Öykü: Cüzdan
- Litera

- 5 dakika önce
- 4 dakikada okunur
"Zamanın tek güvenilir yanı, akrebin sekizi, yelkovanın ise on ikiyi gösterdiği o mesai saatiydi zaten."
Çilem Kılıç

Sabah, eski bir çorap gibi sökülmüş bulutların arasından sızan eksik bir ışıkla aydınlandı.
Hava ne tamamen soğuktu ne de tam anlamıyla ılık; insanın içini ne ısıtır ne de üşütürdü, tıpkı onun hayatı gibi.
Metin, ayaklarının altına yapışmış çamuru hissederek, dalgın dalgın yürüyordu. Elindeki mavi kapaklı defteri kıvırarak koltuğunun altına sıkıştırmıştı. Bazı akşamlar şirketin hesap defterini evine götürür, mesai saatine sığdıramadığı hesaplarla mesai dışında boğuşurdu. İşine geç kalmamayı kendine görev edinmişti.
Zamanın tek güvenilir yanı, akrebin sekizi, yelkovanın ise on ikiyi gösterdiği o mesai saatiydi zaten. Geri kalan her şey, rüzgâr gibi savruk.
Sabah evin mutfağında bıraktığı sesleri hâlâ kulağında taşıyordu: Suyun kaynamayı bir türlü beceremeyen fokurtusu, kahvaltı için bekleşen iki ufak çocuğun sabırsız nefesleri, eşi Aynur’un yutkunmaları…O yutkunmaların içinde, parasızlığa karşı sessizce devrilen cümleler vardı.
Muhasebe odasında her gün tomar tomar parayı parmaklarının arasından geçirirdi; şantiyeye akacak avanslar, patronların imzalarıyla uğurlanan ödemeler, rakamlara dönüşen insan emekleri… Hepsini o sayar, o düzenlerdi. Ama ay sonu geldiğinde, hayat hesapların en dürüstünü yapsa bile, ona kalan hiçbir zaman denk gelmeyen bir bilanço olurdu.
Tam o sırada fark etti: kaldırımın kenarında, yağmurun açtığı küçük çukurun içinde siyah deri bir cüzdan öylece yatıyordu. Sanki bir el aceleyle cebinden çekip atmıştı, ya da kader
oyunbazlığıyla tam onun yoluna bırakmıştı.
Metin durdu. Eğildi. Cüzdanı eline aldı. İlk dokunuşta bile hissediliyordu: içindeki ağırlık, bir cüzdanın taşıması gerekenden çok daha fazlasını saklıyordu. Etrafına baktı. Sokak bomboştu.
İnsan yok, şahit yok. Sadece sabahın erken saatine mahsus, insanın kendine bile tanık olmak istemediği bir sessizlik.
İçinden bir sevinç fırlayıp göğsüne çarptı. Bir an sersemler gibi oldu. Cüzdanı açarken, parmakları titredi.
Bir deste para. Kağıtlar yeni sayılır, köşeleri keskin. Ardından kimlik. Devletin tüm
ciddiyetiyle kare içine hapsettiği, gülümseyen bir adam. Kaybolduğu belli, sahibi belliydi.
Metin’in soluk alışı değişti, parmaklarındaki titreme bir an durdu, sonra yeniden başladı. Kanı hızlandı; şakağının kenarından bir ter damlası süzüldü.
“Bu para bir süre yeter…” diye düşündü önce. Sanki cüzdanın içine saklanmış umut, az önce evden çıkarken, kendisine düşünmeyi bile yasakladığı hayalleri fısıldıyordu: Borçları
kapatmak…Çocuklara kışlık ayakkabı almak… Aynur’un yıllardır ertelediği diş doktoruna gitmesi…
Ama cüzdanı kapatınca, bir şey oldu. İçine dolan o sıcaklık, yerini ağır bir gölgeye bıraktı.
Metin yürümeye başladı, cüzdanı cebine attı. Cebindeki ağırlık tüm adımlarını değiştirdi.
Daha hızlı yürümezse, cüzdanın içindekiler canlanıp bağıracakmış gibi oldu. Daha yavaş yürürse, kalbinin attığı ritim onu ele verecekmiş gibi. O sabah başka bir kaldırımdan geçseydi, adımlarını biraz hızlandırsaydı, hiçbir şey olmayacaktı. Hayatı yine aynı eksiklikle akacaktı ama bu kadar gergin olmayacaktı. İçinden yükselen duygu öfke değildi; daha çok geç kalmış bir pişmanlık gibiydi. Bulduğu şeye değil, bulmak zorunda kalmış olmasına kızdı.
Kaldırımdaki her taş, susmadan soru soruyordu: “Bu senin hakkın mı?” “Eğer bulduğunda sahibini aramazsan, bu çalmak mı olur?” “Ya çocuklarının yüzüne bakarken utanırsan?”
Metin’in içinden geçen cümleler giderek daha kalın, sesi daha tok bir sese dönüştü: “Sahibi zenginse?” “Belki bu cüzdanın eksikliğini fark etmeyecek biri.” “Hatta bir iyilik, bir denk geliş…” “Kader seni buldu.”
Ama sonra, gözlerinin önünde kimliğin üzerindeki yüz canlanıverdi: Düzgün traşlı, temiz bakışlı bir adam. Belki onun da çoluğu çocuğu vardı. Belki o da sabah aceleyle evden
çıkmıştı. Belki cüzdanını kaybettiğini anlayınca ciğeri yanacaktı.
Metin aniden durdu. Hatta nefesi bile durdu. Cüzdan cebinden taşarak bütün vücuduna yayılmıştı. Kalp atışına karışmıştı. Damarlarında ağır ağır geziniyor, onu içerden
sıkıştırıyordu.
Gün boyu Metin’in içinde tek bir ağırlık gezindi: cebindeki cüzdan. Masasında rakamlar
çarpıldı, bordrolar çıktı, kasa tutanakları imzalandı ama o hiçbirini gerçekten görmedi. Bütün evrakların satır aralarından aynı şey sızıyordu: “O para bende olsaydı…”
Her banknotu hesaplarken, cebinde taşıdığı paranın nabzını duyuyor gibiydi. Kasanın kilidi
tık diye kapanınca kalbi daha hızlı çarptı; sanki o kilit kendi ikileminin üzerine kapatılıyordu.
Metin, akşam olup hesap defterini kapattığında artık taşıdığı şey yalnızca cüzdan değildi, omuzlarına binmiş, nefes alan, gölgesi uzayan bir suçtu.
Hayaller yerini yavaşça başka renklere bırakmıştı. Otobüs durağına doğru yürürken her adımda içi karardı. Cüzdanın sahibi sokağın köşesinden çıkıp karşısına dikilse? Benim de çocuklarım var,
odalarında masumca uyurken başka bir babanın cebinde yabancı bir umudun kirli ağırlığı durabilir mi? dese, ne cevap verirdi? Metin eli istemsizce cebine gidince anladı: Cüzdan aynıydı. Ama Metin, o günün sabahına göre onlarca yıl yaşlanmış gibiydi.
Otobüse bindi. Kalabalığın içinde nefes alabildiği tek yer, kirli camın buğulu karesi oldu. İçeri dolan sıcak nefeslerin arasında bir fısıltı işittiğini sandı: “Cüzdan onda…” Arkasına döndü,
kimse konuşmamıştı. Ama herkes konuşuyor gibiydi. Otobüsün kapıları açılıp kapandıkça Metin’in yüreği de kilitleniyor, açılıyor, titriyordu. Otobüsün gıcırtısı bile suçlama tonunda çınlıyordu kulaklarında:
“Geri ver…” “Sakla…”
“Kimse bilmez…” “HERKES biliyor!”
Bir çocuk koltuğunda bacağını sallarken gülümseyerek ona baktı; o gülümsemenin içinde bile sorgu vardı Metin’e göre. Yaşlı bir teyze çantasını sıkı tutunca, içinden bir ses kükredi: “Sanki ben hırsızım!” Ve aynı anda başka bir ses fısıldadı: “Peki değil misin?”
Otobüsün ışıkları tünelin karanlığını kesip geçerken camda kendi yansımasını gördü: Terli alın, gergin çene, gözbebeklerinde saklanmaya çalışan bir adam.
Otobüs yavaşladı. Metin düğmeye basmadan önce ayağa kalktı; durak onun durağı
değildi ama yine de indi. Bir iki adım attı, sonra durdu. Cüzdanı cebinden çıkardı. Elinde bir süre tarttı; sabah bulduğu anki ağırlığından bir şey kaybetmemişti. Etrafına baktı. Sokak suskundu. Cüzdanı kaldırımın kenarına bıraktı. Dönüp bakmadı. Eve doğru yürüdü.







































Yorumlar