Yaratıcılık Ritüelleri 77 Nalan Çelik: "Benim için şiir gecedir, sabah uyanmayı bekleyen."
- Semrin Şahin

- 5 dakika önce
- 5 dakikada okunur
"Yazmak en çok da bir temizleme, ayıklama, düzenleme hali."
Yazarların yazma deneyimlerine odaklanan Yaratıcılık Ritüelleri'nde Semrin Şahin'in bu haftaki konuğu Nalan Çelik

Yaratıcı sanatlarda akışta kalmanın, kendimizi yaratma anının içinde tutarak, sürüklenmeden kalabilmenin ne kadar zor olduğu bilinen bir gerçek. Bizi “an” a döndürecek bazı küçük totemler, seremoniler, bazı ritüellerin olmasının yaptığımız çalışma üzerinde odağımızı canlı tuttuğuna dair çalışmalar mevcut. Bu anlamda birçok yazarın günlük yazma alışkanlıkları olduğunu da biliyoruz. Yazmaya başlamadan önce yaptığınız ritüeller var mı?
İlk yıllarda yazmaya başlamak için evi konuk ağırlayacak kadar temizlemiş olmalıydım. Yıpratıcı, yazıyı küstürücü bir durumdu. Aşırı temizlik hastası, obsesif babam ve kayınvalidemin armağanıydı temizlik. Yazıyla kendi aramda kurduğum bu sınırlamada bir başka ben’im; tramplende suya atlamak için sık sık nefesini ayarlayan, doğru zamanı beklerken elini kolunu oynatan, zıp zıp zıplayan bir sporcuydu. Sonra dipten yükselerek sözcükleri kaostan kurtarmaya başlıyordum kulaçlarımla. Yazmak en çok da bir temizleme, ayıklama, düzenleme hali.
Son zamanlarda ise, bahçede, sahilde, evin içinde yapılan yalnız yürüyüşler beni yazmaya hazırlıyor, temizlik beklesin istediği kadar.
Dr. Seuss olarak bilinen yazar ve illüstratör Theodor Seuss Geisel, geniş bir şapka koleksiyonuna sahiptir. İlham gelmediğinde, dolabının başına gider, koleksiyonundan seçtiği bir şapkayı takar ve fikir bulmayı beklermiş. Ne hikmetse mutlaka parlak bir fikirle şapkayı başından çıkarırmış. Siz yaratım tıkanması yaşıyor musunuz ve bu tıkanmayı aşmak için neler yapıyorsunuz?
Elbette yaşıyorum. Uzun süren dönemlerim oldu. Şanslıydım ki az ve öz arkadaşlarım "ne oluyor sana, hadi bu konuda yazı bekliyorum, ne zamandır şiir göndermedin" dediğinde bu bende kızgınlık, utanma, kamçılanma duygusu yaratıyordu. En iyi şiirlerimi o anlarda ya da çok acı çektiğimde yazmışımdır. Kısa dönem tıkanmalarda üç beş günlük, bir haftalık; komşu komşu gezerim, yemek tarifleri, marketlerdeki indirimli ürünler, birlikte pazara gitmeler. Algısal düzeyde konuşmak, eylemek iyi gelir kısa bir zaman için. En çok da turşu kurmak beni yazıya hazırlar. Kahvenin yanında turşu ikramını komşularım ilk kez bende görmüşler, çok da memnunlar. Beynim dinlenmiştir. Sonrası bilgisayar başında akıp giden sözcükler.
Yaratıcı çalışmalar yaparken hiç engellerle (iş ortamı, zamansal sorunlar, yazdıklarınızın görünür olmaması gibi engellerle) karşılaştınız mı? Bu engellerle nasıl mücadele ettiniz? Tam aksine sizi destekleyen ve yolunuzu açan kişiler oldu mu?
Kırk iki yıl farklı işlerde çalıştım, ağırlıklı muhasebeci olarak. İstanbul gibi mega bir kentte işe gidip gelmenin çalışmaktan daha yorucu olduğu, iş insanı ilişkilerinde dedikodu, yarışma, özellikle kadınlara uygulanan katmerli mobbing, taciz… bu tempo üretken olmamı çok engelledi. Yirmi yıla yakın birçok raporlu rahatsızlığı olan, birçok ameliyat geçiren anneme bakmak, tek başına bir erkek çocuk yetiştirmek, evin tüm sorumluluğu ve çalışma yaşamını bir arada sürdürmek de bıktırıcı, kaygı verici, korkutucuydu. Varlığımı unutturacak kadar kimi zaman.
Yazdıklarımın görünür olması ise ayrı bir mücadele alanıydı. Birçok örnek verilebilir ama biriyle yetineyim. Şiirlerimin yeni yeni tek bir dergide yayımlandığı dönemde halen yayımı süren başka bir dergiye de şiir gönderdim. Hiçbir yanıt verilmedi, inatla beş yıl aynı dergiye şiir gönderdim ve mail yoluyla soruyordum neden yanıt vermediklerini ya da yayımlamadıklarını. Şehir dışında bir fuara katılmıştım, derginin sahibi bir etkinlikte konuşma yapmak üzere fuara gelecekmiş, benim telefonumu bir yerlerden bulmuş, aradı "Beni dinlemeye gelir misiniz? dedi. Kırgın olduğum halde, meraktan gittim. Söyleşiden sonra birkaç arkadaş çay içtik fuar alanı dışında, ben bir şey sormadan şunları söyledi dergi sahibi, "Seni İstanbullu olarak biraz havalı buluyordum, şiirlerinde de erkeklere karşı bir öfke vardı, ama gördüğüm kadarıyla hiç de öyle değilmişsin" dedi. Sonraki yıllarda şiir ya da yazı göndermezsem arıyor, "dergiyi bekletiyorum hadi" diyordu.
Çok şanslıydım ki destekleyenim de vardı. İki şiir kitabım yayımlandıktan sonra bir tıkanma süreci yaşadım, bunu uzaktan da olsa duyumsayan Gerçek Sanat Dergisi sahibi, şair-yazar Güngör Gencay telefonla aradı, hiç soru sormadan şunları söyledi, "Nalan uzun süredir seni dergilerde takip ediyorum, şiirin yanı sıra deneme yazan kadın çok az var ve sen bu azın içindesin, yirmi gün içinde benim Galata Kulesi’nin karşısındaki ofisime dosyanı getir, yayımlayalım." Bende bir sevinç bir gurur. Bir yayın yönetmeni benden dosya istiyordu. İlk deneme kitabım Şiir Kadın Saçlar beş yüz adet basıldı, kısa sürede tükendi. Edebiyat ya da özel yaşam konusunda kendisinden çok akıl aldım. Bir de Tevfik Taş edebiyat konusunda bana çok katkı sundu. İkisi de rahmetli oldu, onları çok özlüyorum.
Yazmaya başladığınız dönemdeki duygularınızla şimdi hissettikleriniz aynı mı? Bu süreçte yazarlığınızda nasıl yol aldınız?
İlk dönemlerde cahil cesareti ile yazıyordum. Kimi zaman bu cesaret özgün ürünlere dönüşüyordu ama çok az. Kendime yönelikti, kendimi anlatmaktı ya da anlatabilmeyi denemek. Yazmanın olmazsa olmazı okuma halinde de ilk başlardaki etkilendiğim durumların yelpazesi kapalıydı. Henüz doğum yapmamış bir kadının Sennur Sezer’in doğumu anlattığı şiirini es geçmesi gibi. Yazmada da okumada da bana dokunmalı beni üzmeli, beni sevindirmeli benim düş dünyam kadar düş kurdurmalıydı. Zamanla öğrendim ki yazdığımız ya da başkasının yazdığı her tür deneyime açık olmalıydım, Borges’in, Sanatla Direniş kitabında belirttiği gibi: “Yazma eylemi, yazılan deneyime yaklaşma eyleminden başka bir şey değildir: Tıpkı yazılmış metni okuma eyleminin de, umulur ki, benzer bir yaklaşma eylemi olması gibi.” Yıllar içerisinde yelpazenin çubukları tek tek açılmaya, yelpaze sallanmaya başladı.
Yazar Julia Cameron “Sanatçının Yolu” adlı kitabında yazarların güçlerini toplamaları için sabah sayfalarından söz eder. Sabah uyanır uyanmaz yazmayı tavsiye eder. Siz sabah mı yoksa gece mi yazıyorsunuz? Yazma rutininiz nedir? Yazarken elinizin altında tuttuğunuz kitaplar var mı?
Çocukluğumdan beri bir rutinim vardır, her akşam yarım A4 kâğıdının başına gün-ay-yıl tarih atar madde madde ertesi gün neler yapacağımı yazarım, en alt kısma da on gün, bir ay içinde neleri yapacağımı yazarım. A4’ler tarih sırasına göre büyük bir ataçla kitap gibi istiflidir. Kurşun kalem, silgi, kalemtıraş akşamları yanımdadır. Televizyondaki bir haber, mikrofon uzatılan birinin yaptığı bir yorum, izlediğim bir film ya da yoldan geçen araçların sesinden başka bir ses duyulmayan kendi kendimle halimde… bir dize, sonra A4 kâğıdın bir yerine kargacık burgacık hızlıca yazılır, belki de sabah okunamayacak. Benim için şiir gecedir, sabah uyanmayı bekleyen. Şiirin devamı ve düzeltilmesi sabah, limonlu-ılık suyumu ve kahvemi içerken. Deneme ve öykü ise bende sabahtır, gündüzdür.
Yazarken ya da yazmaya başlamamadan şiir okumak zihnimi açar. Gülten Akın, “belki oradayım belki burada” derken, Sennur Sezer, “Eksik duygularla yazılıyor şiir/ Gövdesine sığmayıp çatlayan cam bardakla/ gövdeni bir yabancı gibi sevebileceğini bilmek./ Yok sayılan duygular.” A. Ertan Mısırlı, Emily Dickinson’a seslenirken: bazen şiirlerin kadar ötekisin Emily/ yalnızlık yalınlıktır Emily!/ ekleyerek değil çıkarılarak elde edilir.” İmgeler, gözlerimde uçuşmaya başlar.
Virginia Woolf’ün Kendine Ait Bir Oda kitabı hep yakınımdadır. Bana sesleniyordur, “kendine ait bir odan olsa da evcilleştirmek için kuyruğu kesilen Manx kedilerini unutma.’
“Şairleri okusalardı filozoflar ne çok şey öğrenirlerdi,” diyen Gaston Bachelard’ın, Mekânın Poetikası adlı kitabı yazı masamın üstünden ayrılmaz. Kendime ait bir evde, kendime ait odalarda beni mutluluğa çağırır: “Mutlu bir çocuksa size kapalı ve korunmalı, sağlam ve derinliğine kök salmış bir ev çizecektir. Ev mutlu olduğunda, dumanlar damın üstünde oynaşır durur.”
Ben yaratmış olsaydım dediğiniz bir yapıt (tablo, öykü, şiir, beste vs…) var mı? Nedeniyle birlikte bu yapıtın sizin için anlamını açıklar mısınız?
Farklı türlerde ben yaratmış olsaydım dediğim çok şey var. Öncelik olarak Edgar Allan Poe’nun Çanlar şiirini, Çanlar Op. 35 olarak ben besteleseydim ya da Puşkin’in Çingeneler şiiri üzerine Aleko’yu. Elimdeki batonla şiir ve müziğin birlikteliğinde orkestra şefliğini yapıp kendimden geçseydim.
Sergey Rahmaninov’un bestelemek için seçtiği şiirler tam da onun ruhuna ve müziğine uygundur. Yaşamın ta kendisidir, sesleriyle, acıları, aşkları, sevinçleri, gözyaşları, çığlıklarıyla ötekilerin sesidir. Kendi yaşam ritmine uygundur seçtiği şiirler, kendi ötekiliğine. Özdeşlik kurduğum bir besteci ve orkestra şefi. Elinde kalem, şair de şiirinin orkestra şefidir.







































Yorumlar