• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

“Hiç anlatılmamış hikayelerin izini sürüyorum”

Doğuş Sarpkaya, yıllardır öykücülüğüyle tanıdığımız ama çok yönlü bir yazar olduğunu da yazdığı çocuk kitapları, gençlik romanı ve senaryolarla kanıtlayan Ahmet Büke ile geçtiğimiz günlerde yayımlanan ilk romanı Deli İbram Divanı üzerine söyleşti.

Doğuş Sarpkaya


Roman şimdiden yazarın külliyatının özel bir yerine yerleşti bile. Büke ile son kitabını, roman yazmanın zorluklarını, yazarlığın yetenek işi olup olmadığını, insan-doğa ilişkisini, ülkedeki ekonomik, siyasi ve toplumsal dönüşümün şehirleri de nasıl değiştirdiğini konuştuk.



Öncelikle öyküden romana geçişle ilgili konuşmak istiyorum. Aslında roman türüne uzak olmayan bir yazar olduğunu biliyoruz. Mevzumuz Derin adlı bir gençlik romanın da var. Fakat okurların öykücü olarak tanıdığı birisin. Seni roman yazmaya iten nedenleri merak ediyorum.

Beni öykü yazmaya iten sebeplerle roman yazmaya yönlendiren his aynı aslında. Ben hikâye anlatıcısıyım. Yaşamda en haz aldığım şey anlatmaya değer, daha önce hiç anlatılmamış hikâyelerin izini sürmek, onları koklayıp tanımak sonra da bir forma büründürüp anlatmak. Bunu öyküyle, senaryo ile, çocuk edebiyatı ile yapmıştım. Bu defa da bir yetişkin romanı ile yaptım. Türler hikâyelerin kendilerini geleceğe aktardıkları araçlar benim için. Nasıl genler bizim vücudumuzu kullanıp kendilerini geleceğe aktarıyorsa, tam da öyle işte...


Türler arasında gezerken birbirlerinden destek aldığını hissetmişsindir kesin ama benim merak ettiğim hangi noktalarda birbirlerine çelme taktıkları aslında. Öykücülüğünün romancılığına çelme taktığını hissettiğin ya da zorlandığın noktalar oldu mu?

Olmadı çünkü roman nasıl yazılır bilmiyorum. Öykü nasıl yazılır onu da bilmiyorum. Bu konuda sadece hislerim var. Onları da okuyarak ve filmler izleyerek edindim galiba. Yani roman nedir ve nasıl olmalıdır sorusuyla hiç ilgilenmedim. Sadece aklımdaki hikâyeyi anlatmak için daha uzun bir aralığa ihtiyaç duyacağımı hissettim. Yazarken karşılaşabileceğim tek risk, hikâyeyi anlatırken öykü kompartımanları haline düşmesiydi metnin. Ama risk almayı severim ve genelde korktuğum şeyleri denerim. Bitirdiğimde öyle olmadığını anlayıp rahatladım. Sanırım sinema izleyicisi olmam işime yaradı.


Ben de aynı riski düşünüp sormuştum. Bir de ilk romanda birden fazla merkezi temaya yönelme riski vardır. Deli İbram Divanı'nda da bir adadaki ekonomik ve toplumsal dönüşümü takip ederken aynı zamanda doğa insan ilişkisine değinmişsin. Fakat romanın omurgasını doğadan kopuş ile sabitlemişsin ki bence çok başarılı bir hamle olmuş bu. Seni ilk günahımıza, doğanın bir parçasıyken onu düşman bellediğimiz ana götüren şey neydi?

Yani bunu günah olarak görmek ne kadar doğru bilmiyorum. Milyonlarca türden biriyiz ve evrimimiz bizi buraya getirdi. Türler arası rekabet ve mücadelede hayatta kalma içgüdümüzle teknolojiyi geliştirdik. Türler evrimleri boyunca kararlar alırlar ve sonuçlarını yaşarlar. Bizim aldığımız kararlar da muhtemelen yok oluşumuzla sonuçlanacak. Başka türlü bir son olur muydu, bilmiyorum. Ama edebiyatın gücü biraz da burada. Ben yazarken bunu aklımın merkezine koymamıştım. Daha çok bir sınıf mücadelesi, mülksüzleşme ve siyaset yapma öyküsü yazıyorum gibi gelmişti.


Okuru biraz da başka konular üzerine düşünmeye iten şey romanda güçlü bir atmosferin kurulmuş olması. Hem Köstence hem de İzmir neredeyse kurmaca karakter gibi belirmiş. Mekanları kafanda oluşturmak için nasıl bir çalışma yaptın?

Bir adada geçen bir öykü yazmayı planlamıştım ama sonra denizcilik üzerine okuma ihtiyacı hissettim. Bir dönem öyküsü gibi belireceği için de eski İzmir üzerine çalıştım epey. Bazı ayrıntılar üzerinde haftalarca durdum ve bu bana çok haz verdi. Örneğin 1950'li yıllarda İzmir'de fayton tarifesi neydi? En son tarihçi Erkan Serçe ile o yıllardaki peynir fiyatları ve fayton kullanımının sınıfsal durumu üzerinden bir tahminde bulunduk. Nefis zamanlardı benim için.


1950'ler Türkiye için büyük bir dönüşümün başladığı zamanlar aynı zamanda. Fakat ilginç bir şekilde üzerinde yeterince durulmuyor sanki...

Evet. Kesinlikle katılıyorum. Benim bir avantajım da Ege havzalarında 1950'lerden beri yaşanan sosyo-ekonomik değişimi anlamaya çalışan bir saha çalışmasında yer almak oldu. Bundan 8-9 yıl önce sahada aile hikâyeleri üzerinden bunu çalışmıştım. Yani örneğin Söke'de toprak sahibi bir ailenin üç kuşağının öyküsünü derlemiştim. Bunu hemen bütün havzalarda seçilmiş örneklemler üzerinde yapmıştık. Oradaki notlar ve insan hikâyelerini belleğime kaydetmiştim. Mesela Kuşadası'ında balıkçılık yapan yaşlı bir adam şöyle bir hikâye anlatmıştı: Biz mübadele ile Girit'ten geldik. Orada da balıkçıydık. Ama Kuşadası'nda balıkçılık karnımızı doyurmadı. Yazın tütün işçiliği, kışın balıkçılık yapmaya başladık. Sonra 1950'lerde Söke'ye su geldi. Oradaki toprak sahipleri zengin oldu. Geldiler Kuşadası'na yazlıklar yaptılar. Balık para etmeye başladı. Tütüncülüğü bırakıp sandallarla yaz kış balığa çıktık. Sonra Sökeli zenginler daha fazla para kazandılar topraktan bu defa oteller yapıp turizme girdiler. Balık daha çok para etti. Sandalı satıp daha büyük tekne aldık... Böyle bütün havzanın hikâyesini biriktirdim. Korkut Boratav'ın Türkiye ekonomisi kitabını öyküler üzerinden anlamıştım.


Aynı zamanda o topraklardaki hızlı şehirleşmenin de sebebini anlayabiliyoruz...

Evet zincirleme bir etki var. 1940'larda Sökeli toprak sahipleri orta halli insanlar. Sonra 50'lerde su ve traktör geliyor. İşlenen alan geometrik büyüyor neredeyse. Pamuk tarımı büyük para getirmeye başlıyor. Hatta yaşlılar jiplerin traktör gibi tarla sürülmek için kullanıldığını anlatmışlardı. Çünkü o tarımsal büyüme hızı için gereken sayıda traktör ithal edilemiyor. Sonuçta büyük paralar kazanılıyor ve bunlar akacak mecra arıyor. Kuşadası’ndaki yazlıkların, İzmir Kordon'daki cumbalı evlerin yıkılıp apartmanların dikilmesi hep bu dönemle ilgili.


Bu dönüşüm zihniyette de farklılaşma getiriyor beraberinde sanırım. Osman babasına göre daha farklı bakıyor dünyaya…

Evet. Aslında romanda üç farklı siyaset anlayışı var: Balıkçı ve Demirci asım bir ekip; Deli Osman ayrı ve en son kuşak Terzi Osman. Terzi Osman hepsinin hem devamı hem eleştirisi siyaseten. Yani yazar çok da şey anlatmamalı metni için ama bunu söyleyebilirim.


Seni kendi kitabını anlatma mecburiyetine sürüklemeden kitapla ilgili son olarak şunu sorayım o zaman: Parçalı bir yapısı var romanın. Bu parçaları bir araya getirirken, teyellerken de diyebiliriz, nelere dikkat ettin?

Hikâye biraz yardım etti bana. El verdi adeta. Yazmadan önce bir buçuk yıl denizcilik ve İzmir hatta eski Türk destanları, bizim en eski edebi metinlerimiz üzerine çalışmıştım. Romanı bir buçuk ayda yazdım. Ama yazmaya başladıktan iki hafta sonra yani aşağı yukarı üçte birinden fazlasını bitirdiğimde hikâyenin sonunun nasıl biteceğini çözdüm. O noktadan sonra hep o sona doğru yazmaya başladım ve o ana kadar açıkta kalan iplikleri sırayla düğümleyerek ilerledim. Hikâye yazarın düşmanı değil yoldaşıdır hep.


Yazma konusunda sezgilerini takip ettiğini söylüyorsun hep. Yazarlık sezgi ya da yetenek işi mi sence?

Milli okçumuz Mete Gazoz'un sözüyle söylersem: "Yetenek sizi ortalama insanların üzerine çıkarır. Çalışmak ise yetenekli insanların üzerine çıkarır." :) Yazarlık daha çok zanaatçılığa benzer bana göre. Çok çalışmak, inatçı olmak, yılmamak, zorluklarla mücadeleden haz almak size yol aldırır. Yetenek kafaya takılacak bir mevzu değil bu konuda.


Bir eser yayımlandıktan sonra bir tamamlanmışlık hissi oluşuyor mu? Şimdi az da olsa tembellik yapma hakkını kullanmayı düşünüyor musun?

Ben yazarken hiç yorulmuyorum. Büyük acılar içinde, yaratım sancıları içinde yazdığını söyleyenlere çok şaşırdım hep. Yazmanın bana verdiği tek his haz. Yeni bir şey öğrenmek ve yazmak beni hayatta en çok mutlu eden şeyler. Şimdi yeniden fırsatım olsa da başka dünyaları keşfedip yazsam keşke diyorum.


Son olarak âdettendir deyip sorayım: Bundan sonra planın nedir?

Eğer memleket ekonomisi izin verirse seneye çocuklar için bir denizcilik kitabım çıkacak.


Şimdiden okurunu bulması dileğiyle..


DELİ İBRAM DİVANI

Ahmet Büke

Can Yayınları, 2021.