• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Litera

Romantik Bir Viyana Yazı

Adalet Ağaoğlu’nun, bir yazarın yazma sürecini merceğe aldığı çok katmanlı romanı Romantik Bir Viyana Yazı hakkında Peyman Ünalsın Gökhan yazdı.


Peyman Ünalsın Gökhan


Romantik Bir Viyana Yazı, Adalet Ağaoğlu’nun edebiyatla tarihi keskin bir şekilde birleştiren, biçim ve içerik bakımından diğer kitaplarından ayrışarak farklı bir emsal teşkil eden eseridir. Kullandığı bilinç akışı tekniği ile telaşlı, aceleci, kafası düşüncelerle karışık çağımız insanlarının dış sesi olma görevini üstlenerek Türk edebiyatının postmodern edebi örnekleri arasında yerini alır.


Hemen önünde yürüyen yeğenleri ile Hyde Park’ın bir ucundaki sokaktan hamburgerciye doğru giden anlatıcı yazarın düşüncelerinde kitlenmiş Barok-Itri kelimelerinin tekrarı ile gireriz romanın içine. Aslında bu düzensiz tekrarlar yazma sürecindeki zorluklara işaret eder. Barokla ilgili herhangi bir söz ya da müzik duymamışken, bir resim, bir bina görmemişken, beynine kanca atan bu sözle birlikte anlatıcı Londra sokaklarında, hayallerinin içinden kaçamak bakışlar atan eski bir tarih öğretmenini görür gibi olur. Bundan sonra bir değirmenden akan sular gibi zihni Viyana’ya kayar. Dama tahtası üzerindeki siyah beyaz kareler gibi bir görünüp bir yok olan tarih öğretmeni ile nihayet, Viyana’da buluşmak üzere sözleştikleri, ayaküstü bir sohbet geçer aralarında.



Viyana gerek tarihi gerek mimarisi ile anlatıcı yazarın dünya üzerinde etkilendiği şehirlerden biridir. Ve onu bu şehre bağlayan belki de tamamen hayalci tarih öğretmenidir. Tarih öğretmeninin bir öğrencisiyle Viyana’da bir kafede tanışır ve ondan dinlediği hayat hikâyesini kurgu üzerinden yeniden yazmak için kolları sıvar.


Bu noktada anlatıcı yazar büyük bir parantez açar ve okura, tarih öğretmenini tanıtır. Adalet Ağaoğlu’nun romanlarından aşina olduğumuz aydın kimliği, bu romanda tarih öğretmeni Kâmil Kaya’da vücut bulur. Kâmil Kaya, yirmili yaşlarında Kastamonu’da öğretmenliğe başlar. Meraklı bir tarih öğretmeni olmasının yanı sıra şiir düşkünüdür de. Öğrencilerini tarihin yaprakları arasında dolandırırken, dersi daha cazip hale getirmek için aralara şiir mısraları serpiştirir. Bu yüzden adı “Hayalci Hoca”ya çıkar. Kâmil Kaya kendi deyimiyle çöpsüz üzümdür ve ev işlerinde de dikişten bulaşığa, çamaşırdan yemeğe kadar hepsiyle kendi baş etmek durumundadır. Hâl böyle olunca da “Hayalci Hoca” lâkabı zaman zaman “Hayalci Hanım Hoca” ya dönüşür. Ders saatleri dışında kalan vaktini okumaya ve şiir yazmaya adar. İdealist düşünceleriyle eğitim verdikleri okullarda uzun süre kalamayan meslektaşları gibi Kâmil Kaya da adının baş harfleriyle başlayan ve hepsi Osmanlı’nın, İslâmiyet’in bu topraklarda yeşermesinin, yayılmasının mercek noktaları olan Kastamonu, Kırşehir, Konya, Kütahya illeri arasında sürülerek geçirir öğretmenlik yıllarını. Gittiği şehirlerde öğrencileri, öncelikle doğdukları ve yaşadıkları yerlerin tarihini öğrenmelidir. İlk ders hep bu bilgiler ışığında başlar.


Kâmil Kaya, tarihi sadece kuşatmalarla, savaşlarla, imparatorlukların geçirdiği dönemsel çalkantılarla değil de, tarihe adını yazdıran önemli karakterlerle öğrenmek gerektiğini vurgular.


“Geceleri yatağımda gözlerimi kapıyor, gündüzleri size anlattığım olayları asıl o zaman anlamlandırabiliyorum. Çünkü bu imparatorluğun kuruluşu, çöküşü ya da bilmem ne savaşı, saraylar, kaleler, deniz muharebeleri gözümde bütün bu olaylar olurken insanların yiyip içtikleri, yatıp kalktıkları halleriyle canlanıyor. Düğünleri, cenazeleri, insan ilişkileriyle… Kraliçe Elizabeth der demez mesela, yanımdan biri ipek etekliğinin hışırtılarıyla geçiveriyor… Gözümüzde canlandırmazsak, onu duymazsak tarihi nasıl anlayıp anlamlandıracağız? Kuru kuruya filan savaş şu tarihte başladı, şu tarihte bitti, demekle olur mu?”

Düzensiz düzene karşıdır Kâmil Kaya. Hele hele eğitimdeki eksikliklerden sıkça yakınır. Tarihin haritalar, görsel malzemeler olmadan öğretilemeyeceğinin altını çizer.


“Yalnız haritalar mı kardeşler, elimizin altında şöyle bol bol gravür, resimler, fotoğraflar falan olmalı. Mısır dedik mi Allahım, ben size Firavun mezarlarını, Bizans dedik mi Ayasofya’yı her yanıyla gösterebilmeliyim. Selçuklu deyince köprüleri, kervansarayları… Bakın işte, tarih kitabınızda Selçuklu İmparatorluğu diye bir şey çizilmiştir, ancak koskoca imparatorluk neyle çevrili, bu yok. Bir iki nehir, bir iki göl resmedilmiş, o kadar. Bunlar dışında ne yaylalardan, ne dağlardan haber var. Bilhassa komşular, hiç. Ne yazıyor şurada okunmuyor bile. İmparatorluk diye gözümüzde canlanan mücerret, yani soyut kocaman bir boşluk. Bu imparatorluğun hiç mi bölgeleri, şehirleri yoktur. İsfahan nerede biter, Hanedan nerede başlar, değil mi ya?”


Tarihin yaşanmış, bitmiş bir geçmişten ibaret olmadığını, tarihi tarih yapanın aslında insanlar olduğunu söyler. Bunun için de tarihi olaylarda insanı ve insana dair tüm olguları mutlaka irdelemek gerektiğini vurgular. Aşkları, düğünleri, kırgınlıkları, kıyafetleri, hatta Kraliçe Elizabeth dendiğinde, yanından geçerken eteğinin çıkardığı hışırtıyı ve koltukaltlarından yayılan ter kokusunu bile.


Bir tarih öğretmeni için hayat zevküsefa içinde geçmez. Öğrencilerinde, maruz kaldığı mesleki zorlukların farkındalığını yaratmak ister.


“Burada, önünüzde sürekli akan, değişen bir hayat var. Orada, geride hep olduğu gibi duran bir geçmiş, tarih… Ve biz yüzümüze hep bu aynada bakıyoruz. Buna nasıl katlanıyoruz? Ya artık kendimizi görmez olarak, oraya kör kör bakarak… Ya da genç dostlarım, tarihe önümüzden akıp geçen, değişen bugünün aynasından bakarak…” sözleriyle capcanlı hayatlarımızın içinde bizler hep ileriye bakarken, Kâmil Kaya kendini, boynunda ağırlıkla tarihin kalıntıları arasına gömülmüş hisseder.


Kâmil Kaya’nın dersleri esnasında, hitap ettiği çeşitli öğrencilerini tanırız. Ama bunların içinde Asaf ve Yunus, ki ilk günlerde Yunus’un ismini Yusuf olarak hatırlar ve bunun, Aylak Adam romanıyla bilinçaltında yer etmiş olan Yusuf Atılgan’a yorar, farklı bir yer ediniler. Hatta romanın sonunda, Kâmil Kaya’nın yıllar sonra, emeklilik döneminde, Viyana’ya yaptığı uzun seyahati esnasında bu ikili yeniden karşımıza çıkar.


Kendisi için bir diğer önemli kişi edebiyat öğretmeni Nesrin Hanım’dır. Nesrin Hanım’la farklı şehirlerde bir arada çalışma fırsatını da yakalar.


Bir dersinde “Neden saç sakal giyim kuşam daha cansiperane savunuluyor da, iç dünyalar düşünceler bu kadar bir heyecanla değiştirilip dışa vurulmuyor?” yorumu yapan Kâmil Öğretmen aslında kendi iç dünyasının dışa vurumculuğu konusunda da oldukça ketumdur. Edebiyat öğretmeni Nesrin Hanım’la yaşadıkları ilişki romanın sonlarında okura itiraf edilir.

“Şu bizim okullarımızda sınıflar, kitaplar, giyim kuşamlar tek boyut, tek renk, tek biçim, ama çocuklarımızın saçları, gözleri rengârenktir… Ama ne yazık, dıştaki farklılığı biz düşüncelerde ve duygularda pek göremiyoruz. Yaşama biçimlerimizde göremiyoruz. Hatta insanlar, yapılarındaki farklılığı bile yaygınlaşan saç biçimleri, giyim kuşamlar içinde silikleştiriyor, yok ediyorlar… Kaderinizi değiştirmelisiniz.” Okullarımızdaki monotonluğa, tekdüzeliğe atıfta bulunarak, varoluşçu yaklaşımla düşüncelerde, duygularda, yaşama biçimlerinde özgün ve özgür olmanın kişiye kazandıracağı ayrıcalığın üzerinde duruyor. Bir tek modeli tekrarlamaktansa yaratan, üreten, düşünen bir varlığın kıymetine işaret ediyor.

Kâmil Öğretmen tüm öğretmenlik yıllarını, günün birinde, tarih ve kültür yoğunluğu ile aklını çelen Viyana’ya, Venedik’e yapacağı seyahatin hayalini kurarak geçirir. Nitekim emekli olduktan sonra birikimini Venedik-Milano-Floransa-Viyana turuna harcar. Yıllarca anlattığı şehirlerin kültürel zenginliklerinin, Barok ve Rönesans’ın izlerini sürer. Duymayı istediği tarihi kokuyu arar. Aslında insana dair kokudur o. Tarihi yazan insanın kokusu. Ama bulamaz.

Geçmişin kokusu yoktur. Geçmiş erir; kan ve alın teri buharlaşır, havaya karışır gider. Elle tutulur, gözle görülür biçimde geriye kalacak olan sadece taşlardır.”


Adalet Ağaoğlu daha romanın girişinde okurlarına, bu romanın diğer roman türlerinden farklı olduğu ve alışıldık okuma deneyiminin beklenmemesi konusunda hatırlatma yapar. Çok katmanlı bir romandır, zira anlatıcı yazarın yazma konusunda duyduğu tıkanıklığı çözmeye yönelik, tesadüfen yakaladığı bir hayat hikâyesi üzerinden gerçekle kurguyu birleştirme deneyimine ortak oluruz. Kâmil Öğretmenin tarihin kokusunun yok olmasına istinaden duyduğu üzüntü aslında yazarın endişesidir. Burada bir yazarın roman üzerinden, silinen tarihi kokuları yeniden canlandırılabileceğinin, boyut kazandırabileceğinin altını çizer. Biçim ve kurguda farklılığı, tamamen özgür ve özgün olunabileceğini, okullardaki tekdüzelikten, monotonluktan dem vurarak metaforize eder. Nitekim;

“Bir de, Roman öldü, diyorlar. Ölmek kolay mı? Roman, arkasında kocaman ayısı, küçücük merkebi, elinde defiyle ortalıkta dolanıp durmakta, çalıp oynamaktadır… Olsa olsa ne olmuş olabilir? Eskilerin enine boyuna, ağırsıklet “tik” romanları, bir yanda zurna-tef, öte yanda çeşit çeşit cinayet girişimciliğinin yol açtığı yırtıcı çığlıklar, bela ve şeytan kovucu tam tam, zom zom’lar nedeniyle ‘stres olup’ ‘tike yakalanmış,’ roman-tik bir hal almıştır.”

Roman, tam da yazarın sözünü ettiği şekilde ‘roman-tik’ bir şekilde sonlanırken, tutkun olduğu Barok sanat merkezi Viyana’nın dillere destan romantik aşklarına dokunmadan edemez. Kâmil Öğretmen, yıllarca Nesrin Öğretmenle gizliden gizliye yaşadığı aşk hayatının odağına bu sefer, platonik olarak bağlandığı Alma Mahler’i yerleştirir. Alma Mahler’in Gustav Mahler, Walter Gropius, Franz Werfel ile olan birlikteliklerini merak ederiz biz okurlar. Kafka ile Milena’nın mektuplarının çilekeş kokusunu duyarız. Gustav Klimt’e selâm verir, Gottfried Benn’in kendi kuşağının sanatçılarını neden yarısı insan, yarısı hayvan mitoloji kahramanlarına benzettiğini anlamaya çalışırız.


Kâmil Kaya’nın kendini keşfedişini, bütün dünyanın tarihini bilir ve öğrencilerine aktarırken, bildiğini sandığı bazı yaşamsal olguları ise hiç bilmediğini çözümlemesine seyirci oluruz.


Romantik Bir Viyana Yazı boyunca Kâmil Öğretmen’in vazgeçilmezi olan kruvaze ceketi ise, kahramanımızın yeniliğe, gelişmeye, çok renkliliğe ve çok sesliliğe verdiği değerin aksine kendi kendine bile itiraf edemediği bir rutin içinde sıkışmışlığının sembolü olarak satır aralarına serpiştirilir. Romanın sonunda ise, yine bu sembol ceket üzerinden bir üstkurmacanın olduğuna dair izleklerle okuru muallakta bırakır. Hatta Kruvaze ceketi içinde gördüğümüz Kâmil Öğretmen yer yer gerçekliğini yitirecek kadar silikleşirken, yazarın kurmaca metnine ilham kaynağı olan ‘Hayalci Hoca’nın tamamen bir hayalet olduğundan şüpheye düşeriz.


ROMANTİK BİR VİYANA YAZI

Adalet Ağaoğlu

Everest Yayınları, 2016

232 s.