top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Yaratıcılık Ritüelleri 28 / Aslı Tohumcu: "Hayatı ıskalayarak mücadele ediyorum!"

"Yazmaya başladığımda, 15 yaşımda yani, yeni bir Jules Verne olmak istiyordum. Ama kişisel deneyimlerim bambaşka bir yere sürükledi yazarlığımı. Ben bir kitap yazdım ve dünya artık farklı dönmeye başlayacak diye düşündüğümü hatırlıyorum ilk kitabım Abis yayınladığında. Çocukluk işte. Sonra sonra, yazdıklarım sayesinde bir tür akrabalık kurduğumu, kurduğumuzu gördüm özellikle kadınlarla, bu da beni gerçekten çok mutlu ediyor."

Semrin Şahin Yaratıcılık Ritüelleri'nde bu hafta Aslı Tohumcu'yu ağırlıyor.

 


Yaratıcı sanatlarda akışta kalmanın, kendimizi yaratma anının içinde tutarak, sürüklenmeden kalabilmenin ne kadar zor olduğu bilinen bir gerçek. Bizi “an” a döndürecek bazı küçük totemler, seremoniler, bazı ritüellerin olmasının yaptığımız çalışma üzerinde odağımızı canlı tuttuğuna dair çalışmalar mevcut. Bu anlamda birçok yazarın günlük yazma alışkanlıkları olduğunu da biliyoruz. Yazmaya başlamadan önce yaptığınız ritüeller var mı?

Eve ve kendime çekidüzen vermek diyebilirim. Zihnimin çekmecelerini de düzenlemiş oluyorum böylece. Hiç şaşmayan bir şey de, çalışmaya David Bowie’nin Space Oddity adlı parçasıyla başlamak. Sonra o roman için seçtiğim bir başka şarkıyı defalarca aralıksız dinlemek. Bir süre sonra şarkıyı ne duyuyor ne duymuyor gibi oluyorum. Tabii bu, ev ahalisi için biraz yıpratıcı ama beni atmosferde tutan bir ritüel. Limonlu çay da olmazsa olmazım sanırım.


Dr. Seuss olarak bilinen yazar ve illüstratör Theodor Seuss Geisel, geniş bir şapka koleksiyonuna sahiptir. İlham gelmediğinde, dolabının başına gider, koleksiyonundan seçtiği bir şapkayı takar ve fikir bulmayı beklermiş. Ne hikmetse mutlaka parlak bir fikirle şapkayı başından çıkarırmış. Siz yaratım tıkanması yaşıyor musunuz ve bu tıkanmayı aşmak için neler yapıyorsunuz?

Çözemediğim, daha doğrusu başka metinleri okuyarak çözemediğim bir düğüm olursa kütüphanemin önünde, kitaplarımın sırtlarına baka baka ileri geri yürüyorum, o da yetmezse kendimi sokaklara atıyorum. Kaç bin adım gerekirse çözmek için atıyorum artık. Bütün kütüphaneyi indirdiğim, kitapların tek tek tozunu alıp tekrar düzenlendiğim de olur. Ama bir ustaya, özellikle de yazdığım romana ilham vermiş bir ustaya ve onun eserlerine dönerek çözmek için dua ederim. Böylesi daha acısız olur çünkü.


Yaratıcı çalışmalar yaparken hiç engellerle (iş ortamı, zamansal sorunlar, yazdıklarınızın görünür olmaması gibi engellerle) karşılaştınız mı? Bu engellerle nasıl mücadele ettiniz? Tam aksine sizi destekleyen ve yolunuzu açan kişiler oldu mu?

İlk öykülerimi okuyup bana ustalık eden muhteşem insan ve yazar Adnan Özyalçıner ve ilk öykümü Varlık Dergisi’nde yayınlayıp bana duyduğu güveni her fırsatta dile getiren rahmetli Enver Ercan ile, ilk kitabımı yazmama vesile olan, ayrıca yayınlayan Cem Akaş’ın yeri ayrıdır bende. En büyük engel maddiyat her zaman. Okumaktan, düşünmekten, yazmaktan çaldı, çalıyor hep. Uykusuz kalarak, sosyalleşmekten, yeri geldiğinde tatilden fedakarlık ederek, yani bir anlamda hayatı ıskalayarak mücadele ediyorum. Sıkışık zamanlarda üretmeye alıştım, alışmak zorunda kaldım diyebilirim.

 

Yazmaya başladığınız dönemdeki duygularınızla şimdi hissettikleriniz aynı mı? Bu süreçte yazarlığınızda nasıl yol aldınız?

Yazmaya başladığımda, 15 yaşımda yani, yeni bir Jules Verne olmak istiyordum. Ama kişisel deneyimlerim bambaşka bir yere sürükledi yazarlığımı. Ben bir kitap yazdım ve dünya artık farklı dönmeye başlayacak diye düşündüğümü hatırlıyorum ilk kitabım Abis yayınladığında. Çocukluk işte. Sonra sonra, yazdıklarım sayesinde bir tür akrabalık kurduğumu, kurduğumuzu gördüm özellikle kadınlarla, bu da beni gerçekten çok mutlu ediyor. Yanlış anlaşılmayacaksa, birlikte güçlendiğimizi de kıvanarak söyleyebilirim. Böyle bir mutluluğu 15 yaşımda kesinlikle hayal edemezdim.


Yazar Julia Cameron “Sanatçının Yolu” adlı kitabında yazarların güçlerini toplamaları için sabah sayfalarından söz eder. Sabah uyanır uyanmaz yazmayı tavsiye eder. Siz sabah mı yoksa gece mi yazıyorsunuz? Yazma rutininiz nedir? Yazarken elinizin altında tuttuğunuz kitaplar var mı?

Kimsenin beni rahatsız edemeyeceği saatleri tercih ediyorum elbette. Dolayısıyla hem sabahın hem de gecenin körü yazmak için ideal. Yazarken elimin altında tuttuğum kitaplar değişiyor. Aslında yazmaya başlamadan önce okuduklarım desem daha doğru olur. Mesela bu yıl Shakespeare’e döndüm tekrar, yabancı masallara, peri hikayelerine daldım. Yeni romanımın uslubu ve romanda kullanacağım örüntüleri konusunda böyle bir yardıma ihtiyacım var çünkü. Ama Shakespeare’den çıkmak zormuş, insan hep okumak istiyor, yazmasam da olur gibi geliyor.


Ben yaratmış olsaydım dediğiniz bir yapıt (tablo , öykü, şiir, beste vs…)  var mı? Nedeniyle birlikte bu yapıtın sizin için anlamını açıklar mısınız?

Angela Carter’ın Kanlı Oda’sı diyebilirim hiç düşünmeden. Bence kadınların kutsal kitabıdır, en azından benim gözümde öyle. Geçmişin mirası bugüne nasıl taşınır, yalanların üzerindeki yaldız nasıl dökülür, yaratıcı yazarlık nedir… Hepsinin cevabı bu kitapta.

 

 

 

 

コメント


bottom of page