Ara

70'li Yıllarda Doğmuş Dört Arjantinli Kadın Yazar

Aysu Önen

Geçen ayı 70’li yıllarda doğmuş dört Arjantinli kadın yazarın, Samanta Schweblin, Ariana Harwicz, Agustina Bazterrica ve Mariana Enriquez’in romanlarını, öykülerini, söyleşilerini okuyarak geçirdim. Latin Amerika edebiyatıyla Batı kanonunun parçası İspanyolca edebiyat arasında bir yerlere konumlandırmaya koşullandığımız Arjantin edebiyatının güncelliği hakkında bu dört kadının söyleyecek çok şeyi var. Bana düşen, büyük ölçüde Borges’in ve Cortázar’ın Batılı okur üzerindeki, okur olarak benim üzerimdeki ağırlıklarına karşın, Arjantin’in güncel kadın edebiyatını “ağırlıksız” değerlendirmek. Bir dilin, milletin, coğrafyanın, edebi gelenek yükünün, siyasi travmanın kadın yazarı olmak ne demek sorusunu kurcalamak.

Mariana Enriquez

19 yy’da Domingo Faustino Sarmiento Arjantin devlet başkanı seçildiğinde, gaucho devri bitti tüccarın ve hayvan çifftliği sahiplerinin devri başladı diye müjdelenmişti. “Uygarlık ve Barbarlık” başlıklı yazısında Sarmiento, uygarlık tarafına kolonyal elit sınıfın Avrupa geleneğini, modern ve endüstriyel şehir yaşamını, Buenos Aires’i koyar. Yerli halkların, göçmenlerin, folklorik inanışların, pastoralliğin, fakirliğin, taşranın ve sokak kanunlarının payına da barbarlık düşer.


Edebiyat bu iki kutup arasındaki dialektikte gelişse de, Borges, bunu bahtsız bir beraberlik olarak görür. Edebiyat üzerine denemelerinde ortalama okura değil, Arjantin entelijansiyasına Batı’dan bakan bir milliyetçilik ve halk-aydın, medeni kültür-gaucho ayrımıyla hitap eder. Yerelliği kült, hatta turistik olarak görür: “Ya Arjantinli olmak bizim kaçınılmaz yazgımızdır, ya da sadece bir maskedir.” Buenos Aires üst-orta sınıfından Cortazár için edebiyat, “ulaşabildiğimiz en iyi kitapları okumak ve incelikli ve stilistik bir kusursuzluk idealinin peşinde koşarak yazmak” olarak başlar.


Travma dili

Samanta Schweblin

1976-83 yılları arasında askeri diktatörlük altındaki Arjantin, o yılların sonradan yazar olacak çocuklarına tam olarak anlayamadıkları bir travma miras bırakır. Çocuk gözüyle, olanlar, siyasi ya da insan hakları meselesi değildir şüphesiz. Çoğunun aile evindeki kitaplıkta olan, okulda okutulan Borges ile açıklanacak gibi de değildir. Evlerinden alınan, bir takım kamplara götürülüp kaybolan ebeveynler, komşular, annesiz kalmış okul arkadaşları, boşalmış mahallelerdir. Evde çocuklar duymadan konuşulan korkunç işkence hikayeleridir. Hayatta kalabilmek için sessizliğin, kaypak cevapların, muğlak iletişimin seçilmesi mecburiyetidir. Bu nesilsel travma, gerçekleriyle ve detaylarıyla değil, hissettirdikleriyle bu çocuklara geçer. Bu nedenle yakın geçmişi edebiyat içinde anlatmak için gerekli zaman geçse de, ortaya çıkan öyküler ve romanlarda siyasi tarih tüm çıplaklığıyla ortaya konmaz. Tüm çıplaklığıyla yazılan travmadır, çocukken hissedilen tanımsız ve tekinsiz korku ve dehşet, yetişkin yazarın elinde cisimleşmez. Tıpkı çocukken faillerin yüzünü görmedikleri gibi yüzü olmayan bir kötücüllük anlatılır. Güncel fantastiğin tanımı, Cortázar’ın “şaşkınlık yaratmaması gereken bir durum” ve “bir gerçeklik biçimi” tanımına uysa da, bu bir edebi alt tür seçiminden çok bir travma dili. Bu dil, askeri darbeden çok sonra kadına şiddet, çevre katliamı, kentsel soylulaşma gibi konuları da edebiyat içinde anlatmak için kullanılıyor bugün, çünkü failler hâlâ kötücül ve hâlâ yüzünü göstermiyor.

Az ve öz, şiir gibi sözcüklerde tutumlu bir dil. Anlatmadan bıraktığı yerler, öykülemdeki boşluklar önem taşıyor. Samanta Schweblin’in 12 yaşındayken konuşmayı reddetmesi, terapistinin onun sadece çevresine hiç ilgi duymayan tamamen normal bir çocuk olarak tanımlaması bugünün kısa öykü ve novella yazarı için ilginç bir özyaşam öyküsü detayı.


Samanta Schweblin’in Ağızdaki Kuşlar ve Kurtarma Mesafesi, Ariana Harwicz’in Geber Aşkım, Agustina Bazterrica’nın Leziz Kadavralar ve Mariana Enriquez’in Yangında Kaybettiklerimiz adlı kitaplarının en belirgin ortak özelliği bu travma dili ile kurgulanan fantastik gerçeklik.

Agustina Bazterrica

Uygarlık evreniyle, barbarlık evreni arasındaki metaforik duvar yıkılmış, bir cehennem ağzı açılmış ve uygarlığın bütün kötücülleri barbarlığın çaresiz evrenine akmış. Normal artık yok. Doğal olanı bozan her şey normalleştirilmiş. Bir türlü dile getirilemeyen, kendini korku olarak gösteren bir yas var. Mekânlar taşra, yol kenarı, soylulaştırılmış mahalleler, metruk evler, aidiyetsizlik hissettiren ama bazılarının evi sokaklar, endüstriyel mezbahalar, zehirli atıkların kirlettiği nehir ve tarlalar. Kendi bedenlerine zarar veren kadınlar, bedenleri deforme çocuklar, gebermesi arzulanan kocalar, hiç bitmeyen bir post partum depresyon olarak annelik, bir akıl sağlığı sorunu olarak kadınlık, korku nesnesi olarak çocukluk. İnsanî duygu, etik, merhamet yitimini temsil eden ve androposen çağın kurbanı örselenmiş hayvanlar. İletişime yaramayan diyaloglar. Ölüme benzeyen cinsellik. Her alanı endüstriyelleştirilmiş yaşam. Yaşamı devam ettirmek için et yemek.


Memento mori - Ölümlü olduğunu hatırla ve tiksin


Kurukafa, kurtlu bir elma ve üzerinde sinek, solmuş çiçekler, bir kum saati. 17. yy’da popüler olmuş vanitas natürmortlarını gözünüzün önüne getirin. Okuduğum çağdaş Arjantinli kadın yazarların eserlerini birer vanitas natürmortu olarak tanımlayabilirim. Ölüm kavramı cinsellikten anneliğe, taşra doğasından şehrin arka sokaklarına, çocuk oyunlarından hayvanat bahçelerine hatta bezelye konservesine kadar sızıyor. Ölüme dönüşmeyecek hiçbir an yok.

Bu ölüme yakınlık, yaşayan her bedene karşı, Julia Kristeva’nın abjection olarak kavramlaştırdığı iğrenme, tiksinme, hor görme hislerini öykülerde ve romanlarda yüzeye taşıyor. Çocuk, kadın, hayvan ayrımı yapmadan dismorfik, yaralı ve sakat beden tasvirleriyle görselleşiyor. Yaşayan bedenlerle bir arada olma, yaşayan bir bedenin içinde olmaya karşı karakterlerin hissettiği tiksinti öyle gerçekçi ki, travmanın okura geçmesini sağlıyor. Dört kadın yazar da ustalıkla bu tiksintiyi “toplumdaki normal iğrenilecek şeyler” alanından alıp en masum ve temiz gördüğümüz doğaya, çocuklara, anneliğe, ekmek arası etli sandviçe, kafesteki kuşa yöneltmeyi başarıyor. İğrenilen ve kaçınılan ile olan sınırları kaldırıyorlar. Tiksinç, evlerin içine kadar giriyor, anneliğin en büyük düşmanı oluyor. En korkutucu taraf, tiksinç olanın irade sahibi bir manipülatör olması. Anneliğin bu kadar tekinsiz olması, abjection duygusunun başlangıcını çocuğun anne bedeninden ayrılmasında ve aslında annenin bedeninin bir parçası olmamasında gören Kristeva’yı akla getiriyor yine. Geber Aşkım, Lezzetli Kadavralar ve Kurtarma Mesafesi tamamiyle bu konu üzerine yazılmış romanlar. (Post partum okurlar için tetikleyici unsurlar içerebilirler diye uyarmakta fayda var.)


Hayvan ve iştah

Ariana Harwicz

Borges, hayvanlara dair şöyle yazmıştı: “Geçmişin hatırası ile geleceğin öngörüsü arasındaki zaman duygusunda sadece insan ikamet eder. Hayvanlar ise, salt bir şimdiki an ile sonsuzluk ânı içinde, zamanın dışında yaşar.” Schweblin, Bazterrica ve Harwicz ise hayvan imgelerini, klasik mitolojide tanrıların hırsları, duyguları, cüretleri, endişeleri için kadınları cezalandırmak için bedenlerini dönüştürdükleri varlıklar olarak kullanıyor. Depresyon, akıl ve ruh sağlığı, toksinlerle dolu endüstriyel tarım ve hayvancılık her ne kadar 21. yy temaları olsa da, mitolojideki yabanî ve dişil bir histeriyle ormanda hayvanlar arasında dolanan bacchalar gibi sayfada canlanıyor romandaki karakterler.

İştah, daha doğrusu grotesk iştah, romanlardaki ortak dürtülerden. Geber Aşkım romanındaki kadının cinsel iştahı hezeyanlar içinde, hastalıklı bir takıntı olarak, ölmeye ve öldürmeye yakın bir arzu gibi tasvir edilirken; Lezzetli Kadavralar’da insan eti yemeğe duyulan iştah, son derece bilimsel gerekliliklerle ikna edici, hijyenik bir soğukkanlılıkla açıklanıyor. Ağızdaki Kuşlar adlı öyküde, canlı kuş yiyen genç kızı kabulleniyoruz. Kurtarma Mesafesi romanının arka planınında soya tarlaları var, aç gözlü bir kapitalist iştahla pestisitlerle semirtilen ve uğruna çocukların kurban edildiği.


“Et, çok Arjantinli bir şey.” diye yazmış Mariana Enriquez. Mangalda pişirilen asado yemek bir milli gelenek. “Arjantin’de dananın her yerini yeriz biz.” Asado aynı zamanda, diktatörlük döneminde kamplarda öldürülenlerin cesetlerini yakmak için kullandıkları argo lafmış.


Fantastik edebiyattaki korkuyu akademik olarak değerlendirmek


Popüler Anglo-Saxon kültürde korku, bir eğlendirme yöntemi olarak tüketiliyor, öyküler ve romanlar alttür edebiyatı olarak rafa kaldırılıyor. Şiddet, yaşanmış deneyimlerin bu denli bir parçasıyken belki de korkuyu sıradanlaştırıp etkisiz hale getirmek bir savunma mekanizması. Edebiyat, başımıza gelenleri anlatmak oysa. Çağdaş Arjantinli kadın yazarların yaptığı, toplumsal ve siyasal dehşetin unutulmaması için, başlarına gelenleri sokaktan kopmadan feminist mitolojiye, şehir efsanelerine dönüştürmek. Bu dönüşümü yaparken de korku sinemasının ve edebiyatının alışılmış şemalarını kullanmak. Korkunun kaynağı diktatörlük, yolsuzluk, tehlikeli mahalleler, aile ilişkileri, endüstriyel doğa katliamıyken, bu gerçeğin normalleşmesi ve gerçeğin fantastik öykülerle anlatılmasının korkutucu bulunması en azından gülünç değil mi?


Lezzetli Kadavralar, normallik sınırını en fazla zorlayan roman. Hayvanları etkileyen bir virüs nedeniyle, mecburen yemek için insan etinin endüstriyel olarak üretildiği bir distopya. Türcülüğü bir tarafa bırakalım, hayvanların acısına sağır olduğumuzu unutalım, hemen hissedilen tiksinme duygusunu üstümüzden atalım. Aslında insanın diğer insanları değersizleştirip ötekileştirdiği, metalaştırdığı, işkence ettiği, insan hayatının hiçe sayıldığı, yani birbirimizi pişirip yemek dışında her türlü vahşete maruz bıraktığımız bir dünyayı adına distopya demeden nasıl kabullendiğimizi düşünelim. Normallik kendimize söylediğimiz en çaresiz yalan ve içinde yaşamak zorunda olduğumuz kurmaca.


Kadın yazar


Kadın yazar demeli mi? Yazarın kadın olduğunu belirtmek eşitlikçi mi? Doğrusu bilmiyorum, karar veremiyorum. Ama 70’li yıllarda doğmuş dört kadın yazarın aynı anda Türkçe ile birlikte dünya dillerine çevrilmesinin, edebiyat festivallerinde yer almalarının, ödüller kazanmalarının bir nedeni var. Kadın yazarların öncelikli ve görünür olduğu bir dönemin içinde edebiyat endüstrisi. Bu öncelik, bazı endüstri beklentilerini getiriyor. Feminist bir edebi duruşun, garantili okuru olan bir edebi pazar olması kadın yazarlar için bir meydan okuma olduğu belli. Ayrıca kadın yazarların kendilerini kesişimsel olarak farklı azınlık seslere bölmeleri de bekleniyor. Feminizmin ya da azınlık haklarının politik alandan çıkıp pazarlama alanına girmesi çağdaş edebiyat endüstrisinin yarattığı bir olgu.


Samanta Schweblin, Ariana Harwicz, Agustina Bazterrica ve Mariana Enriquez üzerlerine yüklenen onca endüstri beklentisi ve edebi geleneğe karşın hem birlikte bir çağdaş kanon oluşturmayı, hem bireysel üsluplarını oturtmayı, hem yazar kimliklerini inşa etmeyi başarmış yazarlar.

GIFFo.gif

1/1

1/2

Mail listemize kaydolmak için:

  • White Facebook Icon

reklam, sponsorluk ve işbirliği için bize ulaşın