top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Yaratıcılık Ritüelleri 23 / Rıdvan Hatun: "Yazmayla bağımı bir çeşit muhtaçlık ilişkisine benzetiyorum."

"Yazmayla bağımı bir çeşit muhtaçlık ilişkisine benzetiyorum, bunu baştan kabullenince yazmanın önünde engel kalmıyor. Sonucundan bağımsız, eylemin kendisi hep oradaki boşlukta gezinme, coşku, dinginlik, anlam arama, bulma, kaybetme yeri. Bu yüzden dergilerden, yayınevlerinden ret aldım diye vazgeçmedim. Yazmaya, göndermeye devam ettim."

Semrin Şahin'in Yaratıcılık Ritüelleri'nde bu haftaki konuğu Rıdvan Hatun.



Yaratıcı sanatlarda akışta kalmanın, kendimizi yaratma anının içinde tutarak, sürüklenmeden kalabilmenin ne kadar zor olduğu bilinen bir gerçek. Bizi “an” a döndürecek bazı küçük totemler, seremoniler, bazı ritüellerin olmasının yaptığımız çalışma üzerinde odağımızı canlı tuttuğuna dair çalışmalar mevcut. Bu anlamda birçok yazarın günlük yazma alışkanlıkları olduğunu da biliyoruz. Yazmaya başlamadan önce yaptığınız ritüeller var mı?

Yazmaya başlamadan önce hiçbir şeye bakmamaya çalışıyorum. Yeni bir yazıya başlamayacaksam bir öncesinde yazdıklarımı okuyorum. Düzeltmem gereken yerler olursa düzeltiyorum yoksa kaldığım yerden devam ediyorum. Yeni bir öyküyse yazdığım telefona, deftere aldığım notlara bakıyorum, tuttuğum ses kayıtlarını dinliyorum.

 

Dr. Seuss olarak bilinen yazar ve illüstratör Theodor Seuss Geisel, geniş bir şapka koleksiyonuna sahiptir. İlham gelmediğinde, dolabının başına gider, koleksiyonundan seçtiği bir şapkayı takar ve fikir bulmayı beklermiş. Ne hikmetse mutlaka parlak bir fikirle şapkayı başından çıkarırmış. Siz yaratım tıkanması yaşıyor musunuz ve bu tıkanmayı aşmak için neler yapıyorsunuz?

Yaratım tıkanmasının tam olarak ne anlama geldiğini bilmiyorum belki. Üretime devam etme zorunluluğu olan bir işmiş gibi sonuç odaklı çalışma beklentisi zaten mantıklı gelmiyor. Ortaya çıkmayı bekleyen neyse zamanı gelince kanalını bulup çıkıyor. İçeriden, dışarıdan pek çok sebeple bu durum değişebilir, bazen sadece durmak gelir elimizden. Böyleyken bile bunun adı yaratım tıkanıklığı olmazdı bence. Tıkanıklık olarak adlandırılan asıl yaşananın, elde kalanın sonuçlarından biri olurdu. Benim de daha az yazdığım, yazmadığım, sadece yazacaklarımı düşündüğüm, hiçbir şey düşünmediğim zamanlar hep oldu, oluyor. Böyle zamanlarda -ve öbür zamanlarda ve her zaman- bana en iyi gelen şey okumak.

 

Yaratıcı çalışmalar yaparken hiç engellerle (iş ortamı, zamansal sorunlar, yazdıklarınızın görünür olmaması gibi engellerle) karşılaştınız mı? Bu engellerle nasıl mücadele ettiniz? Tam aksine sizi destekleyen ve yolunuzu açan kişiler oldu mu?

İş, sorumluluklar, hayatı idame ettirmek için yapılması gerekenler hemen hepimiz benzer şeyler yaşıyoruz. Net bir engelle karşılaştım diyemem. Yazmayla bağımı bir çeşit muhtaçlık ilişkisine benzetiyorum, bunu baştan kabullenince yazmanın önünde engel kalmıyor. Sonucundan bağımsız, eylemin kendisi hep oradaki boşlukta gezinme, coşku, dinginlik, anlam arama, bulma, kaybetme yeri. Bu yüzden dergilerden, yayınevlerinden ret aldım diye vazgeçmedim. Yazmaya, göndermeye devam ettim.

Destekleyen herkese her koşulda, fırsatta teşekkür ediyorum. İyi ki yollarımız kesişti, iyi ki varlar.


Yazmaya başladığınız dönemdeki duygularınızla şimdi hissettikleriniz aynı mı? Bu süreçte yazarlığınızda nasıl yol aldınız?

Duygularım aynı. Bir değişiklik olmadı. Her yeni başlangıçta olduğu gibi yeni şeyler öğrendim. Daha çok çalışmam, hep çalışmam gerektiğine olan inancım pekişti.

 

Yazar Julia Cameron “Sanatçının Yolu” adlı kitabında yazarların güçlerini toplamaları için sabah sayfalarından söz eder. Sabah uyanır uyanmaz yazmayı tavsiye eder. Siz sabah mı yoksa gece mi yazıyorsunuz? Yazma rutininiz nedir? Yazarken elinizin altında tuttuğunuz kitaplar var mı?

Masada imla kılavuzuyla çeşitli sözlükler duruyor, o sıra okuduğum kitaplar oluyor. Genellikle sabahları yazıyorum. Kahve içiyorum, müzik açıyorum.  Tabii rutinin bozulduğu pek çok zaman var. Mesela bu yazıyı yazarken, tam şu anda, gece, saat ikiyi yirmi geçiyor.


Ben yaratmış olsaydım dediğiniz bir yapıt (tablo , öykü, şiir, beste vs…)  var mı? Nedeniyle birlikte bu yapıtın sizin için anlamını açıklar mısınız?

Gıpta ettiğim çok yapıt var. Hiçbirinde keşke ben yapsaydım demedim, hayranlık duydum. Yazı dışındakileri zaten beceremem, bir tabloya bakıp keşke ben yapsaydım demem çok garip olurdu.  Yine de bir yapıttan bahsetmem gerekecekse şu sıralar sık sık döndüğüm -yine döndüğüm- Kazuo Ishiguro’nun Gömülü Dev kitabını söyleyeyim. Bu kitabın unutma, hatırlama döngüsüyle örülü yapısından, çıkardığı yolculuktan çok etkileniyorum.

Comments


bottom of page