Granada: Kucaklaşmanın en derin, en şiirsel hali
- Litera

- 13 Eki 2025
- 3 dakikada okunur
Deniz Zeka ve Hande Özçelik yazdı: "Belki Lorca’nın gölgesiydi sokak aralarında karşılaştığım, belki de Alhambra’nın duvarlarına sinmiş çingene ezgileriydi beni bu kadar etkileyen. Bilmiyorum. Bildiğim tek şey var: Granada’ya vardığımda yalnız olmadığımı hissettim. Şehrin her taşında, her nakışında kendimle karşılaştım."

Akşam saat dokuzu vurduğunda Sevilla’da güneş yavaşça alçalıyor ve şehir altın tozuna bulanmış bir masal kentine dönüşüyor. Gökyüzü yorgun bir yaz akşamının son renklerini savururken. Şehrin taş sokaklarında asırlık bir serinlik yalayıp geçiyor yüzümüzü…
Elimde kurutulmuş meyvelerden damıtılmış zarif bir beyaz şarap; her yudumumda güneşin içini ısıttığı incirin, kayısının buruk ve tatlı hatırası saklı. Yanında çıtır kroketler- dışı narin bir çıtırtı, içi yumuşacık bir sır gibi. Derinlerden, zamanın içinden süzülerek gelen bir ses; fayton tekerleklerinin taş zeminde çıkardığı o nostaljik tını… Sanki geçmiş bugünün omzuna dokunuyor; bir atın yavaş adımlarıyla, uzak bir romanın içine çekiyor beni. Sevilla’nın bu saatlerinde ne geçmiş tam geçmişte kalıyor, ne an tam bugüne ait. Her şey zamansız bir güzelliğin içinde birbirine karışıyor.
Granada’da Kendimi Buldum
Lorca’nın Gölgesinde, Alhambra’nın Sessizliğinde
Granada…
İlk hecesiyle kalbime işledi. O sızıyı tanıyorum; bir şairin ömrü boyunca taşıdığı, bir halkın asırlardır içinde büyüttüğü derin sızı bu. Belki Lorca’nın gölgesiydi sokak aralarında karşılaştığım, belki de Alhambra’nın duvarlarına sinmiş çingene ezgileriydi beni bu kadar etkileyen. Bilmiyorum. Bildiğim tek şey var: Granada’ya vardığımda yalnız olmadığımı hissettim. Şehrin her taşında, her nakışında kendimle karşılaştım.
Endülüs, Batı ile Doğu’nun el ele verip göğe doğru dua ettiği bir toprak parçası. Granada ise bu kucaklaşmanın en derin, en şiirsel hali. Arap kemerlerinin gölgesinde bir İspanyol gitarı tınılıyor. Hıristiyan bir kulede ezan sesinin yankısı duyuluyor gibi. Zaman burada doğrusal değil; tarih bir döngüye dönüşmüş, birbirine karışan uygarlıklar bir bütün oluşturmuş.
Alhambra’yı ilk gördüğümde içim titredi. Oymalı duvarlar, fısıltı gibi akan sular, zamanın bile saygı duyduğu sessizlik… Her ayrıntıda bir dua saklıydı. Her nakış, geçmişin bir dilimiydi sanki. Ve ben, taşların arasına sıkışmış bir yalnızlığı sevdim orada. Lorca’nın dizeleri geldi aklıma:
"Granada, granada, benim kanlı şehrim!"
Sanki o da Alhambra’nın avlusunda oturup beni bekliyordu.
Çingenelerle karşılaştım sonra. Sacromonte’nin mağaralarında, geceleri yangın gibi yanan birer hikâyeydi onlar. Ne zaman ki flamenco başladı, ne zaman ki topukların ritmi yerle göğü titretti, işte o zaman ruhumda bir kıpırtı hissettim. İçimdeki kadim bir parça, o ritme eşlik etmek istedi. Dilini bilmediğim bir şarkının sözleriyle ağlamak gibi bir şeydi bu.
Granada’da zamanın kıyısında yürüdüm. Ne tam Batıdaydım ne de tümüyle Doğuda. Belki de ilk kez hiçbir yere ait olmamanın huzurunu yaşadım. Lorca’nın acısıyla çingenelerin neşesi iç içe geçti içimde. Alhambra’nın sessizliğinde geçmişimle konuşup bir çingene şarkısında geleceğimi dinledim.
Bu şehir bana kendimi gösterdi.
Hem yitirdiğim hem yeniden bulduğum bir “ben” vardı Granada’da.
Giderken arkamı dönüp son bir kez baktım.
O an hissettim:
Bazı şehirler seni sadece gezgin değil, insan kılar.
Sisler İçinden Yükselen Ruh: Sevilla’da Bir Flamenco Gecesi
Sislerin içine gömülmüş siyah bir sahne… Gitarın ilk tınısıyla başlıyor her şey. Kalbin ritmiyle yarışan parmaklar, tellere dokunur dokunmaz salonun kalbi atmaya başlıyor. Ardından içli bir ses, derinlerden gelen bir çağrı gibi yankılanıyor: hamile bir kadının, göğsünden değil, köklerinden kopup gelen o benzersiz çığlığı. Sadece bir şarkı değil bu; bir ağıt, bir isyan, bir dua. İspanyolların duende dediği o tarif edilemeyen ruh haliyle örülü.
Flamenco, Endülüs’ün kadim toprağından doğmuş, göçlerin, acıların, sevinçlerin ve kuytulardaki tutkuların dilidir. Çingenelerin, Arapların, Yahudilerin ve İspanyol köylülerinin ortak ezgisidir. Her notasında bir tarih, her adımında bir direniş gizlidir. 19. yüzyılın sonunda sahnelere taşınmadan önce, avlularda, küçük köy meydanlarında, evlerin loş odalarında yaşanıyordu flamenco. O günden bugüne değişti belki formu, ama özü hep aynı kaldı: içten, kırılgan ve yakıcı.
O gece sahnede üç kadın dansçı vardı. Her biri farklı renklerde, ama her biri bir duygunun rengiydi sanki. Birinin kırmızısı öfkeyi, diğerinin mavisi özlemi, ötekinin siyaha çalan mürdümü tutkuyu fısıldıyordu. Bir erkeğin ayaklarıysa toprağı dövüyordu. Zarif ama sert; estetik ama öfkeli. Her adımıyla bir meydan okuma, her dönüşüyle bir kabul vardı. Sanki hayatın kendisiydi bu dans: dengesiz ama anlamlı, yoğun ama bir o kadar duru.
Flamenco’da şarkıcılara cantaor, dansçılara bailaor, gitaristlere tocaor denir. Ama bu unvanlar sadece mesleği değil, bir ruh halini de anlatır. Çünkü flamenco yapmak bir iş değil, bir yaşam biçimidir. Şarkıcılar siyah giyinmişti o gece; karanlığı içlerinde taşır gibi. Ama sesleriyle o karanlığı delip geçmişlerdi. Bazen bir annenin feryadı gibiydi söyledikleri, bazen terk edilmiş bir sevgilinin yakarışı. Hamile olan şarkıcının sesinde ise iki yürek atıyordu sanki. Yaşamın hem kaynağı hem sınırı vardı orada.
Bir saat boyunca, hiç durmadan, gözümüzü bile kırpmadan izledik sahneyi. Çünkü sadece bir gösteri izlemiyorduk. Bir hikâyeye, bir kültüre, bir milletin kalbine tanıklık ediyorduk. Dansçıların her hareketinde geçmişin gölgeleri vardı; mağaralarda yankılanan ezgiler, Granada’nın taş sokaklarında yankılanan ayak sesleri, Cádiz’in tuzlu rüzgârında savrulan etekler…
Flamenco bir anlatı biçimi değil sadece; bir hafızadır. Bastırılmışların, dışlanmışların, âşıkların, kaybedenlerin ve direnenlerin sesi. Sevilla’da, o siyah sisin içinde anlatılan da tam olarak buydu: aşk, inanç, kayıp, öfke ve umut. Sessizliğin bile yankılandığı bir dans. Sahne karardı. Alkışlar yükseldi. Ama içimizde hâlâ bir nota çınlıyordu: Duende. Adını koyamadığımız, sadece hissedebildiğimiz o şey. Belki de flamenco’nun ta kendisi.










































Yorumlar