top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

70'li Yıllarda Doğmuş Dört Arjantinli Kadın Yazar

Aysu Önen

Geçen ayı 70’li yıllarda doğmuş dört Arjantinli kadın yazarın, Samanta Schweblin, Ariana Harwicz, Agustina Bazterrica ve Mariana Enriquez’in romanlarını, öykülerini, söyleşilerini okuyarak geçirdim. Latin Amerika edebiyatıyla Batı kanonunun parçası İspanyolca edebiyat arasında bir yerlere konumlandırmaya koşullandığımız Arjantin edebiyatının güncelliği hakkında bu dört kadının söyleyecek çok şeyi var. Bana düşen, büyük ölçüde Borges’in ve Cortázar’ın Batılı okur üzerindeki, okur olarak benim üzerimdeki ağırlıklarına karşın, Arjantin’in güncel kadın edebiyatını “ağırlıksız” değerlendirmek. Bir dilin, milletin, coğrafyanın, edebi gelenek yükünün, siyasi travmanın kadın yazarı olmak ne demek sorusunu kurcalamak.

Mariana Enriquez

19 yy’da Domingo Faustino Sarmiento Arjantin devlet başkanı seçildiğinde, gaucho devri bitti tüccarın ve hayvan çifftliği sahiplerinin devri başladı diye müjdelenmişti. “Uygarlık ve Barbarlık” başlıklı yazısında Sarmiento, uygarlık tarafına kolonyal elit sınıfın Avrupa geleneğini, modern ve endüstriyel şehir yaşamını, Buenos Aires’i koyar. Yerli halkların, göçmenlerin, folklorik inanışların, pastoralliğin, fakirliğin, taşranın ve sokak kanunlarının payına da barbarlık düşer.


Edebiyat bu iki kutup arasındaki dialektikte gelişse de, Borges, bunu bahtsız bir beraberlik olarak görür. Edebiyat üzerine denemelerinde ortalama okura değil, Arjantin entelijansiyasına Batı’dan bakan bir milliyetçilik ve halk-aydın, medeni kültür-gaucho ayrımıyla hitap eder. Yerelliği kült, hatta turistik olarak görür: “Ya Arjantinli olmak bizim kaçınılmaz yazgımızdır, ya da sadece bir maskedir.” Buenos Aires üst-orta sınıfından Cortazár için edebiyat, “ulaşabildiğimiz en iyi kitapları okumak ve incelikli ve stilistik bir kusursuzluk idealinin peşinde koşarak yazmak” olarak başlar.


Travma dili

Samanta Schweblin

1976-83 yılları arasında askeri diktatörlük altındaki Arjantin, o yılların sonradan yazar olacak çocuklarına tam olarak anlayamadıkları bir travma miras bırakır. Çocuk gözüyle, olanlar, siyasi ya da insan hakları meselesi değildir şüphesiz. Çoğunun aile evindeki kitaplıkta olan, okulda okutulan Borges ile açıklanacak gibi de değildir. Evlerinden alınan, bir takım kamplara götürülüp kaybolan ebeveynler, komşular, annesiz kalmış okul arkadaşları, boşalmış mahallelerdir. Evde çocuklar duymadan konuşulan korkunç işkence hikayeleridir. Hayatta kalabilmek için sessizliğin, kaypak cevapların, muğlak iletişimin seçilmesi mecburiyetidir. Bu nesilsel travma, gerçekleriyle ve detaylarıyla değil, hissettirdikleriyle bu çocuklara geçer. Bu nedenle yakın geçmişi edebiyat içinde anlatmak için gerekli zaman geçse de, ortaya çıkan öyküler ve romanlarda siyasi tarih tüm çıplaklığıyla ortaya konmaz. Tüm çıplaklığıyla yazılan travmadır, çocukken hissedilen tanımsız ve tekinsiz korku ve dehşet, yetişkin yazarın elinde cisimleşmez. Tıpkı çocukken faillerin yüzünü görmedikleri gibi yüzü olmayan bir kötücüllük anlatılır. Güncel fantastiğin tanımı, Cortázar’ın “şaşkınlık yaratmaması gereken bir durum” ve “bir gerçeklik biçimi” tanımına uysa da, bu bir edebi alt tür seçiminden çok bir travma dili. Bu dil, askeri darbeden çok sonra kadına şiddet, çevre katliamı, kentsel soylulaşma gibi konuları da edebiyat içinde anlatmak için kullanılıyor bugün, çünkü failler hâlâ kötücül ve hâlâ yüzünü göstermiyor.

Az ve öz, şiir gibi sözcüklerde tutumlu bir dil. Anlatmadan bıraktığı yerler, öykülemdeki boşluklar önem taşıyor. Samanta Schweblin’in 12 yaşındayken konuşmayı reddetmesi, terapistinin onun sadece çevresine hiç ilgi duymayan tamamen normal bir çocuk olarak tanımlaması bugünün kısa öykü ve novella yazarı için ilginç bir özyaşam öyküsü detayı.


Samanta Schweblin’in Ağızdaki Kuşlar ve Kurtarma Mesafesi, Ariana Harwicz’in Geber Aşkım, Agustina Bazterrica’nın Leziz Kadavralar ve Mariana Enriquez’in Yangında Kaybettiklerimiz adlı kitaplarının en belirgin ortak özelliği bu travma dili ile kurgulanan fantastik gerçeklik.

Agustina Bazterrica

Uygarlık evreniyle, barbarlık evreni arasındaki metaforik duvar yıkılmış, bir cehennem ağzı açılmış ve uygarlığın bütün kötücülleri barbarlığın çaresiz evrenine akmış. Normal artık yok. Doğal olanı bozan her şey normalleştirilmiş. Bir türlü dile getirilemeyen, kendini korku olarak gösteren bir yas var. Mekânlar taşra, yol kenarı, soylulaştırılmış mahalleler, metruk evler, aidiyetsizlik hissettiren ama bazılarının evi sokaklar, endüstriyel mezbahalar, zehirli atıkların kirlettiği nehir ve tarlalar. Kendi bedenlerine zarar veren kadınlar, bedenleri deforme çocuklar, gebermesi arzulanan kocalar, hiç bitmeyen bir post partum depresyon olarak annelik, bir akıl sağlığı sorunu olarak kadınlık, korku nesnesi olarak çocukluk. İnsanî duygu, etik, merhamet yitimini temsil eden ve androposen çağın kurbanı örselenmiş hayvanlar. İletişime yaramayan diyaloglar. Ölüme benzeyen cinsellik. Her alanı endüstriyelleştirilmiş yaşam. Yaşamı devam ettirmek için et yemek.


Memento mori - Ölümlü olduğunu hatırla ve tiksin


Kurukafa, kurtlu bir elma ve üzerinde sinek, solmuş çiçekler, bir kum saati. 17. yy’da popüler olmuş vanitas natürmortlarını gözünüzün önüne getirin. Okuduğum çağdaş Arjantinli kadın yazarların eserlerini birer vanitas natürmortu olarak tanımlayabilirim. Ölüm kavramı cinsellikten anneliğe, taşra doğasından şehrin arka sokaklarına, çocuk oyunlarından hayvanat bahçelerine hatta bezelye konservesine kadar sızıyor. Ölüme dönüşmeyecek hiçbir an yok.

Bu ölüme yakınlık, yaşayan her bedene karşı, Julia Kristeva’nın abjection olarak kavramlaştırdığı iğrenme, tiksinme, hor görme hislerini öykülerde ve romanlarda yüzeye taşıyor. Çocuk, kadın, hayvan ayrımı yapmadan dismorfik, yaralı ve sakat beden tasvirleriyle görselleşiyor. Yaşayan bedenlerle bir arada olma, yaşayan bir bedenin içinde olmaya karşı karakterlerin hissettiği tiksinti öyle gerçekçi ki, travmanın okura geçmesini sağlıyor. Dört kadın yazar da ustalıkla bu tiksintiyi “toplumdaki normal iğrenilecek şeyler” alanından alıp en masum ve temiz gördüğümüz doğaya, çocuklara, anneliğe, ekmek arası etli sandviçe, kafesteki kuşa yöneltmeyi başarıyor. İğrenilen ve kaçınılan ile olan sınırları kaldırıyorlar. Tiksinç, evlerin içine kadar giriyor, anneliğin en büyük düşmanı oluyor. En korkutucu taraf, tiksinç olanın irade sahibi bir manipülatör olması. Anneliğin bu kadar tekinsiz olması, abjection duygusunun başlangıcını çocuğun anne bedeninden ayrılmasında ve aslında annenin bedeninin bir parçası olmamasında gören Kristeva’yı akla getiriyor yine. Geber Aşkım, Lezzetli Kadavralar ve Kurtarma Mesafesi tamamiyle bu konu üzerine yazılmış romanlar. (Post partum okurlar için tetikleyici unsurlar içerebilirler diye uyarmakta fayda var.)


Hayvan ve iştah