top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook

Binbir ağaç masalları ve etik sorumluluklar 

Nilay Kaya, Natasha Farrant'ın Ağaçlarla Konuşan Kız kitabı üzerine yazdı: "Bir kızın en iyi arkadaşı dört yüz yaşında bir meşe ağacı olursa, kesilmek üzere olan bir ağacı kurtarmanın yolu masallardan geçebilir mi? Ağaçlarla Konuşan Kız, doğayı romantik bir dekor olmaktan çıkarıp etik bir muhataba dönüştüren, mit ile bilimi buluşturan ve okuru insan–doğa ilişkisini yeniden düşünmeye çağıran sarsıcı bir anlatı sunuyor."



Türk okuyucusunun Kale Kaya Çocukları adlı kitabı ile tanıştığı, Voyage of the Sparrowhawk ile 2020 Costa Ödülü'nü kazanan Natasha Farrant'ın bir kitabı daha Türkçede. Ülker Yıldırımcan'ın çevirdiği Ağaçlarla Konuşan Kız geçtiğimiz Ağustos ayında Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayımlandı. Olive'in en iyi arkadaşı dört yüz yaşında bir meşe ağacıdır ve ağaç, babası arazilerine lüks bir misafirhane yaptırmak istediği için tehlike altındadır. Olive, yedi saat içinde ağacının kesilmemesi için ikna edici bir gerekçe bulamazsa babası ağacın bulunduğu çayırlık alana müdahale edecektir. Olive çaresizlik içinde en iyi arkadaşına sığınır ve ağacın büyülü dünyasına dalarken ona bir söz verir. Derin köklerden yüksek dallara, İran bahçelerinden sualtı ormanlarına, lale ağaçlarından yabani elmalara ve intikamcı şimşirlere kadar, ağaçların evvel zamanlardan bugüne anlattığı hikâyeleri dinler. Sonunda verdiği sözü tutabilecek mi, babasının karşısına sağlam bir ağaç gövdesi olup dikilebilecek mi? Merak ve keyifle okunan bu hikâye ahlaki bir ders dayatmadan, hikâyelerin gücüne yaslanarak insan ve ağaç ilişkisini sorguluyor.


Kendisiyle yapılan bir söyleşide Natasha Farrant, uzun zamandır iklim ve ekolojik krizlere yaratıcı bir şekilde nasıl yanıt verebileceğini düşündüğünü söylüyor. Bu meseleleri çocuklara nasıl anlatacağının yolunu bulmakta zorlandığını ifade ediyor – Varoluşsal bir düzlemde, krizlerin büyüklüğü ile geleceğe dair umudu nasıl dengeleyebilirsiniz? Yazarın yayıncılık sektöründen bir arkadaşı, bunu mit ve peri masalları aracılığıyla yapmayı önermiş. Ve sonuç gayet başarılı olmuş. Tıpkı Binbir Gece Masalları ya da Decameron gibi çerçeve anlatı ile kurgulanan kitapta her bir hikâye masalsı ve büyülü bir atmosfere sahip. Her ağacın hikayesinden önce, ağaçla ilgili bilimsel gerçekler içeren kısımlar bulunuyor; mitler ve masallar bilimsel gerçeklerle buluşuyor. 



Kitabın kahramanlarından biri olan lale ağacı bir noktada Olive'e, namı diğer "Ağaçlarla Konuşan Kıza" şunları söylüyor:


"İnsanlar ne düşünürse düşünsün, ağaçların varlık nedeni insanlara hizmet etmek değildir, anlıyor musun? Bizimle ilgili şiirler yazmanız için ya da sizi zengin etmek için dünyaya gelmiyoruz. Sizden sorumlu değiliz. Fakat siz... hayatımıza burnunuzu sokmayı seçtiğiniz anda bizden sorumlu hale geliyorsunuz. Biz size değil siz bize bakmakla yükümlüsünüz." 

Lale ağacının bu sözleri insan-merkezci (antroposentrik) bakışa doğrudan bir itiraz olarak okunabilir. Ağaçların —daha genel olarak doğanın— varlık nedeninin insan ihtiyaçları, estetik hazları ya da ekonomik çıkarlarıyla açıklanamayacağını vurguluyor. Hem kültürel temsili (şiir, sanat) hem de sömürüyü (zenginleşme) aynı düzlemde reddediyor; doğanın insan tarafından anlamlandırılmasının bile örtük bir tahakküm içerdiğini ima ediyor. 


Metnin tamamının ahlaki dönüm noktası ise sorumluluğun yönünü tersine çevirmesi. Ağaçlar, insanın hayatına müdahale etmez; fakat insan, doğaya müdahale etmeyi seçtiği anda etik bir yükümlülük altına girer. Bu, haklardan çok sorumluluk temelli bir etik önermesidir: Doğa insana borçlu değildir, ama insan doğaya karşı artık hesap verir durumdadır. Nitekim, lale ağacının “Biz size değil siz bize bakmakla yükümlüsünüz” cümlesi, bakım etiğini insan–doğa ilişkisine taşıyor; koruma bir lütuf değil, doğaya yönelik müdahalenin zorunlu sonucudur.


Pek çok çocuk anlatısı örneğinde olduğu gibi bu metin de doğaya bir “ses” vererek onu hisseden bir özne haline getiriyor. Bunu yapmanın yolu yine kişileştirmeden ve antropomorfizmden geçse de bu ses, doğanın romantikleştirilmiş sessizliğini bozuyor; doğa pasif bir arka plan olmaktan çıkıp ahlaki bir özne gibi konuşuyor. Böylece insanın kendini merkez alan anlatısının dışına itildiği, hiyerarşinin askıya alındığı bir ilişki modeli öneriliyor: eşitlik değil belki ama asimetrik bir sorumluluk.


Dikkat, buradan itibaren bu yazı sürprizbozan unsur içerir: Olive somut ve ekolojik bir bilince sahip. Neden mi? Çünkü Olive kitabın sonunda bir bilim kadını, özelinde de orman bilimci olmayı seçiyor. Bu tercih, metnin başından beri kurulan doğa–insan ilişkisinin romantik bir sezgiden etik ve kurumsal sorumluluğa evrilmesi demek. Ağaç yalnızca “dinlenen” ya da “konuşulan” bir varlık olarak kalmıyor. Olive’in çocuklukta ağaçlarla kurduğu ilişki, içsel, sezgisel ve neredeyse animistik bir düzlemde seyrediyor fakat anlatı, bu ilişkinin yetişkinlikte sadece duygusal bir ilişki olarak kalmasını yeterli görmüyor. Orman bilimi burada, doğaya hâkim olma aracı değil, doğaya müdahalenin sonuçlarını bilme zorunluluğu olarak çok yerinde bir anlam kazanıyor. Yani bilgi, tahakküm için değil, zarar vermemek için gereklidir. Bu noktada metin, doğa sevgisi ile doğa bilgisi arasındaki gerilimi bilinçli biçimde çözüyor. Olive’in bilim insanı olması, “doğayı seven ama koruyamayan” figürden, “doğaya müdahale eden ve bu yüzden sorumluluk taşıyan” figüre geçişe işaret ediyor. Bu, kitabın daha önce vurguladığı şu fikri tamamlıyor: İnsan doğaya yaklaştığı anda, etik olarak geri çekilemez bir yükümlülük altına girer. Bilim, bu yükümlülüğün dili olur. Antroposen bir dünyanın çocuğu olarak Olive dünyayı 'anlamaya' değil, 'sürdürmeye' yöneliyor. Bir orman bilimci oluşu, ağaca sesini kaybettirmiyor; aksine, o sesi kamusal alana taşıyor. Olive artık ağaçlarla bireysel bir ilişki kuran bir çocuk değil, ağaçlar adına konuşabilen —ama onlar yerine konuştuğunu iddia etmeyen— bir yetişkin görünümü sergiliyor. Bu yüzden kitabın sonu masalsı bir kapanıştan çok, etik olarak açık uçlu ama tutarlı bir tamamlanma hissi yaratıyor.


Böyle kitaplara daha çok ihtiyacımız var çünkü doğayla ilgili bilgimizin arttığı ama sorumluluk duygumuzun aynı hızla derinleşmediği bir çağda yaşıyoruz. İklim krizi, ormansızlaşma, tür kaybı gibi olgular artık soyut veriler değil, buna rağmen çoğu zaman hâlâ istatistikler ve teknik raporlar düzeyinde kalıyor. Bu tür kitaplar ise bilgiyi değil, etik duyarlılığı inşa etmeye yardımcı olabilir. Örneğin, dili dönüştürme potansiyellerini hiç de hafife almamalıyız. Pekâlâ, doğa hakkında konuşma biçimimizi değiştirmemize yardımcı olabilirler: “kaynak”, “malzeme”, “fayda” yerine “ilişki”, “bakım”, “karşılaşma”, "bağ" gibi kavramları dolaşıma sokabilirler. 


Öncelikle bu anlatılar, insanı merkeze alan hikâye kalıplarını kırıyor. Doğa arka plan, metafor ya da dekor olmaktan çıkıp kendisiyle ilişki kurulan, sınır koyan ve talepleri olan bir varlık alanına dönüşüyor. Sadece çocuk ve genç okurlar için değil, herkes için doğayı sadece 'sevilecek bir varlık' olarak değil, 'hesap verilecek bir ilişki' biçiminde düşünmeye başlamanın zamanı geldi de geçiyor. Dahası, bu kitaplar duygusallık ile gerçekçilik arasında bir denge kuruyorlar. Salt felaket anlatıları çoğu zaman felç edici bir umutsuzluk üretir; saf romantizm ise sorunu estetize eder. Ağaçlarla Konuşan Kız gibi metinler ise, sezgisel bağ ile bilimsel sorumluluğu aynı anlatı içinde buluşturarak okura aslında şunu söylüyorlar: "Hissetmek yetmez, bilmek ve eylemek gerekir." 


Bir başka önemli nokta da Ağaçlarla Konuşan Kız ve muadili kitapların bir 'gelecek tahayyülü' üretmesi. Kocaman karamsarlık bulutlarına sarmalanmış distopyaların baskın olduğu bir edebiyat ortamında, Olive’in hikâyesi küçük ve anlamlı bir jestle umut sunuyor: Dünya kurtarılmaz belki, ama onunla etik bir sorumluluk içinde nasıl yaşayacağımızı öğrenebiliriz; umudun pelerin giymiş kurtarıcılara değil, sorumluluk alan sıradan öznelere dayalı olduğunu da.


AĞAÇLARLA KONUŞAN KIZ

Natasha Farrant

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2025

Çeviri: Ülker Yıldırımcan

240 s.

Yorumlar


bottom of page