top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook

Yakınlığın içindeki mesafe

Nagihan Denk, Katie Kitamura'nın romanı, Yakınlaşmalar üzerine yazdı: "Modern dünyada insanlar birbirine her zamankinden daha yakın, ama temas neredeyse imkânsız. Yakınlaşmalar, bağ kurmanın, ait olmanın ve mesafenin görünmez biçimlerini sessiz ama sarsıcı bir dille anlatan bir roman."



İnsanların çoğu son zamanlarda “kaçıngan”, farkında mısınız? Çünkü insanlar başkalarına yaklaşamıyor, yakınlaşamıyor. Bunu somut anlamda düşünmemek yerinde olacak çünkü tam da fiziksel anlamda yakınlaşmaların çok kolaylaştığı ama duygusal ve zihinsel anlamda neredeyse bir kontak kurulamadığı bir zaman dilimindeyiz. İnsanlar birbirine hatta kendine bile mesafeleniyor çünkü belli bir çizgide durması gerektiği fikrine odaklanılmış durumda. Bu sebeple de belki de insanlar arasındaki ilişkiler temkinli, ölçülü ya da daha farklı bir ifadeyle “yakın” değil. Bunu duygusal ilişkiler bağlamında da düşünmek mümkün, iş ilişkilerinde de… Hatta aile bağlarında bile hep bir kopukluk, tam bir yakınlaşamama olduğu aşikar. Bu anlattıklarımla bağlantılı bir romandan bahsedeceğim bu yazıda: Yakınlaşmalar. Kitabın yazarı Katie Kitamura, Japon asıllı Amerikalı bir yazar. Yakınlaşmalar ise pek çok kitabı ve ödülü bulunan yazarın bizdeki ilk kitabı. Roman, geçtiğimiz aylarda İthaki Yayınları’ndan Deniz Koç’un çevirisiyle yayımlandı. Kitamura, Ulusal Kurgu ve Pen/Faulkner ödüllerine aday gösterilmiş ve 2023’te Fransa’da Amerikalı yazarlara verilen Prix Litteraire Lucien Barriere’i kazanmıştır. 2025’te ise deha bursu olarak bilinen Guggenheim Bursu’na layık bulunmuştur.

Yakınlaşmalar, New York’tan Lahey’e iş sebebiyle taşınmış genç bir kadının hayatı üzerinden ülke ve dünya gerçeklerine odaklanıyor. Bir kadının bireysel olarak hayatı ve tanıştığı insanlar aslında tüm dünyadaki değişen şeylerin örneklemi gibi sunuluyor denebilir. Minör-majör karşıtlıklar romanlarda son zamanlarda sıkça kullanılan bir yöntem. Bu romanda da ismini baştan sona kadar hiç öğrenemediğimiz genç kadın, -yazı boyunca bu şekilde bahsedeceğim- hayatına giren bir sürü insanla (bunların isimlerini biliyoruz, ne tesadüf ki) bir tür bağ kurmaya çalışıyor. Kendisi uluslararası politika alanında uzmanlaşmış bir simültane çevirmen. Lahey’e gitmesiyle birlikte insanlık suçu davalarında görev almaya başlıyor. Hollanda’nın bu şehrine gitmesiyle, Amerika’dan bir Avrupa şehrine yerleşmenin nasıl büyük bir karar olduğunun da farkına varıyor. Birbirine garip şekillerde eklemlenen birtakım insanlarla tanışıyor bu genç kadın. Öncelikle Mahkeme adı verilen organda kendisiyle aynı işi yapan Robert ve Amina. Sonra Lahey’in getto diye adlandırılabilecek arka mahallerinden birinde yaşayan Jana, duygusal bir bağ kurmaya çalıştığı Adriaan, Adriaan’ın kapısının yakın arkadaşı olan ancak bir dava esnasında karşısına savunma avukatı olarak çıkan Kees, Jana aracılığıyla bir sergide tanıştığı Eline, onun aracılığıyla tanıştığı ancak önceden Jana’nın sokağında saldırıya uğrayan Eline’in erkek kardeşi Anton… Birtakım olaylar yaşıyor ancak bu hayatına giren insanların neredeyse hiçbiri tam anlamıyla hayatına giremiyor Genç Kadın’ın. Hatta en çok istediği Adriaan bile… Kendisini terk edip ülke değiştiren karısının boşluğunda Genç Kadın’la birlikte olan Adriaan da bir anda ortadan kaybolur ve romanda yeniden bir boşluk oluşur. Bu boşluğun sürekli başka şekillerde tekrar aldığına şahit oluruz. Genç Kadın’ın hayatındaki iş boşluğu, aile boşluğu, partner boşluğu, arkadaş boşluğu hatta yurt boşluğu…Bu sebeple roman sürekli bir devir hâlinde ancak bir yandan tam bir olay örgüsü de yok. Bunun yazarın bilinçli şekilde kurduğu bir dünya olduğu kanaatindeyim çünkü hepimizin hayatları da bu genç kadının hayatından çok da farklı değil. Hayatlarımız klasik öykü anlayışındaki gibi sürekli serim-düğüm-çözüm şeklinde ilerlemiyor. Bir olay oluyor ya da bir eylemde bulunuyoruz ve sonrasında bununla bağlantılı şekilde birileriyle tanışıyoruz, onlar aracılığıyla başkalarıyla tanışıyoruz ve sonra ilk kişilerle bazen görüşmeyi bırakıyoruz ama diğerleriyle devam ediyoruz. Genç Kadın’ın üzerinden gösterilen bu resim, dünyanın hemen hemen her yerinde pek çok insanın hayatındaki normal akışın bir parçası aslında. Kimse kimseyle büyük bağlar kurmaya cesaret edemiyor, çok yakınlaşamıyor cesurca.


Yakınlaşmalar’da Kitamura’nın üzerine eğildiği bir diğer mesele göç üzerinden yersiz-yurtsuzluk. Bunu hem ülke/şehir hem de insanın hayattaki köksüzlüğü olarak düşünmek mümkün. Genç Kadın’ın romanda pek çok kişiye, dolayısıyla okurlara da dile getirdiği üzere -bunun da yazarın bilinçli bir tercihi olduğunu düşünüyorum- kadının bir yurdu, bizdeki “memleket” sözcüğünün bir karşılığı yok. Kendisi Lahey’e New York’tan taşınıyor ancak annesi de zaten birkaç yıl önce oralı olmamalarına rağmen Singapur’a taşınmış. Babası da aynı şekilde birkaç yıl önce ölmüş. Babasının ölümünün -çok uzun zamandır hasta olduğu için- sürpriz olmadığını hatta rahatlattığını ifade ediyor iş yerindeki amiri Bettina’ya.(s.142) Kardeşi yok, herhangi başka bir akrabasının adı geçmiyor. Telefonda görüştüğü neredeyse kimse yok. New York’ta olmasıyla olmaması bir, aynı şekilde Lahey’de de… Dünyanın herhangi bir yerinin diğerinden bir farkı yok genç kadın için çünkü hiçbiriyle bir bağ kuramamış çocukluğundan beri çok şehir değiştirdikleri için. Hatta romanın bir kısmında şöyle bir itirafta(?) bulunuyor:

“Eve gitmek istiyorum, diye düşündüm. Evimde olduğumu hissedeceğim bir yerde olmak istiyorum. Ama oranın neresi olduğunu bilmiyordum.” (s.158-159)

Roman boyunca Genç Kadın’ın aradığı şeyin de aslında bir tür yuva hissi olduğu, başkalarıyla tanışırken ve ilişki kurarken içten içe bunu amaçladığı göze çarpıyor. Lahey’de tuttuğu kendi evi dışında bir süre tek başına kaldığı Adriaan’ın evinin ona bu hissi vermesinin muhtemel sebebi de bu. Bunu birkaç kez dile getiriyor. Onun dışında zaten Genç Kadın’ı neredeyse kendi evinde hiç okumuyoruz. Jana’nın evinde yemekte, Eline’in evinde yemek davetinde ya da Mahkeme’de… Bir insanın kendi evinde huzurla yapacağı hiçbir günlük hayat rutinini Genç Kadın’da görmüyoruz. 

Romanda dikkati çeken bir başka nokta da bir insanın kendi hayatı üzerinden dünya gerçeklerine dair bir okuma yapılabilmesi. Adalet arayışı, ahlâk anlayışı üzerine uzun uzun düşünüyor genç kadın. Bunda yaptığı işin payı tabii ki çok büyük. Lahey’de Mahkeme aracılığıyla katıldığı davalarda bir simültane çevirmenin davanın gidişatını ne kadar belirleyebileceğine dair satırlar yer alıyor. Sanığın ya da mağdurun söyledikleri ile mimiklerindeki herhangi bir farklılığın çeviride ne büyük ayrımlara sebebiyet verebileceğine değiniliyor. Özellikle mağdurların çevirisini yapmanın çok büyük duygu aşımına sebebiyet verebileceği için çok daha zor olduğuna dair de ifadeler bulunuyor. Yine bir çizgide durma, mesafeli olma, yakınlaşmama meselesi… Bu işi yaparken soğukkanlı olmak gerek ama aynı zamanda kendini çeviri yapılan kişinin yerine koymak da… Bu ikisinin bir arada sorunsuz ilerlemesi oldukça zor ve sürekli sekteye uğrayan bir şey ne yazık ki. Romanda da genç kadın bununla ilgili şu cümleleri söylüyor: “Bunun mizaç meselesi olduğunu söylerken haklıydı, mizacım bu işe uygun değildi. Ama artık itidalin (itidal: ölçülülük, soğukkanlılık, deyimi yerindeyse profesyonellik -benim eklemem-) makul ya da makbul bir şey olduğuna da inanmıyordum. İtidal içerideki her şeyi aşındırıyordu. Eski başkandan daha itidalli kimseyle tanışmamıştım. Ama diğerleri, iddia ve savunma makamları, hâkimler ve hatta öteki çevirmenler için de aynısı geçerliydi. Onlar çalışabiliyorlardı. Bu işe uygun mizaçları vardı. Peki bu iç dünyalarında neye mal oluyordu?” (s. 158) Bu cümleler yazdığım yazıdaki birçok durumu açıklar nitelikte. Genç bir kadının olmaya, oldurmaya çalıştığı bu dünya romanın sonunda onu gerçek bir yakınlaşma’ya götürebilecek mi diye düşünmeden edemiyor insan. Mırıl mırıl akan bir roman Yakınlaşmalar; bu meselelere kafa yormak isteyenlere öneriyorum. İyi okumalar!



YAKINLAŞMALAR

Katie Kitamura

İthaki Yayınları, 2026

Çeviri: Deniz Koç

Tür: Roman

168 s.


Yorumlar


bottom of page