Öykü: Yaz Gecesi ve Pasta
- Litera

- 1 saat önce
- 3 dakikada okunur
"Direkt mutfağa geçiyorum. Severim mutfak sohbetlerini. Dert orada daha rahat anlatılır. Düşünmek için tuvalet, dertleşmek için mutfak."
Mehmet Kalender
Uzandığım koltuğun köşesinde, başımın ucundaki lambaderin sarı ışığı beni geri çağırıyor. Uykunun kıyısındayım. Annemin sesi geliyor:
“Hazal, uyuyor musun? Neyse…”
“Işığı aç anneciğim, uyumuyordum. Ne oldu?”
“Naciye teyzen rahatsızlanmış yine, Aygül teyzenle hastaneye gidiyoruz, haberin olsun.”
Daire kapısının önünden Aygül teyzenin sesi geliyor: “Kaan evde, isterse onun yanına gitsin.”
“Kızım, istersen bir bak çocuğa, yine morali bozukmuş.”
“Tamam anne, bakarım. Saat kaç?”
“On ikiye geliyor.”
Doğruluyorum. Temmuz sıcağı yine kendini ispatlama derdinde. Bir gün olsun ferahlamadı hava; tamam, en yaz sensin işte. Avrupa Yakası daha bitmemiş, tekrarları iyi geliyor. Rezene çayım duruyor; hâlâ ılık. Demek ki çok uzaklaşmamışım uykuda. İçeyim, mideme iyi gelir.
Midem yanıyor. Artık yanmaktan çok acıyor. TUS, Burak’tan ayrılık, stres… Hepsi üst üste. Düşünmemeye çalışıyorum.
Kaan’ın aşk meselesi bitmemiştir. Çözemedik gitti. Ama ben ne yapayım Kaan? Ben kime anlatayım derdimi? Büyümek bilgelik getirmiyor insana. Sadece yükleri sessiz taşımayı öğretiyor. Benim içtiğim mide ilacını ne büyükler içiyor. Hepsi stresten.
Tek çocuk sonuçta, ben de öyleyim. Az mı koştum onun gibi, ergenlik çağımdayken benden büyük kuzenlerimin peşinden. Keşke annem ve babam yeterli olsalardı; olmadılar. Her daim ya çok güçlü ya da çok duyarsız göründüler gözüme; hangisi olduklarını hiç çözemedim. Benim ayarlarım fazla hassas galiba. Onlarınkiyle hiç örtüşmedi. Onlar manuel; ben otomatik nesil... Artık uyuyamam bu çifte sıcakta, gideyim de bakayım şu Kaan’a.
Kalkıyorum. Bardağı mutfağa bırakıp televizyonu kapatıyorum. Aynada saçımı düzeltiyor, çıkıyorum. Aygül teyzeler karşı komşu. Aramızdaki mesafe iki metre. Annemin deyimiyle, eskiden “evlerimiz birdi”. Demek ki mesafe artmış.
“Hoş geldin Hazal abla.”
“Hoş buldum. Nasıl gidiyor, uyumuyordun inşallah.”
“Yok ya telefonla uğraşıyordum.”
“Anneannenin nesi varmış?”
“Tansiyon ya yine.”
Direkt mutfağa geçiyorum. Severim mutfak sohbetlerini. Dert orada daha rahat anlatılır. Düşünmek için tuvalet, dertleşmek için mutfak.
“Sarı ışığı açsana canım. Geç otur bakalım, ne yaptın? O Ece miydi neydi kızın adı, o meseleyi. Önce şu elini bir göstersene bana.”
“Egzema olmuş galiba, Pazartesi doktora gideceğim. Kim söyledi sana, annem mi?”
“Hayır, benim annem söyledi. Neydi bu seni hasta eden kızın adı?”
“Ecrin. Bir şey olmadı, hâlâ bıraktığın gibi. Ne yaptığı belli değil. Sinyal kavramı bu kız da nasıl işliyorsa anlayamadım gitti. Bu da İngilizler gibi, kendine göre kuralları var galiba. Umursamıyorum artık Hazal abla.”
“Belki de zorlamamak lazım artık.”
“Olabilir, sıkıldım artık gerçekten. Bugün öyle ağır saçmalayacaktım ki Allah’tan son anda vazgeçmişim.”
“Ne yaptın?”
“Bugün Ecrin’in doğum günüydü. Bütün arkadaşlar bir kafede buluşup kutlayacaktık işte. Geçen gece aklıma bir fikir geldi. İşte, ben ufak bir pasta alırım bizim bu aşağıdaki Hilton Pastanesinden. Müsait bir an olursa ya da yaratırsam, özel olarak bir de ben kutlarım doğum gününü diye. Bak, bak özgüvene bak abla.”
“İyi ki yapmamışsın. Şu an, o tip bir hareket yapabilecek pozisyonda değilsiniz kızla.”
“Allah’tan yapmamışım. Yok ya, sıkıldım artık. Telefonumu şarjdan çıkartıp geliyorum Hazal abla.”
Kaan iyi çocuk. Nazik, utangaç. Bu devirde pek makbul sayılmıyor. Oysa tam da makbul olması gereken yerden vuruluyor.
Dışarıdan araba sesleri geliyor. Müzik, korna… Hayat akıyor. İnsan bazen sadece baktığı yere kilitleniyor. Görmesi gerekeni kaçırıyor.
Tezgâhın köşesindeki teybin radyosunu açıyorum. Direkt istediğim kanal. En az on beş yıldır burada bu teyp. Nostaljik bir pop şarkısı çalıyor, ortam yumuşuyor.
“Meral teyze börek mi yaptı bugün?”
“Evet, kek de var, yer misin?”
“Yok yok, midem kötü, teşekkürler.”
Oturuyorum. Radyonun sesi ortam için bir renk sazı oluyor ve sigara içme güdümü depreştiriyor.
“Annenin sigarasından var mı?”
“Var, dolapta. Dur vereyim. Sevmiyordun bu ince sigarayı.”
“Yapacak bir şey yok, zaten keyfi içiciyim. Eve gidip gelmeye değmez. O diğer küllüğü versene, evet, o ahşap olan. Tahta denmez ona; ahşap. Teşekkürler. Bodrum’dan almıştık yıllar önce. Sen çok küçüktün.”
Bir nefes alıyorum, ama içemiyorum. Midem sızlıyor. Bırakıyorum.
“Bak şimdi bir şey okudum abla, tam sana göre: Büyük İskender ve generali Parmenion, Milet şehrinin sınırına geliyorlar ve işte bir tartışma içine giriyorlar. Bir saldırı planı oluştururken, gemilerden birinin üzerine tünemiş bir kartal fark ediyorlar. Parmenion diyor ki: Bu tanrıların deniz saldırısını desteklediğine dair bir işaret, önce Pers donanmasına, sonra Milet şehrine saldıralım. Ama Büyük İskender bu işareti farklı yorumluyor ve sonra diyor ki: Kartal karaya dönük olduğu için önce şehri alalım, sonra Pers donanması ile uğraşalım. İşin sonunda Büyük İskender haklı çıkıyor.”
“Güzel hikâye, Nereden?”
“Instagram’da bir sayfa paylaşmış ya.”
Belki de ben de yanlış yere bakıyorumdur uzun zamandır.
“Getir şu pastayı,” diyorum. “Getir. İki mum var mı? Aygül teyzenin çakmağı da ne hoş. Eflatun, eflatun.”
Mumları yakıyoruz.
“Bu pasta senin için,” diyorum. “Yeni bir dönem. O mesele kapanıyor.”
“Diğeri?”
“Benim için. Bana da şans lazım.”
Gülüyoruz.
“Dilek tut,” diyorum.
Be de dilek tutuyor, mumu üflüyorum. Derin bir nefes alarak, içimde biriken her şeyi bu alevlere üfler gibi...






































Beğendim, eline sağlık Mehmet KALENDER.