Kendi kelimelerimizi aramaya davet
- Litera

- 3 Mar
- 5 dakikada okunur
Demet Eker, Ayşen Yenilmez’in romanı, Çürümüş Kelimeler üzerine yazdı: "Romanda karakterler, kelimelerle şekillenir, kelimelerle yaralanır ve nihayet kelimelerle iyileşme yoluna girerler. Bu bağlamda roman, kurgusal bir metin olmaktan öte, dilin çeşitli boyutlarını sorgulayan felsefi bir metin olarak da okunabilir."

Çağdaş Türk edebiyatında dilin toplumsal ve psikolojik işlevlerini irdeleyen eserler, genellikle iletişimsizlik tematiğini merkeze alıyor. Ludwig Wittgenstein'ın "Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır" önermesinden hareketle sözcüklerin sadece bir iletişim aracı olmadığını, aynı zamanda varoluşumuzun temel yapı taşı olduğunu söyleyebiliriz. Ayşen Yenilmez'in Çürümüş Kelimeler (2025) adlı romanı, bu felsefi zeminden yola çıkarak dilin çift yönlü doğasını ele alıyor. Kelimeler hem yaşatabilir hem de öldürebilir. Daha da önemlisi, söylenmeyen kelimeler söylenenden daha güçlü bir şekilde bireyde iz bırakabilir.
Roman, postmodern anlatı teknikleriyle geleneksel aile dramasını harmanlayarak nesiller arası travma aktarımını dil üzerinden inceliyor. Jacques Lacan'ın psikanalitik kuramında vurguladığı gibi özne dil aracılığıyla kurulur ve dil aracılığıyla parçalanır. Yenilmez'in romanında da karakterler, kelimelerle şekillenir, kelimelerle yaralanır ve nihayet kelimelerle iyileşme yoluna girerler. Bu bağlamda roman, kurgusal bir metin olmaktan öte, dilin çeşitli boyutlarını sorgulayan felsefi bir metin olarak da okunabilir.
Zamanında söyleyemediğimiz bir cümle, içimizde ağırlaşan bir özür, dilediğimiz halde dile getirmediğiniz bir itiraf, Ayşen Yenilmez'in bu romanını okuduktan sonra düşündürerek ve acıtarak karşımıza çıkıyor. Kelimelerin sadece harflerden ibaret olmadığını, bir araya geldiklerinde hayatları değiştirebilme gücüne sahip olduklarını sorguluyoruz.
Roman kendini kolayca açmıyor, sayfalar geçtikçe ağır ağır ilerlediğini, karakterlerin katman katman açıldığını görüyoruz. Sabırla devam ettikçe kelimelerin ağırlığı daha çok hissediyoruz. Merkezde Arize var. Hiperakuzi hastalığından muzdarip, seslerden kaçan, sessizliğe sığınan bir karakter. Annesi de aynı hastalığı taşıyor. Bu fiziksel rahatsızlık, aynı zamanda derin bir metafor. Arize ve annesi, dünyayı aşırı hassasiyetle algılar, bu hassasiyet onları yalnızlığa iter, insanlardan uzaklaştırır.
Arize için tek sığınak yazmaktır. Yazdıkça sesler susar sanki. Kelimeler ona bir kaçış alanı sunar ve ilginç bir şekilde, sessiz kelimeler gürültülü dünyadan kurtarır onu. Babası Poyraz sürekli kaybolan bir adamdır, düzenli olarak ortadan kaybolur sonra geri döner. Kız duruma alışmıştır. Ancak bu kez farklıdır. Bu sefer babası dönmemiştir. Karakterin bu kaybı, romanın en başından itibaren diğer karakter Araz’dan gelen mektuplarla şekillenir ve ilerler. Bu mektuplar, Arize’yi yaşamaya çağıran, hayata yeniden tutunma isteği uyandıran, her bölümün başında yer alan manifestolar gibi de okunabilecek çağrılardır. Birbirine eklenerek okunduğunda aynı durumun iki farklı yönünün olabileceği, aynı kişinin bazen bambaşka davranış ya da özellikler gösterebileceği ve iki zıt karakterin aynı bedende yaşayabileceği fikrini karşımıza çıkarır.
"Senin sevilmeye, benim sevmeyeBenim affedilmeye, senin affetmeyeSenin birini tanımaya, benim biri tarafından tanınmayaİkimizin de yaşamaya ihtiyacı var"
Bu manifestolar, dilin iki yüzünü gösterir. Bir yanda affetmek, sevmek, tanımak gibi yaşam veren fiiller diğer yanda ise bu fiillerin yapılması gerekirken yapılamamış olma hali. İhtiyacımız var, ifadesi kelimelerin varoluş için gerekli olduğunu gösterir.
Arize mektuplar sayesinde hayatın içine çekilir. Böylece Araz’la yeni bir yolculuğa çıkar. Söz konusu yolculuk hem kendini tanımak hem Araz'ın kim olduğunu anlamak hem de babasının geçmişiyle yüzleşmektir.
"Tek günah insanın; kıskançlığına, vicdanına sahip çıkamayan o insanın! Kelimelerine, iki dudak arasına sahip çıkamayan, hırsları bitmeyen o insanın..." cümlesi çok dikkat çekicidir ve kitabın temel sorununu özetler. İnsan kendi kelimelerine sahip çıkabilir mi? Yoksa kelimeler, kontrolümüzden çıkıp bizi ele geçirir mi?
Bir diğer çarpıcı bir ifade ise:
"İnsan dediğin sözcüklerle yaşar. Verecek cevabım olmalı yahut soracak sorum ama yok!"(s. 37)
Bu cümle, varoluşsal bir boşluğu ifade ediyor. Kelimeler olmadan insan tam anlamıyla yaşayamaz ama yanlış kelimelerle de yaşayamaz. Arize'nin babasını ararken aslında aradığı şey, yarım kalmış cümleler, susturulmuş kelimelerdir. Babasını anlamaya çalışırken kendi eksik kalan yanlarını tamamlamaya çalışır. Her karakterin özüne inildiğinde hepsinde haklılık payı bulunur. Kimse tamamen suçlu ya da tamamen masum değildir. Bu da romanı gerçek kılar.
Arize babasının kaybolmasının ardından kendi adına açılmış bir dava olduğunu öğrenir. Bu davanın merkezinde babası da vardır. Gizemler ve sırlar hikâyeye ayrı bir derinlik katar.
"Senin birini tanıman gerekiyordu, benim de birinin beni tanıması..." Sır tam da buradadır. Tamamlanmanın, birinin bizi gerçekten görmesiyle mümkün olduğunu gösteriyor. Araz ile Arize'nin ilişkisi bu temelde şekilleniyor. İkisi de eksiktir, ikisi de tamamlanmaya ihtiyaç duyar. Bu tamamlanma da birbirlerini tanıyarak gerçekleşir.
Romanın en duygusal katmanlarından biri, Poyraz ve Yıldız'ın hikâyesidir. Yıldız, yıllarca Poyraz'ı bekler. Ona yazdığı "Müsaitsen Gel" şiiri, kelimelerin hâlâ aşkı, özlemi, acıyı ifade edebileceğinin kanıtıdır. Ancak bu kelimeler Poyraz'a ulaşmaz. Şiir yazılır ama okunmaz. Kelimeler kavanozlarda saklanır, çürür, işlevsiz kalır. Sonuç olarak iletişimin en büyük paradoksuyla karşılaşırız, kelimeler var ama karşı tarafta alıcı yok.
Romanın en kritik bölümü, kitabın başlığıyla aynı ismi taşıyan "Çürümüş Kelimeler" bölümüdür. Burada Arize ve Araz, çürümüş kelimeleri yeniden bir araya getirmeye çalışır. Kelimeler fiziksel olarak çürümüştür, sararmış, yıpranmış, birbirine yapışmıştır. Ancak hâlâ okunabilirler. Arize, kelimeleri tek tek açar: "Müsait...", "Yenik", "Lime Lime", "Vebal"... Sonunda, kavanozdaki kelimeleri bir araya getirerek Poyraz'ın Yıldız'a yazdığı şiiri ortaya çıkarır:
"Müsait olmasan bile gel!"
Bu, romanın dönüm noktasıdır. Çürümüş kelimeler yeniden bir araya getirilir ve anlam kazanır. Kelimeler ölmemiştir sadece dağılmıştır. Yeniden bir araya getirildiklerinde, güçlerini geri kazanırlar. Çürümüş Kelimeler bölümü, dilin yeniden canlanabileceğini gösterir. Canlanma pasif bir süreç değildir, çaba gerektirir, niyet gerektirir, sabır gerektirir. Arize ve Araz, kelimeleri yeniden düzenlemek için emek sarf eder. Sonunda okur kelimelerin kendiliğinden çürümediği veya canlanmadığı fikrine ulaşır. Onları çürüten de canlandıran da insandır.
Romanın başında ve sonunda tekrarlanan "Senin yüzünden..." cümleleri, dilin döngüsel doğasını gösterir. Bu cümle, Poyraz'ın tüm hayatını şekillendirir. Poyraz da kendi kızına benzer şeyler söyler. Döngü böyle devam eder. Böylece suçlayan da suçlu da aynı aynada buluşur. Geçmişin, küflü eşyalardan ziyade saklı kelimelerde saklı olduğu anlaşılır. Nesiller arası travmalar, kelimelerle aktarılır. Bir nesil söylediği sözlerle bir sonraki nesli şekillendirir.
Ancak başta bu cümlelerin suçlama için kullanılırken sonda ise anlamak için kullanıldığını görürüz. Mahkeme, suçlama değil anlama mekânıdır. Arize, babasını affederek döngüyü kırar. Demir, annesiyle konuşarak döngüyü kırar.
Romanın son satırları, dilin en güçlü işlevini özetler:
“Sevgi dönüştürüyordu her şeyi. Sevmek ve sevilmek şimdi başka mıydı bilmiyorum ama hatalarıyla günahlarıyla sevmek daha güzeldi, daha gerçekti.”(s.252)
Okur, kelimelerin, affetmek ve sevmek için de kullanılabileceği sonucuna varır. Burada vurgulanmak istenenin, kelimelerin en zor ama en güçlü işleviyle ilgili olduğunu anlayabiliriz.
Doğal Düşman, kavramı romanın merkezinde yer alıyor.
“İnsanın doğal düşmanı nedir? Sevdası mıdır, öfkesi mi, kahkahası düşman olur mu insana? Yalnızlık yok eder mi, kalabalıklar mı? Beklemek mi insanı her şeye düşman yapan”
Roman bu soruları sorar ama kolay cevaplar vermez. Ancak bir şey nettir. Bazen insanın en büyük düşmanı, kendi sustuğu kelimelerdir.
Kitap, okurken not almayı gerektiriyor. Aforizmaları seven okurlar için altı çizilecek, üzerine düşünülecek pek çok cümleyle dolu.
Çürümüş Kelimeler, okurun kendi hayat hikâyesine göre sorgulayabileceği güçlü bir metin. Her okur, kendi suskunluklarını, kendi çürümüş kelimelerini bulacaktır bu romanda. Yazar, kitap bittiğinde okura bazı sorular sorduruyor: "Hangi kelimeleri cebimde çürüttüm, hangilerini zamanında söyleyemedim?" Arize'nin sustuğu, Araz'ın mektuplara sığdırdığı, Poyraz'ın kayboluşuyla ağırlaşan kelimeler... Söylenmeyen her sözün içimizde çürüdüğünü hatırlatan bir kitap.
Çürümüş Kelimeler, aynı zamanda bir davet. Kendi kelimelerimizi aramaya, kendi suskunluklarımızla yüzleşmeye, söylenmemiş cümlelerimizi dile getirmeye çalışan bir davet.
Belki de hepimizin ceplerinde çürümüş kelimeler vardır. Belki de hepimiz, Arize gibi, kendi Araz’ımızı bekliyoruzdur. Bizi yaşamaya davet edecek, kelimelerimize anlam verecek, suskunluğumuzu bozacak birini.
Aynı zamanda bu roman, çağdaş Türk edebiyatında dil-varoluş ilişkisini derinden sorgulayan eserlerden biri. Roman, sadece kurgusal bir anlatı sunmanın ötesinde, okuru kendi dilsel pratikleriyle yüzleşmeye davet eden bir metin. Okur, romandaki karakterlerin dilsel travmalarını takip ederken kendi söylenmeyen sözlerini, bastırılmış duygularını ve gizli itiraflarını yeniden keşfeder.
Yenilmez'in eseri, okura üç temel öğreti sunuyor: Birincisi, kelimelerin gücünü hafife almamak. İkincisi, söylenmeyen sözlerin yarattığı boşluğun farkında olmak. Üçüncüsü, dili etik bir sorumluluk alanı olarak görmek. Bu üç öğreti ışığında, "Doğal Düşman" serisinin devam kitaplarında dilin başka hangi boyutlarının keşfedileceğini merakla bekleyebiliriz.
ÇÜRÜMÜŞ KELİMELER
Ayşen Yenilmez
İkinci Adam Yayınları, 2025
253 s.







































Yorumlar