"Çınlayanlar’da makineleri değil, insanı anlatmak istedim."
- Aynur Kulak

- 3 saat önce
- 11 dakikada okunur
Aynur Kulak, Yeşer Sarıyıldız’ın Düşbaz Yayınları tarafından yayımlanan ilk öykü seçkisi Çınlayanlar odağında yapay zekanın insan iradesini devraldığı gerçekliği, sessizliğin yasal zorunluluk haline geldiği şehirleri, kadınların, çocukların, algoritmaların, makinaların iç içe geçtiği dünyalarda insan olmanın sınırlarını sessizliğin en yüksek yankılandığı konu başlıklarıyla konuştu.

"Edebiyat benim valizlerle geçen hayatımda tutunduğum sabitim oldu"
Biyografinizdeki “Dijital göçebe” tanımı dikkatimi çekti; edebiyatı da kapsayacak şekilde bu “Dijital göçebeliği” konuşabilir miyiz? Çok beslenmişsiniz gibi duruyor bu durumdan.
Dijital göçebe olduğumda bu tanımdan haberim olarak ya da bir karar vererek başlamadım. Anksiyetem nedeniyle başladı aslında. Türkiye’de arka arkaya bombalar patlayan seneyi hatırlarsınız. Kiminde geçtiğim yerde yarım saat sonra bomba patlaması, birinde uçağa bindikten hemen sonra saldırı olması gibi durumlar yaşayınca kalbim sürekli çarpar olmuştu. Sonra birden “madem her ay kira ödüyoruz, neden her ay başka bir yerde ödemeyelim ki” demiştik. Pandemiye kadar iş için zaten çok sık İstanbul’a gidip geliyordum. Pandemiyle ofisi kapatıp tamamen uzaktan çalışmaya geçince önce Budapeşte, sonra Bodrum, ardından Lizbon’a uzanan bir hayat başladı. Üç yıldır Lizbon’dayız eşimle birlikte. Göçebe hayat çok özgür ama yorucu; sürekli hareket hâli insanın kök duygusunu da zorluyor. Uzun süre köklenmekle ilgili problemim olduğunu düşündüm, şimdi bakınca anlıyorum ki, aslında hep köklenmeye çalışmışım ve edebiyat da burada tutunduğum dalmış.
Dijital göçebelik öncesi de çok seyahat ediyordum. Bu da bana şunu öğretti: Dünya asla tek tip değil ama bazı sorunlar nereye giderseniz gidin değişmiyor. Güç ilişkileri, kadın deneyimi, görünürlük baskısı, iktidar manipülasyonu vs. kültürler ve dozu değişiyor ama özünde dertler aynı kalıyor.
Edebiyat benim valizlerle geçen hayatımda tutunduğum sabitim oldu. Hem okumak hem yazmaktan bahsediyorum. Lizbon’a taşınırken ilk valizim kitap doluydu. Her gelen arkadaşıma kitap getirttim, her dönüşümde valizin yarısı kitaptı. Bu yıl kitaplarım kitaplığa sığmayınca yeni bir kitaplık aldım ve sonunda yerleştiğimi hissettim.
Sohbetimize dünya nezdinde çok kısa sürede çok şey olmasından, ani değişikliklerden, bu anlamda hiçbir şeyi ucundan kıyısından bile yakalayamıyor olmamızdan konuşarak devam etmek istiyorum. Fakat öyküler, romanlar var iyi ki ve biz bu hızı bir şekilde sabitleye çalışıyoruz bir şekilde. Çınlayanlar bu hız içerisinde nasıl oluştu, öyküler nasıl yazıldı, nasıl bir araya geldi?
Gerçekten de çok hızlandık. Gündem bir gün bile sabit kalmıyor. İki saatlik film izlediğimizde ülke başka bir yere evrilmiş olabiliyor. Bunu da öylesine söylemiyorum, geçen gün İzmir’de evde ailece film izledik ve ardından babam “Bir bakalım bu iki saatte ne olmuş” dedi ve o iki saatte iki bakan değişmişti. Türkiye çok acayip bir ülke, bir gün kendini dinlesen her şeyi kaçırıyorsun; ama bir sene bakmazsan her şeyin aynı kaldığını görüyorsun.
Genel olarak hep bir verimlilik, görünürlük baskısı ve sürekli bir “yetişememe” hissi var; hiçbir şeyi tam kavrayamadan bir sonraki krize geçiyoruz. Yası yaşayamıyoruz. Bu öykülerin çoğu bir yas sürecinde ortaya çıktı. Canım o kadar acıyordu ki bir kaçış yolu aradım sanırım, karakterlerin karanlıktan çıkışıyla ben de olabildiğince iyileştim. Bazı öyküler tamamen iç dünyamdan, bazıları da dünyada olanlardan çıktı. Dijital dünyaya zaten hep çok yakındım, iletişimciyim. Türkiye’deki ilk sosyal medya uzmanlarından biriydim. Zaten 2011’de ortağım Ayşen Şahin ile birlikte kendi ajansımızı kurduk, dijital odaklı iletişim ajansımız var 15 yıldır. Dijital sanat alanında küratörlük yaptım. Eşim Ender Diril, ai collaborative artist, onun da sayesinde yapay zekanın gelişimini günden güne takip edebildim. Akademisyen arkadaşlarımla saatler süren yapay zeka konusunda tartışmalarımız oluyor. Okuduğum, izlediğim, dinlediğim, tartıştığım ve tanık olduğum her şeyden elbette etkileniyorum.
Kitaba adını veren “Çınlayanlar” öyküsü en son yazılan metindi mesela; Saraçhane döneminde kaleme aldım. O yüzden şunu söyleyebilirim; bu kitapta teknoloji bolca olsa da aslında en çok toplumsal kırılmalardan besleniyorum. Hız çağında yazsam da, aceleyle yazmadığımı söyleyebilirim.
Çınlayanlar’ı yazarken odak meseleniz neydi, öykülerin kalbi hangi tematik unsurlarda attı daha çok? Ek olarak şunu da sormak istiyorum; Çınlayanlar içerisindeki öyküler için tür olarak yapay zekayı ön plana koyan bilim-kurgu öyküleri diyebilir miyiz?
Tam olarak diyemeyiz. Evet, yapay zekâ ve insan ilişkisini bilim-kurgu çerçevesinde ele alan öyküler var; ama kitap bundan ibaret değil. Halalar İsyanda, Hayatın Ölçüm Tablosu, Bir ADHD’nin İç Sesi gibi metinlerde yapay zekâ yok. Kitaba adını veren Çınlayanlar öyküsü de doğrudan ifade özgürlüğünü ve sesini çıkarma meselesini merkezine alıyor.
Aslında odağım teknolojiden çok, insanın güçle kurduğu ilişkiydi. Öykülerin kalbi; kontrol arzusu, görünürlük baskısı, verimlilik takıntısı, kadın bedeni üzerindeki tahakküm ve ifade özgürlüğü gibi temalarda atıyor. Yapay zekâ bu çağın en görünür aracı olduğu için bazı öykülerde ön planda; ama aslında tartışmak istediğim şeyler bahsettiğim temaların merkezinde şekil alıyor.
Bilim-kurgu da diyebiliriz belki öyküler için ama daha doğru tanım “yakın gelecek distopyaları” olabilir. Çünkü bazıları gelecekte geçse de, bazıları bugünün tam ortasında. Aralarında çok ince bir mesafe var. Hatta bazen okurken “bu zaten oluyor” hissi oluştuğuna dair yorumlar alıyorum, çok da mutlu oluyorum. Kısacası, Çınlayanlar’da makineleri değil, insanı anlatmak istedim. Teknoloji sadece öykülerin fonunu oluşturdu.
Yapay zekadan mı korkmalıyız yoksa yapay zekayı yaratan insandan mı? Kitabın arka kapağındaki şu ifadeyi okudum; “Korkmamız gereken yapay zeka değil, insanın ta kendisi.” Teknolojiye ve dijitale karşı aynı endişeyi barındırıyoruz aslında ve öyküleri yazarken sizin özellikle bunu daha net görerek öykülerin yönünün, rotasını yönlendirmiş olabileceğinizi düşündüm, ne dersiniz?
Teknoloji kendi başına ahlaki bir özne değil. Nükleer teknoloji tıpta çığır açabiliyor ama aynı teknoloji milyonlarca insanın ölümüne de neden olabiliyor. Asıl olay niyetimiz. Yapay zekâ için de aynı şeyi düşünüyorum. Yapay zekâ sayesinde hayal ettiğimiz projeleri çok daha hızlı ve düşük maliyetle gerçekleştirmeye başladık ve bu gün geçtikçe de artıyor. Sinemadan sağlığa, hepsinde inanılmaz potansiyel var. Aynı teknolojiyle gelir eşitsizliğini derinleştirebilir, gözetimi artırabilir, hatta ölümü sınıfsallaştırabiliriz. Peki biz insanlık olarak neyi seçeceğiz? “Teknoloji geliyor, kaçalım” gibi bir korku yaratmak istemiyorum. Aslında biyografimden de belli olduğu gibi tüm teknolojik gelişmelerin içine büyük hevesle balıklama dalan bir insanım. Zamanında matbaalar çıktığında insanlar taşlarla sopalarla yürümüştü. Tarihe baktığımızda teknoloji hep kazanan taraf oldu. Konumuz hiçbir zaman onu durdurmak olmamalı, sadece nasıl ve kimin yararına kullanıldığını sorgulamaktan asla vazgeçmemeliyiz. Bunun bilincinde olarak bu teknolojinin gücü eşitlemek için kullanılması konusunda baskıcı olmamız gerektiğine inanıyorum. Her şeyde olduğu gibi teknolojide de merkeziyetçi güç tehlikeli, bu da insana bağlı.
Kitabın açılış öyküsü Terra Protokol’de; iklim krizine karşı ülkeler arası bir iklim protokolünün hikayesi anlatılıyor. Çok motomot bir öykü, neredeyse hiç duygu yok ve bu durumu bu öykü ile ilgili özellikle yaratmak istediğinizi düşündüm. Doğa, iklim, insanın yaşamı ve tüm dünya elden gidiyor ve bu durum karşısında protokoller hazırlanıp sunuluyor sadece. Terra Protokol öykünüzü bu kapsamda konuşa bilir miyiz ve bu öykünün açılış öyküsü yapma sebeplerinizi de elbette konuşmak isterim?
Terra Protokol’ün duygusuzluğu bilinçli. Çünkü iklim krizi gibi son derece varoluşsal bir problem karşısında kurulan dil hep inanılmaz bürokratik ve soğuk. Dünya yanarken PowerPoint sunumları yapılıyor. Monologlar yapılıyor, döngülerin içinde kayboluyor, ama aksiyona bir türlü geçilmiyor. Öyküde de böyle. Protokoller hazırlanıyor, maddeler sıralanıyor, önemi vurgulanıyor, ama aksiyona yönelik bir karar alınamıyor. Bugün birçok problem karşısında insanlığa yaşatılan şey aslında. Büyük krizler teknik metinlere çevrilip insanların rahatlaması sağlanıyor. “Bir şey yapılıyor” hissi yaratılıyor ama gerçekten bir şey değişiyor mu, kim bilir?
Kitap Terra Protokolü ile başlıyor ve bunun insana yansımasını konu alan Duygusal Hata ile bitiyor. Ara ara da aynı evrenden öyküler bizi yakalıyor. Çınlayanlar’ın genelinde gördüğümüz güç, kontrol, merkeziyetçilik, insanın dünyayı yönetme arzusu ilk öyküde küresel ölçekte başlıyor. Kitabı en büyük ölçekteki iktidar meselesiyle açıp, sonra yavaş yavaş bireyin içine, zihnine, bedenine kadar inmesi sevgili editörüm Cansu Canseven’in yönlendirmesiyle gelişti. Umarım yapmak istediğimiz şey okura da geçiyordur.
Çınlayanlar öyküsü “Bir toplum sessizliğe bir gecede razı olmaz” cümlesiyle başlıyor ve bu cümle kitabın ilk giriş sayfasında da en tepede yerini alıyor. Genel çerçevesiyle öyküde şehir ve toplum kaosu söz konusu ve aynı zamanda -Migrenle Mücadele Derneği, Dinginlik Partisi- ifadesi ile güçlü politik tarafları da olan bir öykü bu. Sosyolojik ve siyasi unsurların birbirini nasıl etkilediğini ve tetiklediğini düşünürsek Çınlayanlar kendi içerisinde bol çığlıklı bir öykü aslında, kulaklarımızdaki dinmeyen “çınlama” bundan kaynaklı desem, ne söylemek istersiniz?
“Bir toplum sessizliğe bir gecede razı olmaz” cümlesi Çınlayanlar’ın politik tezidir. Virelia’da susturma kaba bir yasakla başlamıyor; makul görünen düzenlemelerle, “huzur” ve “sağlık” söylemleriyle ilerliyor. Öyküde Huzur Hakkı Yasası’nın tartışmaya açılması, desibel sınırlamaları, “yüksek sesli duygusal dışavurum”un risk kategorisine alınması tesadüf değil. Baskı, her zaman demokratik bir dille, bazen şenliklerle inşa edilmiyor mu zaten?
Migrenle Mücadele Derneği ve Dinginlik Partisi arasındaki ilişki de bunu gösteriyor. Toplumun yorgunluğu, baş ağrısı, huzur arayışı gerçek. Ama bu gerçeklik, politik bir enstrümana dönüşüyor. Gürültüyle mücadele adı altında muhalefetle mücadele ediliyor. “Toplum sağlığı” söylemi, itirazı kriminalize etmenin kılıfı hâline geliyor. Çınlayanlar denen kişiler, sesi yalnızca kulakta değil zihinlerde yankı bulan insanlar. Yani konu desibel değil zaten; etki. Bileklik teknolojisiyle nabızdan mikro ifadeye kadar her şey ölçülürken aslında ölçülmek istenen şey düşüncenin yayılma ihtimali. İtiraz veri hâline getiriliyor, ardından suç kategorisine sokuluyor. “Doğuştan Sessizler” bölümü de özellikle politik. Çünkü sistem yalnızca korkuyla işlemez; ödülle de işler. Sessizlik ödüllendirilir, uyumlu vatandaş ayrıcalık kazanır. Böylece toplum ikiye bölünür: Çınlayanlar ve Sessizler. Bu bölünme iktidarın en büyük gücüdür. Çınlayanlar kaosu yaratan insanlar olarak damgalanıyor. Kaosun da zihinlerimizde düzen karşıtı, negatif bir algısı var. Ancak her zaman, her gün, herhangi bir yerde baştan sormak zorunda olduğumuza inanıyorum. Koruduğumuz düzen, kimin düzeni?
Eternum: Sizin Gerçeğiniz. Bu öyküyü de konuşmak istiyorum sizinle. Yine sosyolojik, politik, dijitali içeren yönü çok baskın bir öykü fakat farkı felsefi yönleri de olan, sorgulayıcı bir öykü olması. Bizim gerçeğimiz ve onların gerçeği ne? Öyküyü bitirince o kadar taban tabana zıt bir gerçeklik olduğunu görüyoruz ki, aslında buna uyanmak ve bir arada bunun için mücadele etmemiz gerekiyor diye düşünmemizi isteyen bir öykü ile karşı karşıyayız.
Bu öykü kitapta garip ama en hızlı yazdığım öyküydü. Dediğim gibi bir yas sürecindeydim ve zaman makinesinin beynimizin içinde olduğunu anladım bir gün. Bir fotoğrafa bakarak o anı tekrar yaşayabiliyorsun, tüm duygular, kokular bile yükleniyor konsantre olabildiğinde. Düşünceler kafamın içinde birkaç gün dolaştı. İnsanları zindanlara da atsan kendi zihinlerinin içinde yaşamaya devam edebilirler ve buna asla engel olamazsın.
Öyküde dış dünya zaten kırılgan bir yerde. Sağ partilerin yükseldiği, faşizmin normalleştiği, korkunun ekonomik bir fırsata dönüştüğü bir atmosfer var. İnsanlar sığınak paketleri satın alıyor, güvenliği yatırım kalemi gibi konuşuyor. Yani gerçeklik zaten manipüle edilmiş, çoktan metalaşmış durumda. Bu noktada Eternum şirketi “sizin gerçekliğiniz” diyerek bir kaçış vaadi sunuyor. Kendi gerçeğini seçme hakkı gibi görünen şey aslında sözleşmeli bir teslimiyet. Linda bilinçli olarak alternatif bir hayata geçiyor ama bunun bedeli çok ağır. Tüpün içinde hareketsiz bir beden, en fazla on yıllık simüle edilmiş bir deneyim ve tüm üretiminin şirkete ait olması… Yani özgürlük gibi görünen şey, kontrolün başka bir formu.Öykünün felsefi tarafı bence burada başlıyor: Gerçek olan beden mi, deneyim mi? Bilinçli olarak seçilmiş bir illüzyon daha mı “gerçek”? Ayrıca Linda kötü biri değil. Hatta oksijen bağışını kimsesiz çocuklara yapmayı seçiyor. Yani bireysel vicdanı var. Fakat sistem öyle kurulmuş ki bireysel iyilik kolektif bir çözüm üretmiyor. Sadece rahatlatıyor. Eternum’da şunu sorguluyorum: Eğer herkes kendi steril, kişiselleştirilmiş gerçekliğine çekilirse ortak zemin nasıl kurulacak? Mücadele etmek yerine kaçış satın aldığımız bir dünyada dayanışma mümkün mü?
Melael’in Fısıltıları. Bu öyküyü konuşmak istememin sebebi orman faktörünün başlı başına bir karakter olması ve bu öyküde aslında dijital dünyada bir oyunun içine giriyor olmamız. Doğa, zihin, bilinç, beden, fısıltılar eşliğinde karakterlerin dijital oyun alanı içerisinde sürükleniyor olması şu an içinde bulunduğumuz dünyanın tam tezahürü neredeyse. Kontrol edilemez bir yanı var bu öykünün, ürkütücü diyebilirim. Olay Yeri öyküsünü de eklemek isterim. Kan revan içinde kontrol edilemez bir korkuyu robot bir karakter üzerinden yapay zeka içeren şekilde anlatıyor olması çok çarpıcıydı.
Melael’in Fısıltıları katman katman metaforlarla dolu bir öykü. Orman aslında hayatın kendisi, travmalarımızı çözdüğümüzü sandığımız an bazen bocalayıp başa dönüyoruz. Kafamızın içinde susturamadığımız sesler var, bu sesler kimin? Bizim mi, Melael’in mi? Melael de bir anagram, aslında bunu çözünce ve kendi yolundan sapmana neden olan düşüncelerin sana ait olmadığını fark edince özgürleşiyorsun. Hep hoşgörülü bir millet olduğumuzu söyleriz, ama aslında çok yargılayıcı bir toplumuz.
Murathan Mungan bestelerinden yapılmış bir albüm var, Nuri Harun Ateş’in seslendirdiği bir şarkı var orada, 1 sene boyunca Bodrum’da yaşarken haftada bir Torba’dan Gümüşlük’e seramik kursuna gidiyordum. Başa alıp alıp bu şarkıyı dinliyordum, sözleri şöyle:
Ters bir orantı vardır hayatta
Her şey pahalılaştıkça insan ucuzlar
Madem ki alnına vuruldu bir kez orospu damgası
Sen sen ol Kezban
Tamamla şöhretin basamaklarını
Göreceksin çıktıkça yükseğe
Ulaştıkça zirveye
İncelmeye başlayacak
Alnındaki meslek damgası
Alkışlanacaksın sen de
Sen de sen de sen de sen de
Ah o ne hanımefendi sanatçıdır diye
Bizim toplumumuzda hayalleri olan, kendi izinden gitmek isteyen insanlar önce yargılanıyor. Başarmaya başladıkça da önce iyi niyet altında aşağı çekmeye çalışanlar oluyor, başarı sağlamlaşınca da ilk alkışlayanlar onlar oluyor. Tüm bunları düşünürken fonda bir müzik olduğu için de öyküyü hepimize manifesto niyetine yazdığım bir şarkıyla bitirmek istedim. Sondaki klip ve şarkı da bu nedenle ortaya çıktı. Olay Mahalli ise hepimizin üzerindeki verimlilik baskısını anlatıyor. Dünyanın çok hızlandığı bugünlerde, kurumsal dünyada insan olduğumuzun unutulduğunu düşünüyorum. Buna dikkat çekmek istedim.
Karakterleri konuşmak istiyorum sizinle elbet; Arven, Linda, Melael. Karakterleri yaratırken en çok neye dikkat ettiniz, çünkü kaşımızda günlük hayatlarından bahsettiğimiz düz karakterler yok. Mesela Bir ADHD ’nin İç Sesi ni de konuşmak isterim bu anlamda. Hikayesini bize kendi anlatan bir iç ses var ve sosyal ağlar mevzu bahis.
Karakterler tekil hayatlarını yaşıyor ama arka planda devasa sistemler var; protokoller, şirketler, algoritmalar, yasalar. İnsan küçülüyor, yapı büyüyor. Ama o küçücük kararlar bile dalga yaratıyor.
Karakterler yabancı olduğumuz evrenlerde, bir yandan da hepimiz gibi. Arven kendini öne atan bir kahraman değil mesela ya da Linda hükümetlere kafa tutmuyor. Sistemin içinde sıkışmış bir tanecik hayatlarını yaşamaya çalışan insanlar ve verdikleri her kararın ister istemez politik olduğunu görüyoruz. Bir ADHD’nin İç Sesi de böyle, bugün birçok insan dünyanın yükünü omuzlarında hissettiğinden bundan kaçmak için çareyi sabahları ılık suya limon sıkmakta arıyor.
Mekansallık özelliklerini de konuşmak istiyorum; sanki uzay boşluğunda dünyaya bakıyormuşuz gibi hissettim ben, biraz tuhaf oldu bu hissiyatım biliyorum ama tek tek öyküler kafamda bütünlendiğinde böyle bir durum çıktı.
Bunu duyduğuma çok sevindim, tam da yapmak istediğim şeylerden biri buydu. Karakterler de sistemler de tanıdık, ama birçok açıdan da alakasız, bilmediğimiz evrenlerde. Bir de sizin de dediğiniz gibi mekanların da birer karakteri var aslında, tanıdık bir arka plan gibi kurgulamamak ve hem tanıdık hem yabancılık hissi oluşturmak yapmak istediğim şeydi; bu nedenle çok mutlu oldum bu soruya.
Kitabın içindeki kare kodlardan bahsedebilir misiniz? Bu kare kodların çok önemli yönlendirmeleri var, nereden aklınıza geldi böyle bir çalışma yapmak?
Karekodların ilki Melael’in Fısıltıları’nda karşımıza çıkıyor. Karakterin kendi izini kaybetmemek için söylediği şarkı gerçek olsun istedim. Multidisipliner işler her zaman ilgimi çekiyor. Edebiyatın başka sanat alanlarıyla temas etmesi bana çok heyecan veriyor. Böyle bir imkân varken neden sadece sayfada kalalım diye düşündüm. Sözleri ben yazdım, müzik alanında çokça deneyimi olan can dostum Onur Özışık, yapay zeka desteğiyle şarkıyı besteledi. İşlerine zaten bayıldığım Ender Diril – ki kendisi eşim olur- anlatmak istediğim her şeyi anlattığımız bir klip oluşturdu. Gerçekten çok şanslı bir insanım, bir hayal kurduğumda onu gerçekleştirmek için emek ve vakit harcayan insanlar var çevremde. Aslında bu da kitabın temel meselesiyle uyumlu bir iş oldu süreç olarak da; insan ve yapay zekânın birlikte üretmesi. Öykülerde tartıştığım şeyi üretim sürecinde de deneyimledim.
Sondaki “yazardan” kısmı ise şöyle gelişti. Yazdığım köşe yazılarında okur geri dönüşlerini anlık görebiliyorum; kitapta haliyle bu çok daha zor. Oysa okurun zihninde neler kaldığını duymak benim için çok kıymetli. Bu yüzden iletişimi açık bırakmak istedim. Amacına şimdiden ulaştı diyebilirim, mesela bir okur “Akşamları yattığımda Eternum’daki sığınakta neler olduğunu düşünüyorum.” diye bir mesaj attı ve bu da bende bir kapı açtı ve sadece o sığınakta geçen tek mekânlı bir senaryo yazma fikrine götürdü. Yani karekod aslında kitabın bitmediğinin işareti. Okurla birlikte genişleyen bir evren kurmak istedim. Ben edebiyatı kapalı bir alan olarak görmüyorum. Çınlayanlar bir kitap evet, ama aynı zamanda yaşayan bir dünya olmasını da istediğim bir yer.
Her öykü öncesi karşımıza çıkan çizimleri de konuşa bilir miyiz? Çizimler Ender Diril’e ait. Dijital, yapay zeka dünyasının görsel olarak da içine sokuyor bu çizimler bizi, bu yüzden kitabın bu önemli ayrıntısını atlamak istemedim.
Amacımız, öykülerin görsel bir atmosfer de kurmasıydı. Çünkü Çınlayanlar zaten dijital dünyayla, yapay zekâyla, veriyle, kontrol mekanizmalarıyla temas eden bir kitap. Okuru sadece okuyan değil, o dünyanın içine giren biri yapmak istedim.
Ender’in üretim pratiği de tam buraya denk düşüyor. Yapay zekâyı araç olarak kullanan ama nihai sonucu hep insan elinde bırakan bir yaklaşımı var. O yüzden çizim süreci de kitabın tartıştığı meseleyle paralel ilerledi, yani insan + makine birlikteliği. Her öykünün öncesindeki çizim, o metnin duygusal ve kavramsal tonuna göre tasarlandı, her çizim, ait olduğu öykünün ruhuna göre kurgulandı.
Ender’le uzun uzun konuştuk. Onun yaklaşımı da hiçbir zaman metni birebir illüstre etmek istemedik. Daha çok bir “eşlik eden bilinç” gibi düşündü çizimleri. Okur metne girmeden önce bir hisle karşılaşsın istedik. Aslında kitabın genel yaklaşımındaki bulanık sınırlar burada da devam ediyor. Edebiyat nerede biter, görsel sanat nerede başlar? Yapay zekâ nerede araçtır, nerede özne gibi görünür? Çınlayanlar’ı metinden öteye taşıyıp görsel, işitsel ve düşünsel bir deneyim alanına çevirebildiğimizi umuyorum. Tüm bunları hayal ederken editörüm Cansu Canseven’in vizyonu, yeniliklere açık olması sayesinde de mükemmel bir uyum yakaladık. Kendisine buradan da teşekkür etmek isterim.
Masanızda yeni çalışmalar var mı? Öykü türüyle mi devam etmeyi düşünüyorsunuz?
Masamda bitmiş bir roman var. “Bitmiş” diyorum ama henüz tamamını kimseye okutmadım. Üzerinde çalışmak için çok heyecanlıyım; fakat muhtemelen kırk yedi kez daha üzerinden geçmeden de kimseye okutamam, her zaman olduğu gibi. O yüzden biraz daha demlenmeye ihtiyacı var.
Diğer yandan senaryo fikirleri dönüyor kafamda. Çınlayanlar’la birlikte öyküleri görsel ve işitsel alanlara taşımayı denemiş oldum, bu da beni heyecanlandırdı. Tek mekânlı, daha psikolojik, daha yoğun işler düşünmeye başladım. Öykü ise zaten hayatımın doğal akışı. Yazmaya devam ediyorum; yayınlanmamış on beş–yirmi öyküm daha var. Hepsi okurla buluşur mu bilmiyorum ama bir gün kendi zamanlarını bulacaklarına inanıyorum. Edebiyat söz konusu olduğunda heyecanım da gençliğim de yerinde. Yolumuz uzun diye düşünüyorum.







































Yorumlar