pötikareli sofra bezini görünce gülümsüyorsun.

İpek saçları hiç olmadığı kadar uzun. Üzerinde kar beyazından çiçek desenli bir elbise. Arkası dönük. Fakat mutlu olduğuna, içinde bulunduğu ana şükrederek dalgalara eşlik ettiğine eminsin. Belki şarkı bile mırıldanıyordur. Döndüğünü farketmediğini biliyorsun. Usulca yaklaşıyorsun, parmak ucunda. Elini sırtına uzatıyorsun. Tam burada olamaz diyerek uyanman lazım. Uyanmıyorsun bu defa. Uçurumdan aşağıya bakamıyorsun.”

Hayır, hayır diye uluyarak uyanmaya çalışıyorsun. Bu bir kabus. Bu bir kabus. Sadece bir kabus. Ekim’ in 22’si, günlerden Cuma, vakit nihayet sabah, sen hâlâ bok gibisin.

Hızlıca giyinip rüyandan kaçıyorsun. Peşinden geliyor sanki. Rüya, seni yakalayacak içine hapsedecek, nefesin kesilecek, inleye inleye öleceksin. Direksiyonun başında radyoyu açıyorsun son ses. Yüksek sesli şarkıların arasından Taş Parçaları kalbine isabet etmeye devam ediyor.


XX.

“Gitmek mi yitmektir kalmak mı artık bilmiyorum

Yerini yadırgayan eşyalar gibiydim ya ben hep

Ve inançlı, gitmenin bir şeyi değiştirmediğine.

Bilemem, belki bu yüzden

Ben sana yanlış bir yerden edilmiş

bir büyük yemin gibiydim.

Beni hep aynı yerimden yaralayan o eve

Yine de döneyim döneyim istedim.”


Sabahın yedisinde sevgilinin evinin önünde alıyorsun soluğu. Apartmanın dışı betebe mozaikli miydi? Kapısı böyle demir yığını mıydı? Kaldırımın kenarındaki çöp konteynırı gri miydi?

Buraya hiç uğramadığın son bir ayda her şey değişmiş mi yoksa aynı mı anlayamıyorsun. Evin bütün odaları bomboş. Salona kocaman “Dünya Emlak’tan Kiralık” ilanı asılmış. Perdesiz; hüzünlü ama mağrur bir kadın edasıyla duran boş camlara bakakalıyorsun.

Pencereyi açsa, “Hayırdır sabah sabah ne işin var burada” diye şaşırsa. Hatta “Rüyanda mı gördün” diye sorsa. Bir koşsan sarılsan kocaman. Hiççç desen. Seni çok özledim, işe gitmeden sarılayım istedim. Saçlarının dalin kokusunu içine çeksen. Kucaklasan, havaya kaldırsan, döndürsen etrafında. Dünyanın en güzel şiirlerini okusan dünyanın en güzel kadınına. Senin kadınına.

Birden okul servisi duruveriyor yanında. Çocuğunu acele servise bindirdikten sonra genç kadın, sana bakarak “İlgileniyor musunuz kiralık daireyle, eğer isterseniz emlakçı arkadaşımdır, yardımcı olur” diyor. Ben aslında üç no’lu dairenin ev sahibine bakmıştım demek istiyorsun, kelimeler boğazında düğümleniyor. İyi günleri ağzının içinden geveleyip hızlıca uzaklaşıyorsun.

Arabayla on dakika sürmüyor ilçe emniyete gelmen. Kapıya kadar sekiz basamak sayıyorsun. Tam içeri girecekken vazgeçiyorsun. Aklına son bir sigara içmek düşüyor. Gökyüzüne bakıyorsun uzun uzun. Ne çabuk bitiyor sigaran. Derin bir nefes alıyorsun. İzmariti peçeteye sarıp kotunun cebine sıkıştırıyorsun. Hayatın olağan akışını, içine son kez çekip tekrar çıkıyorsun merdivenlerden bu defa saymadan.

Karşına çıkan ilk üniformalıya, konu neydi diye sorma fırsatı bırakmadan bir cinayeti ihbar edecektim diyorsun. İnsan en çok kendinden nefret ediyor, kendinden biliyorsun.



XXXXI

“Bir nefeslik can kalsaydı sana üflerdim canımdan

Diyecekler çok yüksekti ondaki zindan

Görmeli, eline almalı, sıvazlamalıydın, öğretemeden

Yazgına kanat ol, kol ol diyemeden ayrı düştüysem senden.

Buna yanarım çok, en çok buna yanarım inan.

Onaramazdım kırdığım yerleri

Onaramazdın kırdığın yerleri

Son bir nefesle sana sarıldımdı.

En acısı buydu.

En acısı buydu.”



*Metinde geçen Taş Parçaları şiirinin numaralarıyla belirtilen bölümleri Birhan Keskin’in Y’ol kitabından -yazıldığı gibi - alınmıştır.

Birhan Keskin, Y’ol, Metis Yayınları, 2006

Comments


bottom of page