Ara

Bir tek çayın demine…

Barış Özdemir, Tepenin Ardı üzerine yazdı: "Emin Alper Tepenin Ardı'nda sıkıca ördüğü düğümlerini öyle çok kolay çözmüyor, sanatının hücrelerinden biri de aslında çözüme kavuşturmadığı bu düğümlerde saklı."


Yalın bir rüzgâr, hız kazanıp artarak masanın üzerindeki örtüyü, yerdeki çer çöpü, önümde açık duran defterimin yara bere içindeki dize/karalamalarımın bulunduğu sayfaları, yanı başımdaki ağacın dallarını değil henüz ama çokça yapraklarını, masaların üzerindeki güneşliklerin çadır siperliklerini üfürüyor; ritmini kendine saklayan bir şiiri, aşkını içinde yaşayan garibi, derdini içine gömen çilekeşi kanatlandırıp yanına katmak istercesine… Hayat, diyorum, ‘görme’nin hemen yanı başında; sanat da oradan doğuyor, görüntünün içindeki anlama, gerçeğe ulaşarak, ona ruh verip yeni bir anlam, başka ve yeni bir gerçek –kompozisyonla durulanmış, estetik bir form kazandırılmış, güzeli arayan, kötüyü-çirkini bile ‘güzel’ aktarmaya çalışan bir disiplin– kazandırıyor.

Bilinir; bir roman, hikâye eseri, bir film, okunduktan ya da izlendikten yıllar sonra, hiç ummadığınız bir anda, bir sesle, hayatın içinde herhangi bir mecazla, işte ne bileyim dolmuşta şoförün ağzından çıkan birkaç kelime ya da bir yolcunun garip halleriyle, ilk defa adımınızı attığınız bir mahallenin köhne bakkalındaki o toz ile bisküvi –iri teneke kutularında açık olarak bekletilen ve talebe göre tartılanlardan–, deterjan ile sucuk ve kim bilebilir ki daha hangi kokuların hercümerç olmasıyla ortaya çıkan ve kendi adıma vefanın, hatıranın, çocukluğun, şükür duygusunun yâd edilebildiği nadir kıymetlerini taşıyan o kokuyla yeniden dirilir. Zihniniz o kitabın, o filmin sizi çok etkilemiş bir sahnesini, birkaç cümlesini, bir ruh ya da mekân betimlemesini tozlu katmanlarından bulur çıkarır da gözünüzün, kalbinizin, hayattaki gerçekliğinizin karşısına koyuverir narin elleriyle. Bu düşüncem, adıma çok değerlidir, değerini de bu duyguları yaşatan yine o sanat eserleriyle kurduğu ilişkisinden alır. Bir sanat eserinin, üzerinden geçen yıllarla –yıllarla ve yıllara rağmen– körpe körpe anlarıyla, kimi diyalog ya da görüntüleriyle size ara ara merhaba demesi, sizinle beraber ve yine sizde yaşamaya devam etmesi; o eserin değerinden, geleceğe uzanabilme olasılığından –insanlık adına– ve yetkinliğinden kaynaklanmaktadır.


Gösterime girdiği 2012’den ancak birkaç yıl sonra izleyebildiğim Emin Alper’in Tepenin Ardı filmi de işte öyle birdenbire, otun yeşilinin, kuşların cıvıltısının, içinde bulunduğum keşmekeşin orta yerinden çıkıverip yeniden dirildi, daha bir anlam kazanarak; rüzgârda salınan otlarıyla, yeşilinin kokusuyla, karakterler arasında geçen kaosu ve ince ince örülen gerilimiyle. Tabiatın, köyün, bahçenin, mezranın filme yansıyan kareleri ile sanatçıların rollerindeki başarıları –dolayısıyla senaryo ve yönetmen başarısı– Tepe’nin Ardı’nı imgelemimde çok özel, değerli kılmıştı.

Değil, hiç boşuna değil: Bir filmi izlemeye başladığınızda, çoğunluk henüz ilk dakikalarında; o filmin sizin için çok doğurgan, çok anlamlı, sizi derin düşüncelere gark edecek güzellikte olduğunu hissediyor, hatta hissin de ötesinde idrak ediyorsunuz. Evet, hiç boşuna değil; gösterime girmesinden birkaç ya da beş on yıl sonra, bir filmi ön bilginiz olmadan plansız programsız izlemeye koyulduğunuzda ve filmin akışını kaçırmama telaşıyla odağınızı akan karelere yönelttiğinizden yönetmen adını, oyuncu ve diğer künye bilgilerini kaçırarak filmi izlemeye başladığınızda gerçekleşiverir o mucize: Bu film de sizin unutulmazlarınızdan biri olacaktır; daha da eşsiz olan duygu, yaşamın o nadir güzel muştusu ise, bu filmin de diğer film/filmleriyle daha öncesinde yüreğinize aldığınız bir yönetmene ait olduğunu anlamanızdan gelen heyecan ve mutluluktur.


Hayatın keşmekeşinin, modern zaman insanlarının günübirlik yaşantılarının, çok okuyamayan, çok uzun hiç okuyamayan, çok izleyemeyen, çok derin olanı hiç izleyemeyen sosyolojik gerçekliğimiz ve onun ürküntüsüne kapılmadan kurgulanmış, filme evrilmiş bir eser, Tepenin Ardı. Yönetmeninin tavrı ise; her dönem ve her toplumda yaşanabilecek türden, bir köyde olası aile içi/aileler-topluluklar arası çatışmaları, modern bireyin babalığını, modern bireyin babasına karşı evlatlığını, modern bireyin evlatlarının babalarına ve daha da önemlisi hayata karşı duruşlarını anlayan, yaşayan, bilen ve sanat aracılığıyla bu edimleri sorgulamaya tabi tutup işleyen bir incelikte.

Baba –dede Faik–, arazisine keçilerinin dadandığına inandığı –ve ancak film boyunca hiç göremeyeceğimiz; bu açıdan, yönetmenin söylemek istediklerine dair önemli ip uçları barındırdığını düşündürten bir görülmeme/göstermeme biçimi– yörüklerin/göçmenlerin derdinde; Faik’in oğlu Nusret, şehir yaşamından bunalmış, iki oğlundan bilhassa büyüğünü, askerden yeni gelen Zafer’i dert edinmekte, Zafer askerde yaşadığı kötü anların travması ile yara bere içinde, halüsinasyonlara kapılmış –ara ara komutanından emir alıyor–, bir gerçek-bir hayal yaşamanın acısıyla dolu; küçük oğlu Caner kendi ergenlik döneminin başıboş ve gamsız ruh halinde abisiyle cebelleşiyor en çok, kardeşlik halleri ve bir çeşit erk-erkeklik mücadelesini oyuna çevirmiş durumdalar; filmin harmanını saran diğer oyuncular ise işlerine yardımcı olması için Faik’in yanında çalışan Yörük Mehmet, Mehmet’in karısı Meryem ve oğulları Sülü/Süleyman…


Film, sessizce ilerleyen gerilimi, çatışmalarının imgeselliği ile büyülü bir gerçeklik kazanır. Gerilimi katlanarak artıran ise varlığıyla yokluğu birbirine karışan, hiç görülmeyen ama Faik’e bakılırsa her yerde olan Yörükler’i görebilme telaşıdır.

Emin Alper, sıkıca ördüğü düğümlerini öyle çok kolay çözmüyor, sanatının hücrelerinden biri de aslında çözüme kavuşturmadığı bu düğümlerinde saklı. Film boyunca uçurumdan uzaklara, aşağılara bakınılarak, elde tüfek arazi arazi gezilip nöbetler tutularak aranılan o dışarlık, o Yörük, göçer, yoksa ailenin içinde kaynayan bir metafor mu? Meryem’i sadece ev işlerindeki sorumluluğuyla gören kocası Mehmet’in aksine, dul kalmış Nusret, farklı bir gözle bakacaktır Meryem’e. Peki o tüfek kimin elinden fırlatacaktır saçmalarını!


Emin Alper’in Abluka filmini ayrı bir rüzgârın, ama bu sefer çok karanlık, insanı pencereye küstüren, içini darmadağın eden, uykuları kesen, düşüncelerin her birini çocukluğun cadılarına dönüştürüp tekrar ortalık yere fırlatan uçarı atmosferinde yazmak daha elverişli olacaktır. Şehir içinde bir şehir, dükkân içinde bir birahane, kardeş içinde bir kardeş, çöpçülüğün paranoyası, toplayıcılığın ürkütücü sanrısı, köpeğin kardeşliği, âcizliğin tüm çıplaklığıyla kabullenilişi –ah insan, varlığı da yokluğu da hem bilen, hem bilmeyensin, fakiri de sensin zengini de, korkağı da cesuru da; derin, incesin, yalnızlığın bundandır– kara, yoğun, uğultusu kalpleri sarsalayan bir rüzgârla anlatılabilir ancak.


Rüzgâr dinmiş; aşağıda, denizin üstünde martılarla oynaşıyor güneşin suya yansıyan ışıkları. Gözüm için caydırıcı olan bu ışık, su için estetik bir ziyafete dönüşüyor, ne garip! Rüzgâr dinmiş; yara bere içinde, kırık dökük mısraların, karalamalarımın olduğu defterimin yaprağı dinleniyor şimdi, dingin; gözlerim dinleniyor, gök dinleniyor, garson dinleniyor. Az önce birkaç masada görüp aşina olduğum yüzler gitmiş, yoklar; yerlerine yeni yüzler, yeni gözler gelmiş oturmuş. Burada şimdi güneş, deniz ve martılarla birlikte zaman akıyor, günler akıyor, hayat akıyor. Ve ben, bu beldenin, bu denizin kenarındaki çay bahçesinde bir tek çayın demine, bir tek suyun arına bin kucak açmış, kedisini köpeğini gözlerimle okşar ve içimden kurduğum cümlelerle severken onları, “bir lokma ekmeğin hatırına” diyorum, elimde ekmek parçasını birden görüp iki parmağımla okşayarak; bir insan için bu dünyada, varsa yoksa inanmak, bildiğin, seni sen yapanın kıymeti ile, yüreğinden kopup gelen ile: roman böyle roman, film böyle film… Bir insan için şu hayatın en değerli duygularından biri de eşsiz, su gibi duru, nahif bir sanat eseriyle kısacık ömründe karşı karşıya gelmek, değerini bilerek, değerini bilerek…


TEPENİN ARDI

Yönetmen ve senarist: Emin Alper Oyuncular: Tamer Levent, Reha Özcan, Mehmet Özgür Yapım yılı: 2012