Tahta Bacaklı At: Zamana yenik düşmeyen oyuncak
Umut Kaygısız, Zeliha Tamer Uçar'ın kitabı, Tahta Bacaklı At üzerine yazdı: “Özellikle teşbih sanatındaki ustalığıyla dikkat çeken yazarın, betimlemelerle yoğurduğu öykülerinde tempoyu yukarda tutmayı başarabilmesi, bir koltukta birden fazla karpuz taşıyabildiğinin en güzel ispatı.”

Üstüme üstüme geliyor duvarlar, diyor. Bilmiyormuş ne olduğunu. Tarifi zormuş. Aralıklı olarak pencereyi açmasını ve aldığı derin nefesleri gürültülü biçimde bırakmasını böyle açıklıyor. Aynalarla zaten küs, kapılaraysa oldum olası düşman. Bazı bazı bütün vücudunu gömüyor örtünün altına. Daha başka nesi var, derseniz… Bunların dışındakileri keşfedemedim henüz. Hoş. Onu hepiniz tanıyorsunuz ya, ille de konuşturacaksınız beni. Geriye gitmeli biraz. Geriye. Evvel zamana. Evvel zaman içinde varmış bir tahta bacaklı at… Hayır, hayır. Böyle başlamıyor hikâye. Ama pekâlâ bununla alakalı pek çok şey hissettirebilir.
Hayatlarının bir noktasında kalplerine yumruk yiyenlerin dile düşürmediği sayısız duyguya ev sahipliği yapıyor Tahta Bacaklı At. İyi ki göğüs kafesi diye bir şey var. Ve iyi ki unutmak, insanlar için en güzel merhem. Zeliha Tamer Uçar, dramatik yapının yoğunluk ilkesini etkili biçimde kullanarak her defasında köşeye sıkıştırıyor okurlarını. Travma fotoğraflarından oluşan bir albümle süslüyor zihin duvarlarımızı. Sonra bugünün hezeyanlarını pencere arkalarında gizliyor. Seyretmek elbette mümkün. Ama kafayı başka yöne çevirmek ve her şeyi zamanın insafına bırakmak da öyle.
Özellikle teşbih sanatındaki ustalığıyla dikkat çeken yazarın, betimlemelerle yoğurduğu öykülerinde tempoyu yukarda tutmayı başarabilmesi, bir koltukta birden fazla karpuz taşıyabildiğinin en güzel ispatı. Yer yer süslü anlatımı seçse de tasvirlerle ördüğü cümleleri kalabalıklaştırmaktan özellikle kaçındığını belirtmekte fayda var. Yani tam bir denge kitabı olan Tahta Bacaklı At, eşeledikçe içinden bambaşka yaşanmışlıklar fışkırtan yeraltı suyu kıvamında. O halde kitabı daha iyi anlamak için, öyküleri daha fazla eşelemeli, zenginlikleri gün yüzüne çıkarmalı.
Ağızım Ben, güçlü göstergeleri ve sembolleriyle klâsik dramatik yapıyla olan uyumunu, bir basamak daha yukarı taşıyor. Bir annenin, annesinin anneliğini samimi biçimde, sessizce ve yer yer ezilerek eleştirmesi kesinlikle sıradan bir konu olarak görülemez. Ağız, meme, süt imgeleri o kadar doğru ve etkili biçimde kullanılıyor ki, ana karakterin psikolojik derinliklerini anlamakta zorlanmıyoruz. Kıymeti yazar, kısmen ucu kesilmiş diyaloglarıyla, bazen de bir imgenin beyindeki iz düşümünü görselleştirerek adeta empati meydan muharebesine çağırıyor bizleri. Boyumuzun ölçüsünü almamız bu noktadan sonra artık sürpriz sayılmaz.
Sağır Boşluk ise birden fazla çatışma unsurunu, öykünün kısa mesafesinde ustalıkla eritmeyi başarma şekliyle dikkat çekiyor. Bir tarafta aldatma hikâyesinin perçinlediği günah kavramı ve sonrasında bir annenin yavrusu karşısında verdiği imtihan öylece duruyor. Diğer taraftaysa kadınlık, geniş bir başlık altında dallanıp budaklanmakta. Bölünmelerin her biri biçimsel olarak organik bağ kurma detayıyla doyuma ulaşıyor tabii. Annelik, kardeşlik, eş olma durumu ve akrabaların psikolojik şiddet eğilimine karşı cesur kalabilmek ile toplumdan gelen yumruklara da dayanma hali ana meseleler arasında. Hepsi ve daha fazlası… Taze annenin, küçücük yavrusuyla baş başa kalma anında kurulan bağ ile farklı bir boyut kazanıyor.
The Substance (Cevher) filmini akla getiren Hocamın Ellerine Sağlık, estetik kaygısına elini vermiş, kolunu kaptırmış bir kadının özüyle mücadelesini anlatmakla yetinmeyip adeta yaşatıyor. Şaşkınlık verecek ironik durumları seyretmekse bizlere düşen asli görev.
O Makine Senden Kıymetli adlı öyküyü okurken de tepemizde uğuldayan çağrışımlara kulak tıkamak neredeyse imkânsız. Morris Panych’in Bulaşıkçılar adlı eserinden kuvvetli bir esinti hissedebilirsiniz. Zira üniversite mezunu, işsizlik ve parasızlıkla defalarca sınanmış, ailesi için bir şeyler yapmak zorunda olan ana karakterin duyguları karşısında hikâyenin gücünü ölçecek bir tartı üretilmedi henüz. Karanlığa mahkûm olmayacağım, diyenler için bir tiyatro sahnesi kadar görsel bir öykü.
Aynadaki Çatlaklar ile geçmişe ait büyük bir travmanın tekrarını yaşarken de kendini kaybeden bir kadınla hemhal oluyoruz. Nostaljik argümanları ıskalamadan, toplumsal belleğin geçmişindeki güvenli sulara sağ salim ulaşabilmek mümkün. Berberlerin dişçilik yaptığı köyler, çocukların zihninde korku tüneli misali devleşen gölgeler gibi pek çok detay, film karelerine nazire yaparcasına gözlerinizin önünde dolaşacaktır.
Anlatıcı gücü ve tasvirlerindeki zenginliğiyle kitabın içinde apayrı bir yere sahip olan Tahta Bacaklı At, ismiyle bile bizi bekleyen sürprize dair kocaman bir ipucu taşıyor gövdesinde. Çocukluk ile yetişkin olma arasındaki his ve algı yoğunluğu farkından yola çıkarken, yarattığı atmosfer çevresel değil, tamamen zamanla el ele. Kıymetli yazarın “Herkesin yas tutma biçimi farklıdır,” düşüncesinin altını çizme biçimi iyi hissettiriyor. Bir nesnenin evvela imgeye, sonra da güçlü bir ruhani varlığa dönüşme biçimiyse apayrı bir edebi lezzet.
Yine çocukluk travmalarıyla yüzleşmenin yüklü faturasını gözümüze sokarak karşımıza çıkan Destur De! sayesinde nefeslenemeyeceğimizi anlıyoruz. Zira çoğumuzun bildiği batıl inançlardan bir tanesinin kuvvetli metafor olarak öykünün merkezinde tutulması ve mistik hava yaratılıp korku unsularından ufak bir demet sunulması, okuru diken üstünde tutmakta. Merkezdeki güçlü dramatik meselenin varlığı elbette gözden kaçacak gibi değil. Çocuk yaşlarda kulaklarımızdan içeri girdikçe beynimize nakşedilen, ruhumuza etiket olan bazı inançların yıllar sonra, yani yetişkinlikte bile tesiri altında kalışımızla başa çıkmak hayli zor.
Vişne Çekirdeği, evlilik hayatının ilerleyen yıllarında rastlanan kadın ile erkeğin olağan hallerini görünür kılışıyla farkındalık yaratırken, kıymetli yazarın hepimizin hafızasındaki görselleri tazeleme biçimi yalnızca edebi zevkimizi ayağa kaldırmakla yetinmiyor. Aynı zamanda emekli olduktan sonra değişen ev içi dengelerinin esprili ve oldukça renkli biçimde sunumuyla kışkırtıcı bir düşünsel kaçamak kıvamında.
Uslu Bir Karakter Olun Lütfen! de sıra dışı kurgusu ve ters köşeleriyle kitabın sonuna saklanmış, parlak zekâlı bir çocuk haşarılığında. Düşündürüyor, şaşırtıyor ve illa ki “Geçti,” demeniz için ön ayak oluyor. “Hepsi geçti. Artık gülümseyebilirsiniz.” Elbette sürpriz sonlu.
Kitabın sonuna gelinceye kadar hiç açık vermeyen Zeliha Tamer Uçar, Gölgenin Gölgesi ile polisiye türe olan yatkınlığını ispatlayarak okurlarına Ce-e yapıyor bir bakıma. İç içe geçen kurgusu ve dinamik tuttuğu merak duygusu sayesinde kendini soluksuz okutan öykü, elbette kitabın sonuna saklanmış olmasıyla, yazarı hatırlama şeklimiz açısından da oldukça manidar.
Rüzgârın hızına yetişebilmek ya da sadece gerçek bir oyuncağa sahip olabilmek için benim de tahta bacaklı bir atım olsun, diyorsanız… Belki de hiç geç kalmadınız. Zamana yenik düşmeyen oyuncak çok uzaklarda değil. Çocukluk ile yetişkin olmak arasında ufacık bir fark var. Onun da cevabı bu öykülerde gizli. Keyifli okumalar dilerim.
TAHTA BACAKLI AT
Zeliha Tamer Uçar
Metinlerarası Kitap, 2025
Tür: Öykü
116 s.




































Yorumlar