top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Keşfedilmemiş Dünya: İçimizdeki Sevgi

Derya Balcı, Tolstoy'un İnsan Ne ile Yaşar adlı kitabı üzerine yazdı: "1854 Eylül'ünde yapılan Sivastopol savaşı sonrasında askerliği bırakıp yazarlığa dönen sanatçı, hayatı boyunca yaşamın nasıl bir şey olduğunu bütün eserlerinde sorgulamış, Rus ve dünya edebiyatının usta yazarları arasında yer almıştır."

Derya Balcı



“ İnsan kendini kolladığı için değil, içinde sevgi olduğu için hayatta kalır.” Lev Nikolay Tolstoy

1854 Eylül'ünde yapılan Sivastopol savaşı Tolstoy’u etkilemiş ve onu insanlığa yeni bir yol çizme arayışına sürüklemiştir. Sonrasında askerliği bırakıp yazarlığa dönen sanatçı, hayatı boyunca yaşamın nasıl bir şey olduğunu bütün eserlerinde sorgulamış, Rus ve dünya edebiyatının usta yazarları arasında yer almıştır. 


Kötülüğe karşı koymama, affetme, herhangi bir insanla düşmanlığı reddetme, komşuyu, arkadaşı sevme, evrensel sevgi ve bireyin kendini geliştirmesi, sadeleştirmesi üzerine kurgulanmış olan İnsan Ne ile Yaşar adlı eserde; İnsan Ne ile Yaşar, İnsana Çok Toprak Gerekir mi?, Ateşi Kıvılcımken Söndürmeli, Mum, İlyas, Küçük Kızlar Büyüklerden Akıllıdır isimli altı öykü bulunmaktadır. 


İnsan Ne ile Yaşar: Karısı ve çocuklarıyla köy kulübesinde yaşayan Semyon’un Tanrı’yı nasıl buldukları anlatılıyor. Ayakkabıcılık ile geçimini sağlayan Semyon, koyun postu almak için iki yıldır biriktirdiği para ile köye gider. Köylülerden de beş ruble yirmi kopek alacağı vardır, onu tahsil etmek ister. Köylülerden beş ruble alıp üstüne de üç rublesini ekleyerek koyun postunu alabileceğini düşünür. Köye varınca köylülerden alacağını tahsil edemez. Koyun postunu veresiye almak ister fakat postçu kabul etmez.  Ayakkabıcı Semyon köydeki işini halledemez. Elindeki yirmi kopeği votkaya yatırıp evin yolunu tutar. İçtiği votka içini ısıtır, dondurucu soğukta üşümez. Kürksüz kalmıştır ve bundan dolayı karısının kendisini yiyip bitireceğini düşünür yol boyu. Şapelin yakınlarına geldiğinde şapelin arkasında beyaz renkte bir şeyin parladığını görür. İnsana benzetir. Yaklaşır. Nefes alıp almadığı belli olmayan çırılçıplak bir adamın şapelin duvarına yaslanmış kıpırdamadan oturduğunu görür. Korkar ve uzaklaşır oradan. İçine sindiremez. Başına bela almaktan korkar. Vicdanı sızlar ve varlığını mı kaptırmaktan korkuyorsun diye kendi kendine söylenir ve geriye dönüp adamın yanına gider. Yaklaşır ve adamla göz göze gelir. Bu bakıştan sonra içi kaynar adama. Keçe çizmelerini ve kaftanını adama verip onu giydirir. Adam, Semyonla tek kelime konuşmaz. Sorularını yanıtsız bırakır. Eve vardıklarında Semyon’un karısı Matryona’nın bu işe canı sıkılır. Evde yokluk vardır, Matryona o gün ekmek de yapmamıştır. Ellerindeki son ekmeği de bu Tanrı misafiri ile paylaşırlar, onu sokağa atmazlar, içleri, vicdanları el vermez. Tanrı’dan korkarlar. Ertesi sabah, Semyon misafire boğaz tokluğuna kendileriyle kalabileceğini, kendisine işlerinde yardımcı olabileceğini söyler. Ve ona ayakkabıcılığı öğretir. Aradan bir yıl geçer ve Semyon’un kalfasının ünü yayılır. Herkes ayakkabı yaptırmaya gelir. Bir gün bir bey gelir ve getirdiği deri ile çizme yaptırmak istediğini söyler. İşi kabul ederler. Semyon  ölçüyü alır. Kalfası Mihayla, adamın arkasında biri varmış gibi ona bakarak gülümser ve tam zamanında bitireceğine söz verir. Adam gider. Mihayla çizme değil de terlik dikmeye başlar. Semyon buna çok şaşırır. Kalfasına güvendiği için işine karışmaz. Arazdan zaman geçtikten sonra adamın uşağı gelir ve çizmelere gerek kalmadığını, terlik yapmalarını ister. Ve terlikleri verirler. Aradan bir yıl daha geçer, bir gün birbirine benzeyen iki kızla bir kadın gelir. Mihayla ilk defa eve gelen bu insanlarla konuşur. Semyon kızların ayak ölçülerini alır. Kızların yanındaki kadın kızların başına gelenleri anlatır. Bu olaydan sonra Mihayla Semyon ile Matryona’ya önünde eğilerek “Affedin beni, usta. Tanrı beni affetti. Siz de affedin.” Diyerek kendi başına gelenleri anlatır: “… Tanrı’ya itaatsizlik ettim. Gökteki bir melek iken, Tanrı beni bir kadının ruhunu almaya gönderdi. … İkiz kız çocukları doğurmuş kadının hasta yatağında yattığını gördüm. Kızlar annelerinin yanında kıpır kıpırdı, … kadın beni görünce yalvardı. … Annenin sözünü dinledim. Ve Tanrı katına çıktım. ‘Lohusanın canını alamadım. Üzerine ağaç devrilen kocası ölmüş, kendisi ikiz doğurmuş, canını almamam için yalvarıyordu. Çocuklarını büyütmeme, emzirmeme, yetiştirmeme müsaade et, çocuk dediğin anasız babasız yaşayamaz, dedi. Ben de canını alamadım.’ Dedim. Bunu duyan Tanrı, ‘ Yeryüzüne git, lohusanın canını al. Ardından üç söz öğreneceksin: İnsanların içinde neyin olduğunu, insanlara neyin bahşedildiğini ve insanların ne ile yaşadığını. Öğrendiğinde göklere geri döneceksin.’dedi. Tekrar yeryüzüne indim ve lohusanın canını aldım. … Aldığım canı Tanrı’ya teslim etmek istiyordum. Fakat rüzgâra kapıldım, kanatlarım birbirine karıştı ve ben bir tarlanın ortasından geçen yola düştüm.”

Hikâyenin sonunda okuyucu ve Mihayla, insanların içinde sevgi olduğunu öğrenir. En önemlisi de insanların ne ile yaşadığını öğrenir. 


“İnsana Çok Toprak Gerekir Mi” adlı öyküsünde Tolstoy, Pahom adlı köylünün topraklarını genişletme hırsıyla Başkurtların diyarına göç etmesini ve bu hırsın kendi sonunu olmasını konu ediniyor. Elindeki toprakların kıymetini bilmeyen ve hiç bilmediği uzak diyarlara ailesiyle birlikte göçen Pahom, doyumsuzluğun had safhasını yaşar. Kendi sonunu rüyasında görmesine rağmen hırsına yenik düşer ve ölümüyle son bulur.


“Ateşi Kıvılcımken Söndürmeli” adlı öyküde köyün birinde yaşayan İvan Şerbakov ile Topla Gavrilo arasındaki incir çekirdeğini doldurmayacak nedenlerden dolayı birbirlerine duydukları husumet anlatılıyor. Gavrilo, İvan’ın samanlığını ateşe verdiğinde İvan bunu görür ve ateşi söndürmek yerine Gavrilo’nun peşine düşer. Küçük bir kıvılcım hem Gavrilo’nun hem İvan’ın evlerine zarar verir. Açıkta kalırlar. Husumet ve hırs peşine düştüğü için evinin yanmasına neden olduğunu düşünmek İavn’ı yiyip bitirir. Sonunda babasının nasihatlerine kulak verir ve komşusu ile birbirlerini affederler. “Bunun üzerine Petrus, İsa’ya gelip ‘Ya Rab! Bana karşı günah işleyen kardeşimi kaç kez bağışlamam gerek? Yedi kez mi’ İsa şöyle cevap verdi: ‘Yedi kez değil de yetmiş yedi kere yedi kez derim sana!’ ”


“Mum” adlı öykünün öğretisine,

“Söyleneni işittiniz: Göze göz ve dişe diş. Fakat size diyorum ki kötüye karşı koymayın.”

kulak veren köylünün, köylülere ve beylere Tanrı’nın gücünün günahta değil iyilikte olduğunu davranışı ile göstermesi bu öykünün konusunu oluşturmaktadır. Vaktiyle bir beyin topraklarında işçilere, köylülere eziyet eden kahyanın hazin sonunu ve köylülerin sabretmesi ile köylülerin kazançlı çıkması kötülerin her zaman cezalandırılacaklarının göstergesidir.


“İlyas”adlı öyküde Ufa eyaletinde yaşayan zengin bir Başkurt’un bütün mal varlığını kaybettikten sonra komşuları Muhammedşah’a sığınmalarını ve sonraki yaşamlarını konu ediniyor. Hizmetçilik yapmaktan asla gocunmayan ve bütün dertlerinden kurtuldukları için mutlu olan İlyas ve karısı Şam Şemahi, konuklarla sohbet ederek mal ve Tanrı’nın kendilerine doğru yolu gösterdiklerini anlatırlar. 


“Küçük Kızlar Büyüklerden Akıllıdır” öyküsünün konusu çocukların kavgasının gelip geçici olduğu ve büyüklerin buna karışmamaları gerektiğidir. Çocuktur, küser, kavga eder ve sonra da güzel güzel oynarlar birbirleri ile. Büyükler ise hırsa kapılıp küslüklerine son veremezler.


Her biri okuyucuyu ayrı diyarlara götüren birbirinden etkileyici, sürükleyici öyküler çoğu zaman insanı vicdanı ile baş başa bırakıyor. Okunup düşünülesi öyküler. İnsanın ruhunu temizleyen, besleyen bu öyküler, Tolstoy gibi bu yaşamı sorgulatıyor. 

Unutulmayacak öykülere…


İNSAN NE İLE YAŞAR

Lev Nikolay Tolstoy

Koridor Yayıncılık, 2023

Çeviri: Furkan Özkan

Comments


bottom of page