Ara

Olağanüstü akıllı Elena Ferrante

"Ferrante anonimliği, incelikle kurgulanmış, savunucularını tetikleyecek, feminist sinir uçlarını uyaran kırıntıları azar azar ortalığa salan olağanüstü akıllı bir kalkışma.(...) Zavallı Ferrante, adını ve yüzünü saklamasaydı yazması mümkün değildi fikrine inanıyoruz. Hayalimizde masasının başında, odasında yazıyor Ferrante. Bu sahneyi korumalı. Virginia Woolf öyle tembihlemişti."

Aysu Önen, Ferrante edebiyatının bir parçası olarak yazar kimliği inşa etme, kadın yazarın bir özgürleşme alanı olarak kullandığı müstear isim, anonim olmak ve gizem yaratmak üzerine yazdı. Buyurun olağanüstü akıllı Ferrante'nin bütün olası kimliklerine!


AYSU ÖNEN

Eczacının oğlu Gino, Lenu’nun memeleri gerçek mi yoksa sütyenini pamukla mı dolduruyor diye iddiaya girdiklerini söyler. Lenu, memelerini göstermeden önce parayı alır.


Elena Ferrante’nin bir müstear isim olduğunu herkes biliyor. İtalyan gazeteci Claudio Gatti’nin yayınevinin çevirmen Anita Raja’ya ödediği epey yüklü paranın ve Raja ve kocası İtalyan romancı Domenico Starnone’nin emlak yatırımlarının izini sürerek Ferrante’nin Raja olduğunu iddia etmesinin üzerinden de epey zaman geçti. Gatti, iddiasını kanıtlamak için Raja’nın özgeçmişiyle Ferrante’nin çeşitli yazılı söyleşilerde iddia ettiği özgeçmişi arasındaki farkları öne sürdü. Padova Üniversitesi, Ferrante imzalı metinleri Starnone romanları ve Anita Raja’nın Almancadan yaptığı Christa Wolf çevirileriyle karşılaştırdı ve bilimsel linguistik karşılaştırma teknikleriyle niceliksel verilere dayanan benzerlikler ortaya koydu.

Anita Raja

Bu ifşayı edebiyat eleştirisi içinde görenler, Virginia Woolf’un kendine ait odasından Roland Barthes’ın yazarın ölümü teorisine uzanan bir skalada değerlendirdi olayı. Diğerleri, isimsiz kadın yazarın rahat bırakılması gerektiğini savunan feminist bir koruma çemberi oluşturdu Ferrante’nin etrafında. Bu savunma bir taraftan Marry Ann Evans’ı George Eliot müstearını kullanmaya iten Viktoryen eril baskının çağdaş kadın yazara kadar ulaşan etkilerini yüzeye taşıyor, anonimliği bir kadın sığınağı gibi konumlandırıyordu. Anonimlik, kadın yazarın kadınlar hakkında korkusuzca ve özgürce yazma, kalıpları kırma, toplumsal değişmezleri rahatsız etme alanı olarak savunuluyordu. Bir tür sürgünde ütopya gibi.

Knausgaard, saçları beyazlamış erkeklere layık görülen “tuz-karabiber” rengi saçlarıyla bir “gümüş tilkiydi”. İtiraf etmek gerekirse merakıma yenilip Anita Raja’nın fotoğrafını internette aradım. Saçları Knausgaard’a çok benzeyen bir kadın çıktı karşıma, fotoğrafa iltifatlar eşlik etmiyordu.

Gatti’nin ifşası 2017 Trump misojenist devrinin başlangıcına denk geldi, #metoo atmosferine. Anonim sözcüğü politik bir anlam kayması geçiriyordu. Ne taraftan baktığınıza bağlı olarak komplo teorisi yayan ve inanan anlamına da geliyordu, doğruları söyleyen ihbarcı, itirafçı anlamına da. Ferrante’nin Napoli romanlarının Knausgaard’ın Kavgam serisiyle eş zamanda popüler olması da edebiyatta ve edebiyat pazarında cinsiyet tartışmalarını körükledi. Bir tarafta Napolili iki kadının çocukluktan başlayarak hayatlarını, erkeklere karşı farklı başkaldırı seçimlerini onlardan biriymiş gibi yazan Elena Ferrante vardı. Kimliğini gizlediğine göre yazdıkları otobiyografik ve gerçek itiraflar olmalı sonucuna varıldı hemen. Kadın yazar ancak otobiyografikse bu kadar iyi, sayfadan canlıymış gibi fırlayan kadın karakterler yazabilir şiarı tekrar etti. Knausgaard ise şiarlarla açıklanamayacak kadar orijinaldi. Otokurmaca diye bir alttür yaratmıştı. Yazdığı her sıradan özyaşam detayı yazdıklarının gerçek olduğunun kanıtıydı. Bir diğer kanıt, “yazar fotoğrafı” denen okurla yazar arasındaki tek taraflı görsel kontrattı. Knausgaard, saçları beyazlamış erkeklere layık görülen “tuz-karabiber” rengi saçlarıyla bir “gümüş tilkiydi”. İtiraf etmek gerekirse merakıma yenilip Anita Raja’nın fotoğrafını internette aradım. Saçları Knausgaard’a çok benzeyen bir kadın çıktı karşıma, fotoğrafa iltifatlar eşlik etmiyordu.

Christa Wolf

O zaman ilk tepkim Ferrante savunma çemberine fikren katılmak oldu. Ferrante’nin ardındaki gerçek kişi özel hayat alanındaysa, Ferrante olmak politikti o halde. Edebiyat endüstrisinde kadın yazarın, kadın roman kahramanının ve kadın okurun hâlâ hak ettiği değer eşitliği için çabalamak zorunda olduğu gerçeğini yadsıyacak değilim. Ferrante anonimliğine dişilliği atfeden kendisi miydi? Yoksa Gatti’nin ifşasından sonra, Ferrante’yi özgürce yazabilmek ve yayımlanabilmek için kimliğini gizleyen kadın yazarların son temsilcisi ilan eden savunucular mıydı? Aradan geçen zaman sonrasında bu savunmanın kurbanlaştırıcı, bazen azizeleştirici olduğunu düşünüyor ve şaşırıyorum. Her şey çok açıktı aslında.


Ferrante anonimliği, incelikle kurgulanmış, savunucularını tetikleyecek, feminist sinir uçlarını uyaran kırıntıları azar azar ortalığa salan olağanüstü akıllı bir kalkışma. Yazarken üstünde hissettiği toplumsal baskıdan ve yazardan beklenilen performatif pazarlama tavırlarından özgürleşme isteğine ikna oluyoruz şüphesiz. Zavallı Ferrante, adını ve yüzünü saklamasaydı yazması mümkün değildi fikrine inanıyoruz, Napoli’den ve İtalyan edebiyat ortamından eril mafyatik bir canavar yaratarak üstelik. Hayalimizde masasının başında, odasında yazıyor Ferrante. Bu sahneyi korumalı. Virginia Woolf öyle tembihlemişti.

Otobiyografik ipuçlarıyla dolu yazılarının toplandığı Frantumaglia adlı kitap ve yazarın çeşitli muteber yayınlarda yayımlanan söyleşileri titizlikle bir Ferrante portresi çiziyor, gizlenirken önceden hesaplanmış bir yazar fikri kuruyor. Bu ikili varoluşunu hiç unutturmuyor bize. En sevdiği Calvino sözünün “Bana dilediğinizi sorabilirsiniz, ama emin olun size hakikati söylemeyeceğim,” olduğunu öğreniyoruz. “Kimliğim ve cinsiyetim romanlarımdan bellidir,” diye meydan okuyor.


Ferrante’nin kurban mı kahraman mı olduğuna karar vermemiz gerekiyorsa eğer, anonimliğin seçim mi zorunluluk mu olduğuna karar vermek gerek önce. Ya da bu konuyu bu ikili seçenekten tamamen kurtarmak gerek. Çünkü Ferrante bence çoktan kendini özgürleştirmiş durumda, ve kontrolü elinde tutuyor. Seçim yaparak değil ikilik halini sahiplenerek. Ferrante bizimle oynuyor ve savunma ruh halinden çıkarsak çok zevkli bir oyun bu. Gatti’nin iddiaları ve Padova Üniversitesi’nin linguistik incelemelerini doğru kabul edersek bu oyunun kahramanları ve Elena Ferrante’yi oluşturan kimlikler şöyle:

Domenico Starnone: Napolili yazar. Romanlarında karmaşık Napoli aile dinamikleri var. Anlatıcıları çoğu kez erkek yazar. Postmodernist ikiz benlik kurgulamayı seviyor. Yazma eyleminin ve ortaya çıkan kurmacanın yazar üzerindeki değiştirici etkisini, vicdani muhasebesini mesele ediyor eserlerinde. Sosyal mobilite için eğitimin önemine inanıyor ki bu tema Ferrante’nin Napoli romanlarının ana temalarından biri.


Anita Raja: Starnone ile evli çevirmen. Özellikle Almancadan İtalyancaya yaptığı Christa Wolf çevirileriyle ünlü. Çevirmenlikteki başarısı kendi yazmadığı bir metni dönüştürme ve yeniden yaratmaya delil sayılabilir. Napoli’de doğmuş ama Roma’da büyümüş.


Christa Wolf: Doğu Alman feminist yazar. Yunan mitolojisini feminist bir yaklaşımla yeniden yorumlayan eserlerinde karmaşık kadın anlatıcı karakterler var. “Christa T.’yi Aramak” adlı, Raja tarafından çevrilen romanında, kaybolan bir çocukluk arkadaşının hayatını yeniden kurgulayan bir kadının hikâyesini anlatıyor. Bu, Napoli romanlarının çıkış noktası zaten.

Yazarın kurmaca bir varoluş olup roman kahramanlarıyla eşitlenmesi ile oluşacak yeni edebiyat, Flaubert’in “Madame Bovary, c’est moi” sözünün tam aksi yönünde gelişecek. Sürücüsüz otomobil gibi romanlar.

Elena Ferrante’nin kimliğini gizlemeyi tercih eden bir kadın yazar olduğuna inanmak kolay, rahatsız etmeyen, Freud’u anarsak tekinsiz olmayan bir durum. Kadın ve erkek yazar iradesinin mutlak olmadığı fikri, yazarın yaratan değil yaratılan olması, feminist bir metin ve kadın roman kahramanlarının cinsiyetler arası bir ortaklığın sonucu ortaya çıkması olasılığı ise tekinsiz.


Oyun bir yana, edebiyat eleştirisi açısından Ferrante projesi için bir üst kurmacadır teşhisi koymak heyecan verici geliyor bana. Kadın yazar olma hali ile, kadın yazar olarak algılanma arasındaki belki çok fazla dikkat çekmeyen dinamikleri ortaya çıkardı. Yazarın algıladığımız hali ve ona atfettiğimiz kimlik, onu bencilce kategorize etmemiz, olasılıklara gözümüzü kapıyor. Olağanüstü akıllı bir ya da birden fazla kişinin, Napoli romanlarındaki Lila ve Lenu’yu yarattıkları gibi, yazılı söyleşilerde ve editöre gönderilen mektuplardaki dişil Elena Ferrante’yi de yaratmış olmaları olasılığı beni umutlandırıyor. Yazarın kurmaca bir varoluş olup roman kahramanlarıyla eşitlenmesi ile oluşacak yeni edebiyat, Flaubert’in “Madame Bovary, c’est moi” sözünün tam aksi yönünde gelişecek. Sürücüsüz otomobil gibi romanlar.