Yaratıcılık Ritüelleri 75 Abdullah Ataşçı: "Yazıyı, madenciliğe benzetebiliriz."
- Semrin Şahin

- 55 dakika önce
- 3 dakikada okunur
"Sessizlik, ferahlık, düzen ve temizlik önemli ama yazma arzusunun, bütün alışkanlıkları aşan müthiş bir gücü var."
Yazarların yazma deneyimlerine odaklanan Yaratıcılık Ritüelleri'nde Semrin Şahin'in bu haftaki konuğu Abdullah Ataşçı

Yaratıcı sanatlarda akışta kalmanın, kendimizi yaratma anının içinde tutarak, sürüklenmeden kalabilmenin ne kadar zor olduğu bilinen bir gerçek. Bizi “an” a döndürecek bazı küçük totemler, seremoniler, bazı ritüellerin olmasının yaptığımız çalışma üzerinde odağımızı canlı tuttuğuna dair çalışmalar mevcut. Bu anlamda birçok yazarın günlük yazma alışkanlıkları olduğunu da biliyoruz. Yazmaya başlamadan önce yaptığınız ritüeller var mı?
Yazmaya başlamadan önce bilinçli olarak yaptığım ritüellerin olduğunu söyleyemem. Bazı takıntılarım var ama bunlara ritüel denmez tabii ki. Odam düzenli ve temiz olduğunda daha iştahla yazıya oturduğuma inanıyorum ama öte yandan yazma arzum depreştiğinde odam ne kadar kirli ve dağınık olursa olsun bunun önüne geçemez. Masama oturduğumda mutlak bir sessizlik için yapmayacağım şey yoktur ancak bazen sesler ne kadar rahatsız edici olursa olsun yazamadan edemediğim zamanlar olur. Geniş zamanlarda daha iyi yazacağıma inansam da acil bir işim çıktığında dahi birkaç dakikalık zaman zarfında büyük bir hevesle yazdığımı hatırlıyorum.
Sessizlik, ferahlık, düzen ve temizlik önemli ama yazma arzusunun, bütün alışkanlıkları aşan müthiş bir gücü var.
Dr. Seuss olarak bilinen yazar ve illüstratör Theodor Seuss Geisel, geniş bir şapka koleksiyonuna sahiptir. İlham gelmediğinde, dolabının başına gider, koleksiyonundan seçtiği bir şapkayı takar ve fikir bulmayı beklermiş. Ne hikmetse mutlaka parlak bir fikirle şapkayı başından çıkarırmış. Siz yaratım tıkanması yaşıyor musunuz ve bu tıkanmayı aşmak için neler yapıyorsunuz?
Metne henüz tam inanmadığım yirmi otuz sayfalık bölümde tıkandığım oluyor ama öyle aylarca süren, beni mutsuz eden bir tıkanıklık değil bu. Böyle zamanlarda kendimi zorlamamayı öğrendim sanırım. Sevdiğim yazarların ve şairlerin metinlerini yeniden okuyorum bu dönemde. Pek çok yazarın yaptığı gibi yürüyüşlere çıkıyorum, dostlarla buluşuyor, onlarla metnim hakkında konuşuyorum. Bazen hiç ummadığınız bir görüntü, bir ses, bir duygu o tıkanıklığı nasıl aşabileceğinizin işaretini veriyor.
Yaratıcı çalışmalar yaparken hiç engellerle (iş ortamı, zamansal sorunlar, yazdıklarınızın görünür olmaması gibi engellerle) karşılaştınız mı? Bu engellerle nasıl mücadele ettiniz? Tam aksine sizi destekleyen ve yolunuzu açan kişiler oldu mu?
Yaşadığımız ülkeye baktığımızda bir yazarı teşvik eden unsurlardan çok engelleyen unsurların olduğunu görürüz. Okurun edebiyata bakışı, yayın politikaları, metinden çok yazarın ön planda tutulması gibi pek çok engel var. Yazarlık hayatımda bireysel olarak desteğini gördüğüm pek çok insan oldu. Ancak ilk kitabım yayımlanmadan önce desteğini en güçlü şekilde hissettiğim kişi Remzi İnanç’tır. Basılmamış öykülerimi okuyup daha iyi nasıl yazabileceğim konusunda görüşlerini hep açıklıkla ifade etti Remzi İnanç. Bu, o yaşlardaki bir yazma heveslisine verilebilecek en güzel hediyelerdendi. Sonrasında pek çok yazar arkadaşım oldu. Metinlerimi yazma sürecinde okumalarını, fikirlerini paylaşmalarını hep çok değerli buldum. Bunun dışında kitaplarımın basılması için aracı olan birilerinin olup olmadığını soruyorsanız böyle biri elbette hiçbir zaman olmadı. Şu zamana kadar üç büyük yayınevinden çıktı kitaplarım. Üç yayınevinde de ilk kitaplarım basılmadan önce bana ilk metnini yazmış bir yazar gibi yaklaşıldı ve kitaplarım öyle kabul gördü.
Türkiye gibi ülkelerde bir yandan yaşamak için ücretli bir işte çalışıp bir yandan da yazmaya çalışmak hiç de kolay değil. Yazmak için pek çok şeyden feragat edenlerden biriyim ama bunun için hiç pişman olmadım.
Yazmaya başladığınız dönemdeki duygularınızla şimdi hissettikleriniz aynı mı? Bu süreçte yazarlığınızda nasıl yol aldınız?
Aynı değil elbette. İlk metinleri yazarkenki cesaretim artık yok örneğin. Şimdi kılı kırk yararak yazabiliyorum ancak. Yine de her kitabımın yazma sürecinde aynı heyecanı yaşadığımı söyleyebilirim.
Yazar Julia Cameron “Sanatçının Yolu” adlı kitabında yazarların güçlerini toplamaları için sabah sayfalarından söz eder. Sabah uyanır uyanmaz yazmayı tavsiye eder. Siz sabah mı yoksa gece mi yazıyorsunuz? Yazma rutininiz nedir? Yazarken elinizin altında tuttuğunuz kitaplar var mı?
Özellikle uzun soluklu metinler yazarken her gün hatta her saat yazının içinde kalmam gerektiğini biliyorum. Uyku saatlerine kadar bunun için elimden geleni yapıyorum. Uyumadan hemen önceyse mutlaka kitap okurum. Bu, günün sonunda zihnimin tazelenmesini sağladığı gibi rahat bir uyku için de gerekli gibi gelir bana. Sabahları kahvaltıdan sonra yazmaya kaldığım yerden devam ederim. Bazen saatlerce hiç durmadan yazdığım olur bazen de sadece birkaç dakika sürer bu. Bazı geceler de özellikle sessizliğin hüküm sürdüğü saatlerde verimli yazdığım olmuştur. Yazıyı, madenciliğe benzetebiliriz. Bazı günler çok iyi bir damar bulursunuz bazı günler de sadece hamallık edersiniz. Ama her halükârda o damarı bulmak için çok çalışmanız gerekecektir.
Yazdığım metne bağlı kalarak birkaç kitap buldurmaya çalışıyorum masamda. Ama bunlar daha çok bir bilgiyi kontrol etmek veya nasıl kullanabileceğim konusunda fikir sahibi olmak için yararlandığım kitaplar oluyor.
Ben yaratmış olsaydım dediğiniz bir yapıt (tablo , öykü, şiir, beste vs…) var mı? Nedeniyle birlikte bu yapıtın sizin için anlamını açıklar mısınız?
Zaten yazılmış olan bir metni keşke ben yazsaydım, demek pek de doğru değil, sonuçta zaten istediklerimi yazdığımı düşünüyorum ama resim, müzik yapma yeteneğimin olmasını isterdim tabii. Öyle Picasso ya da Beethovenki kadar bir yeteneğe de gerek yoktu, birazcık olsa yeterdi.







































Yorumlar