• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Aşk, çokaşklılık ve Queer kavramı üzerine…

"Aşkı tanımlamak, bir çırpıda özetlemek zor. Tüm bu zorluğa rağmen aşkın doğasının çok karmaşık olduğunu söyleyemeyiz. Hatta biyolojik olarak bir berraklık da söz konusu. Ama aşkın arka planında yatan ekonomik, psikolojik, kültürel, sosyolojik tahakkümlerin yanı sıra heteronormatif tekeşli ilişkiler bu konudaki tartışmaları canlı tutuyor." İlke Kamar'dan aşkın bileşenlerine dair derinlikli bir inceleme.


İlke Kamar


Jim Jarmusch’un Only Lovers Left Alive (Sadece Âşıklar Hayatta Kalır) filmi, insanları öldürmeden, kan bankasındaki kanlarla beslenen, günümüz dünyasına yabancılaşmış iki vampirin hikâyesini anlatıyordu. Yüzyıllardır beraber olan Adam ve Eve ‘in sıra dışı hikâyesinde en etkileyici olan sonsuz hayat yaşayan çiftin ölümsüz aşkları olmasıydı. Yönetmenin hayal gücünden türeyen imgeler, son derece duygusal hale dönüştürmüştü bir vampir hikâyesini. Peki, böyle sonsuz bir aşk yaşanabilir mi? Ya da akıp giden zamana karşı ruhsal açıdan güçlü olabilmemiz için aşka mı ihtiyacımız var? Art arda pek çok soru sıralanabilir ama kesin olan bir şey varsa aşkın kavramsal olarak tartışılmasının zorluğu. Dahası hayatımızdaki anlamına dair soruların da bir o kadar durumu karmaşıklaştırması.

Only Lovers Left Alive - Jim Jarmusch

Sapmalar, kaçış, terkedilmek…


Roland Barthes, Bir Aşk Söyleminden Parçalar kitabında “Gök Nasıl Maviydi” bölümünde aşk söylemini “bir sineğin bir odada uçuşu gibi önceden kestirilemeyen bir düzene göre çırpınan bir beti tozundan başkası değildir” diye betimler Pierre De Ronald’a gönderme yaparak. Barthes’a göre aşk bir anda gerçekleşiveren tutulmadır:


“Gene de hiç değilse geriye dönük imgelemimde, aşka düzenli bir oluşum verebilirim: kimi zaman bir tarihsel düşle onu bir serüven yaparım. Aşk koşusu üç evre için gelişir gibi görünür o zaman: önce bir anda gerçekleşiveren tutulmadır. (bir imge beni alıp götürür) bir sürü karşılaşma başlar o zaman (randevular, telefonlar, mektuplar, yolculuklar) bu dönemde kendimden geçercesine, sevilen varlığın kusursuzluğunu, yani nesneme arzuma uygunluğunu araştırım. Başlangıcın tatlılığı aşkın zamanıdır bu. Sonrasıysa karşıtlaşmasından alır (en azından anıda) “sonrası” uzun bir acılar, yaralar, kızgınlıklar, mutsuzluklar ve tuzaklar dizisidir.”

Aşk başladığında her zihnin içinden yeni bir oluş serüveni doğar ve oluş kendi zamanını yaratır. Mekânın ve durumun ötesinde ‘bilinç’ hep devrededir bu kez. Geçmişte yaşanmış olan “şimdiki” ana taşınır, hep geçmişi yaşarız; gelecek asla gelmez, yaşanamaz.

Barthes ’ın bu betimlemesinden farklı olarak aşkı tutku, yakınlık, bağlılık sözcüklerinden ayırmaksızın ele alanlar da çok. Tabii ki kıskançlık, geçimsizlik, endişe, kin, nefret, ayrılık, intikam da aşk söyleminin bir başka yüzü. Tüm bunların dışında sapmalar, başkalarına kaçış, terk edilmek gibi bambaşka anlamlar kazanmış zorluklarla anılan aşk olgusu da yok değil. Sadece bunlar mı? Aşk en karanlık taraflarımızı da ortaya çıkarmaz mı? Kim iddia edebilir aşkın duygusunun korkutucu bir hâl alamayacağını… Bazen de aşk başladığında her zihnin içinden yeni bir oluş serüveni doğar ve oluş kendi zamanını yaratır. Mekânın ve durumun ötesinde ‘bilinç’ hep devrededir bu kez. Geçmişte yaşanmış olan “şimdiki” ana taşınır, hep geçmişi yaşarız; gelecek asla gelmez, yaşanamaz. Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzinde romanı aşk, politika, alışkanlık, kıskaçlık, eşcinsellik, aristokratik gelenekler, burjuva dünyası gibi çok katmanlı öğelerle geçmişi “şimdide” yaşamayı belki de en güzel anlatan romandır denilebilir. Özellikle Albertine Kayıp’ta geçmişin görüntüsü hareketlenir, tekrar durur ve yeniden hareketlenir, bu döngü hep devam eder. Romanın kahramanı da bir anıyı yaşamaya mahkûm olur ve acısı artarak devam eder.


Aşk ve kaçış


Bir zamanda takılı kalmanın dışında bazen de ‘kaçış aşkı’ yaratabilir insan. Hayal kırıklığı yaşamışızdır ve duygularımızı yansıtacağımız ‘başka bir şey’ ararız. Burada hayale büyük ölçüde yer vardır kuşkusuz. Somerset Maugham'ın Uçurtma ve Muhtaç Bir Dost öyküsü meseleye tam da bu açıdan yaklaşır. Öyküde karısıyla annesi arasında kalan ve bir türlü sevgi bağı kuramayan, giderek sevgisini yitiren karakterin yaşadığı hiçlikle baş etmek için, başka bir gerçekliğin içine sürüklendiğini görürüz. Kaybolan sevgisinin onda yarattığı boşluk ve hiçlik hissi bir uçurtmada erimeye başlar. Giderek daha çok uçurtma uçurur. Bir süre sonra uçurtmasına âşık olduğunu anlarız. Peki yeterli mi, aşkın yerini tutabilir mi? Anılar, ayrıntılar, sokaklar, parklar, caddeler … Birlikte var olunan mekanlara ve yaşanmışlığa eşdeğer mi? Belirsizlik, kırılganlık ve zayıflıklarla dolu bu dönüşümün sonucunda elimizden ne gelir? Belki de söylemler, reçeteler, planlar ve kaçışlar aşk dediğimiz olgunun içinde yer alsa da bilinçli olarak düşündüğümüz değil aksine sezgisel olarak kavradığımız bir dil yaratır. Dolayısıyla aşkı tanımlamak, bir çırpıda özetlemek zor. Tüm bu zorluğa rağmen aşkın doğasının çok karmaşık olduğunu söyleyemeyiz. Hatta biyolojik olarak bir berraklık da söz konusu. Ama aşkın arka planında yatan ekonomik, psikolojik, kültürel, sosyolojik tahakkümlerin yanı sıra heteronormatif tekeşli ilişkiler bu konudaki tartışmaları canlı tutuyor.