Öykü: Sekans
- Litera

- 6 saat önce
- 4 dakikada okunur
"Derisi yer yer dökülmüş ceketini burnuma yaklaştırdım. Yüksek binaların sıvasını yapan adamın kokusunu aradım."
Tuba Susoy Toprak

I- Kadın
Kapının açılışıyla irkildim.
“Korkma,”dedi, “ ben geldim.”
“Seni beklerken içim geçmiş, hoş geldin.”
“Hoş bulduk.”
“Geciktin.”
“Çok iş vardı bugün.”
Ceketini çıkardı, benden kalan boşluğa, pencere önündeki koltuğa oturdu. Gözlerini kapatarak başını arkaya yasladı.
“Gitmiyor muyuz?” diye sordum.
“Nereye?”
“Sinemaya, akşam konuşmuştuk.”
Tek gözünü açarak baktı, kaşları eğri büğrü oldu.
“Ah be!”
Elimde unuttuğum kaşık yere düştü. Kısa süreliğine çınladı dünya.
“İşler o kadar yoğundu ki, aklımdan tamamen çıkmış. Yarın gitsek olur mu?”
“Olur.”
Derisi yer yer dökülmüş ceketini burnuma yaklaştırdım. Yüksek binaların sıvasını yapan adamın kokusunu aradım.
II-Dodo
Annem pencere kenarında dışarıyı izlemekten sıkılınca başını babamın bulunduğu tarafa çevirdi, “Ne oldu senin iş, haber var mı?” dedi.
“Yine başladık,” dedi kanepede boylu boyunca uzanmış babam.
İçerdeki odalardan birisinin kapısı gıcırdayarak açıldı. Dodo’dan bir tüy koptu. Ejderha ateşini harladı. Terliklerini taş zeminde süreye süreye gelen ablam salonun tam ortasında durdu. İşaret parmağını dudaklarının üzerine koyarak annemle babama sus işareti yaptı, arkasından “Bu akşam televizyonda güzel bir film var izleyelim mi, çay da koyarız,” dedi.
“Mısır da patlatır mıyız abla?”
“Mısır yok,” dedi annem.
“Neden?”
“Babana sor.”
“Ben oğluma yarın alırım,” dedi babam.
“Hangi parayla?”
“Hey Allahım!”
“Bisküvi yeriz olmaz mı Dodocum,” diye araya girdi ablam.
“Olur.”
“Hadi ben çay koymaya gidiyorum,” annemle babama dönerek “siz de uzatmayın artık,” dedi.
Babam kanepeden kalktı odanın içinde dört tur attıktan sonra sigarasını küllüğe bastırmak için durdu, anneme baktı.
Annem pencereden içeriye dolan rüzgarla uçuşan tülleri yakalamaya çalıştı, bir yandan da olmaz diyordu, olmaz, bu böyle olmaz.
“Nasıl olur peki,” dedi babam, hızlıca çektiği tülü kornişinden koparttı. “Böyle olur mu?” dedi, burnundan soluyordu.
Tül bir paraşüt gibi inip tam da yırtılan yerinden beni içine aldı. Çay koymak için gittiği mutfaktan terliklerini taş zemine vura vura gelen ablam tülü bir hamlede başımın üstünden çekti. Kanepeyi tek ayağıyla itekledi, sanki yer açılsın da herkes içine düşsün istedi. Babamın devirmeye çalıştığı yemek masasını tuttu. Fillerin burnunu korumak isterken cam büfede tek sıra halinde duran porselen bebekleri düşürdü. Her yer porselen kırıklarıyla doldu. Annem vazodan fırlayan yapma çiçekleri havada kapmaya çalışırken kumandayı bana uzattı. Bacakları uzadıkça uzayan ablam ne yaptıysa olmadı, yoruldu, yoruldukça öfkelendi. Öfkesini alıp elma tabağında duran meyve bıçağına uzandı. Hepimizin şaşkın bakışları altında kollarını sıyırdı, annemle babama baktı. Bana baktı. Kollarını, göstere göstere, işte burası işte burası diyerek çizdi. Babam bıçağı elinden almak için ablama uçtu. Annem üfledikçe üfledi babama. Ben elimde kumanda bakakaldım.
Yatağının ucuna ilişmiş ablamın kolları sargılıydı. Başı önde sargısından sarkan iplerle oynuyor, bir yandan da kendi kendine mırıldanıyordu. Ne dediğini anlamak için yanına yaklaştım. Titreyen elimi omzuna koydum. “Gideceğim bu evden,” dedi.
“Git,” dedim.
Ejderhanın işiydi bu, biliyordum.
III-Fotoğraf
Tam karşıma pencere önündeki koltuğa oturdu. “Hoş geldin,” dedi. Gözlerim çocukları aradı. “Çocuklara mı baktın?” Cevap vermemi beklemeden “Birazdan gelirler,” dedi. İnşaat seslerinden birbirimizi zor duyuyorduk. Pencereyi kapatsaydı daha iyi duyabilirdik. Kapatmadı. Dışarıyı izliyordu. “Gelirler,” dedi tekrar, “gelirler.”
Televizyon açık ama sesi kısıktı. Bir takım kadınlar ve adamlar vardı, bağırıyor gibiydiler. Televizyon sehpasının cam bölmesinin içinde arkalara itilmiş fotoğrafımızı gördüm. O da gördü. “İstanbul’daki ilk günlerimiz,” dedi,” ne güzeldi.”
“Evet, bu fotoğrafta çiçeği burnunda evliyiz.”
“Henüz macera peşinde koşmadığın, elde avuçta ne varsa satmadığın zamanlardı.”
“Cezaevi kötü oldu,” dedim ben de.
Geçimliydik oysa, içimde heves,vapur, birkaç martı, İstanbul vardı.”
“Bıyıklarım ne kadar gürmüş.”
“Benim başımda gevşek bağlanmış gül desenli eşarp, dışarıya taşmış saçlarımı düzeltmek ister gibi bir elim havada kalmış.”
“Şemsiyeyi Şarlo gibi tutmuşum.”
“Yağmur yağmış, ya da yağacak birazdan.”
“Sinemaya gidilecek, belli.”






































Yorumlar