top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook

Yaratıcılık Ritüelleri 74 Didem Ünal Demir: "Durmak da yazmaya dahil"

  • Yazarın fotoğrafı: Litera
    Litera
  • 8 dakika önce
  • 4 dakikada okunur

"Masanın başına geçeceğim zamanlarda zihnimi önce doğada boşaltıyorum."

Yazarların yazma deneyimlerine odaklanan Yaratıcılık Ritüelleri'nde Semrin Şahin'in bu haftaki konuğu Didem Ünal Demir



Yaratıcı sanatlarda akışta kalmanın, kendimizi yaratma anının içinde tutarak, sürüklenmeden kalabilmenin ne kadar zor olduğu bilinen bir gerçek. Bizi “an” a döndürecek bazı küçük totemler, seremoniler, bazı ritüellerin olmasının yaptığımız çalışma üzerinde odağımızı canlı tuttuğuna dair çalışmalar mevcut. Bu anlamda birçok yazarın günlük yazma alışkanlıkları olduğunu da biliyoruz. Yazmaya başlamadan önce yaptığınız ritüeller var mı?

Zihni yazmaya hazırlamak yani metni inşa etmek için önce bir “hafriyat” ve “zemin düzleme” çalışması gerek. Hepimizin kafası –kimi gerekli kimi gereksiz– türlü düşüncelerle dolu. Onların tortusunu süzmek ve “neyin gerekip neyin gerekmediğini” anlamak hem ruh durumuna hem metne iyi geliyor. Bunun yolunu doğada buldum. Bir köyde yaşıyorum. Yaşadığım yer bisiklet yolları bakımından zengin, bu benim için büyük şans. Normalde kendinizi ayarlayabilirseniz mesaiden önce bir kaynağa ya da göle kadar bisiklet sürebilir ve sonra herkesle aynı anda 9.00’da işbaşı yapabilirsiniz. Ama ben hep sıkışık takvimde iş yetiştirme derdinde çalışıp “şeytan azapta gerek” dediğimden, uyanır uyanmaz işbaşı yapıyorum, o nedenle masanın başına kendim için geçeceğim zamanlarda zihnimi önce doğada boşaltıyorum. Ruh durumuma göre orman ayrı müzik çağırır, dağ yolu başka ve hatta anayoldaki bisiklet şeridi bambaşka. Sabah serotonin ve oksitosini âdeta havadaki oksijenden süzdükten sonra eve giriyorum.

Masa başına geçince de önceden yazdığım –en az– iki üç bölümü okuyup aynı zincire halka ekleyecek bakışı yakalıyorum. Çalışma defterime sair zamanlarda aldığım notlar böylece daha kolay düzenlenerek metne girmeye hazır oluyor. Akış o noktada kesintisiz devam ediyor.


Dr. Seuss olarak bilinen yazar ve illüstratör Theodor Seuss Geisel, geniş bir şapka koleksiyonuna sahiptir. İlham gelmediğinde, dolabının başına gider, koleksiyonundan seçtiği bir şapkayı takar ve fikir bulmayı beklermiş. Ne hikmetse mutlaka parlak bir fikirle şapkayı başından çıkarırmış. Siz yaratım tıkanması yaşıyor musunuz ve bu tıkanmayı aşmak için neler yapıyorsunuz?

İlhama da totemlere de inancım yoktur ancak yazarken bana iyi hissettiren nesneleri düşünürsek: Benim bir taşım var. Köyceğiz Gölü’nde kanoyla gittiğim, karadan ulaşılmayan, sadece iki kişinin sığabileceği minicik bir koyda inanılmaz taşlar vardı. Çakıl taşı da değil, daha kırılgan yapıda, dalgalarla incelmiş, değişik. Üstünde kim bilir hangi deniz canlısının yaptığı desenler… Çok etkilenmiştim ve nedense bağ kurmuştum o taşla. Masamda duruyor, avucuma aldığımda hep onu bulduğum yere ve o andaki özgürlük/özgünlük hissine ışınlanıyorum ve sanki sıkıştığım yerden çıkıyorum; hep işe yaradı. 

Öte yandan üretim sürecine girdiğinizde durmak da yazmaya dahil; zira o arada metin biraz daha demlenmiş olduğu için zihin arka planda çalışan bir program gibi onu çaktırmadan diri tutuyor ve bazen çözüm kendiliğinden geliyor. Bunun “aktif çalışma” yanında bir tür “pasif çalışma” olduğunu fark edince o tıkanma paniğim geçti diyebilirim.


Yaratıcı çalışmalar yaparken hiç engellerle (iş ortamı, zamansal sorunlar, yazdıklarınızın görünür olmaması gibi engellerle) karşılaştınız mı? Bu engellerle nasıl mücadele ettiniz? Tam aksine sizi destekleyen ve yolunuzu açan kişiler oldu mu?

İşimin tamamen okumak ve yazmakla ilgili olması, editör şapkamın yazar şapkamın üstüne binmesine yol açıyor. Bu, bir yanıyla destekleyici unsurken masa başına kendiniz için geçtiğinizde köstekleyici olabiliyor. Benim için en büyük sorun zamandır çünkü başka yazarların dilini/kelimelerini kuşanıp onların metinlerine cansiperane daldığımız bir iş yapıyoruz. Tüm bunları bırakıp masanın diğer yanına geçebilirsem ancak kendi dilimi, kendi metnimin sesini bulabiliyorum ki zaten ilk roman bu nedenle bu kadar gecikti. 

“Beni benden önce gören Oğuz’un gözlerine” diyerek ithaf sayfasında teşekkür ettiğim eşim Oğuz Demir –ki aynı zamanda kapağı çizerek de katkıda bulundu– ilk destek kuvvet olarak geldi ve hep yanımdaydı. Şimdi üstünde çalıştığım romanda da aynı güçlü desteği görüyorum. Taslağı kurarken daha fikir aşamasında konusunu açtığım ilk iki kişi de Yiğit Bener ve Özlem Yılmaz’dır; ikisi de “Bunu mutlaka yaz!” “Yeni bölüm geldi mi, Sikkeli’de neler oluyor?” diye diye âdeta tefrika gibi –içtenlikle bölüm bekleyerek– bana yazdırdılar diyebilirim, minnettarım. Dosya aşamasında, başta Everest’in yayın yönetmeni Saadet Özen olmak üzere tüm ekip heyecanımı paylaşarak güç verdi. Sonrasında sevgili yazarlarımın pek çoğu merak ve ilgilerini esirgemediler, kimi daha yayımlanmadan kimi yayımlandıktan hemen sonra okuyup yorumlarını paylaşarak yolumun ikinci kısmını da açtılar.


Yazmaya başladığınız dönemdeki duygularınızla şimdi hissettikleriniz aynı mı? Bu süreçte yazarlığınızda nasıl yol aldınız?

Masanın öbür yanına da geçmek, oranın heyecanlarını, sıkıntı ve sevinçlerini görmek hem editörlüğüme katkı yaptı hem editörlükten beslenen okur/yazar damarımı zenginleştirdi. Şu an ikinci romanı çalışırken bu farkı hissediyorum.


Yazar Julia Cameron “Sanatçının Yolu” adlı kitabında yazarların güçlerini toplamaları için sabah sayfalarından söz eder. Sabah uyanır uyanmaz yazmayı tavsiye eder. Siz sabah mı yoksa gece mi yazıyorsunuz? Yazma rutininiz nedir? Yazarken elinizin altında tuttuğunuz kitaplar var mı?

Eskiden geceleri yazardım ama annelik mesaisi de işin içine girince döngü değişti. İlk sorudaki “ritüeller” yazma rutinimi de kapsıyor aslında. Onu biraz daha açarsak, örneğin geceden romanda çözülmesi gereken düğümü düşünerek yattığımda, bazı sabahlar zihnim her şeyi süzmüş, tortuyu almış ve bana süzgecin üstünde kalmış berrak, pırıl pırıl parlayan bir kristali bırakmış gibi uyanıyorum. Sabah bu çözümü en iyi şekilde işleyebilmek için üstüne düşünerek “biraz yol yapıyorum”. Tozunu da böylece üflemiş oluyorum. Dolayısıyla sanki gece uyurken zihnimde, sabahları da kâğıt üstünde yazmaya başlıyorum.

Onun dışında yanımda bir kitap bulunmaz ama gerçekliğe aykırı düşmemek ve romanın tutarlılığından emin olmak için araştıracağım referans kaynaklar hep açıktır. Örneğin Bu Cenazeyi Bana Lütfeder misiniz?'i yazarken psikoloji ve hukuk başta olmak üzere, Babil Sahaf’tan edindiğim nümismatik ve definecilik kitapları –ki Lütfi Bey’in de destekleri sonsuzdur–hep önümdeydi örneğin.


Ben yaratmış olsaydım dediğiniz bir yapıt (tablo, öykü, şiir, beste vs…)  var mı? Nedeniyle birlikte bu yapıtın sizin için anlamını açıklar mısınız?

“Ben yazsaydım!” demek başka bir şey ama belki şunu söyleyebilirim: Bazı yazarları büyük atalarım gibi hissediyorum. Örneğin lisedeyken bulduğum ilk akrabam Borges’ti. Öykülerimi inceleyen bir hocam “Borges okumuş muydun?” diyerek beni onunla tanıştırdı ve sonrası kıtalar arası, kitaplar arası, yazarlar arası bir okuma cümbüşü ve genişleyen bir soyağacı. Eser sahibi için “Vay ne güzel kurmuş!” dediğim yerli ve yabancı pek çok roman-öykü-film ve resim/illüstrasyon var. Görsel dil de o hayranlığa dahil.

bottom of page