Ortak alışkanlığa uymayan metinler fazlalık gibi görülürse ne olur?
- Litera

- 2 gün önce
- 2 dakikada okunur
Zeliha Yeşim Günay, Montaigne’nin Denemeler'i odağında yazdı: "Bir fikri, onu söyleyenden ayıramıyorsak, fikri hiç anlamamışızdır. Metin kendini savunabilir. Asıl tehlikeli olan, düşüncesini savunmak için başkasını küçülten eleştiridir."

Sınırları belirgin küçük ve kapalı edebiyat ortamlarında yapılan kimi eleştiriler bana Michel de Montaigne’nin Denemeler’de kaleme aldığı şu cümleyi hatırlatıyor. Elbette her kapalı ortam böyle işlemez ama çoğu zaman: Il n’y a que les fous qui soient certains et resolus. Düşüncenin dilimizdeki karşılığı: Yalnızca kesin ve kararlı olanlar delilerdir.
Montaigne Denemeler’i okuyan bilir; düşünürümüz aklı öne çıkarmasına rağmen dünyayı bütünüyle bildiğini iddia etmez, sürekli şüphe içinde dolaşır. Kuşku duymayı düşünmenin asli koşulu sayar; kesinlik iddiasını ise aklın değil, çoğu zaman dogmatizmin işareti olarak görür. Yapıtında, anlamak için düşünenin eleştirisiyle kazanmak için polemik yapanın eleştirisi arasındaki farkı defalarca vurgular. Haksız da sayılmaz; düşünme anlamak ister, konuşmaysa çoğu zaman yer edinmeye yönelir.
Kendini kapatmış edebiyat çevrelerinin belirleyici figürleri, laf kalabalığı yaparak öne çıktıklarında bazen söylediklerinden çok söylenmediklerinin belirleyici olduğu durumlar da mümkündür. Sarf edilen sözcükler birden boşa çıkar; ima edilen şeyler anlamını yitirir. Halbuki o ortamlarda hangi metinlerin sertçe eleştirilebileceği, hangilerinin dikkatle korunacağı öğretilerle ezberdedir. Ortak alışkanlığa uymayan metinler fazlalık gibi görülür. Böylece eleştiri, düşünsel bir faaliyetten çok bir düzenleme aracına dönüşür.
Sınırları olan edebiyat ortamları keyfi olduğu kadar hoşlukları da kapsar. Bir masanın etrafında oturulmuştur. Metin okunur. Kulaklar metni yüksek sesle okuyanda, gözler kâğıt üzerindeyken kimi bakışlar yavaş yavaş yazara kayar. Onlar için metin, yazara ulaşmak için kullanılan bir ara duraktır artık. Metin üzerinden rol kapma peşinde olanlarsa yazarın mimiklerini takip eder. Yazarın cesareti, konumu, yaşı, hatta edebiyat içindeki yeri sezdirilerek ölçülür. Susturamadığını çerçevelemek isterler. Başlangıçta cümleler ölçülüdür, sözcükler dikkatle seçilir. “Buraya kadar,” der gibi bakılır. Bu bakışın iyi niyetli olduğu da sıkça söylenir. Fakat iyi niyet, düşünsel özgürlüğün güvencesi değildir. Örtük konuşma, sertleşmeden yaralayabilme imkânı verir: “Metin yer yer ilginç ama bu derinliği taşıyabildiğini söylemek zor,” denir. Eleştiriler metne ait gibi dursa da yazara dokunmak için yapıldığı bellidir. Metnin gücünden çok, yazarın ehliyeti tartılır.
Montaigne düşüncesinden hareketle söyleyecek olursak: Bir fikri, onu söyleyenden ayıramıyorsak, fikri hiç anlamamışızdır. Metin kendini savunabilir. Asıl tehlikeli olan, düşüncesini savunmak için başkasını küçülten eleştiridir. Montaigne’nin tartışmaların insanı bilgeleştirmediğini, çoğu zaman yalnızca sertleştirdiğini söylemesi de bundandır.
Yalnızca edebiyat ortamında değil, hayatın her alanında, sivrilmek isteyenler çoğu zaman kolay olanı seçer. Bilgelik, başkasını yerinden etmekte değil, kendi yerini sorgulayabilmekte başlar. Kapalı edebiyat ortamlarında metin yerine yazarı tartışmak kolay olandır. Kaldı ki, bazı yazarların sessizlik içinde kabul gören dokunulmazlığı gözümüze sokulsa da. Oysa Montaigne Denemeler’inde kesinliğin değil, tereddüdün düşünceyi diri tuttuğunu hatırlatır. Çünkü kesinlik, düşüncenin değil iktidarın dilidir. Ne yazık ki bilinen ama dillendirilmeyen şudur: Sınırları belirgin küçük ve kapalı edebiyat ortamlarında da hiyerarşi işler.









































Yorumlar