top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Litera

Yeni bir zamanın müjdecisi "Birdenbire"

İpek Sözen, Serda Kranda Kapucuoğlu'nun romanı Birdenbire üzerine yazdı: "Kitabın kahramanı Ayşegül, kadın olmanın andaki gerçekliğini fark ediyor ve bunca zaman kalıp olarak giydiği tüm kimliklerle yüzleşme cesaretini gösteriyor."


İpek Sözen

Birdenbire, bu yıl mart ayında hayatımıza giren bir bahar romanı. Hani kıştan bahara geçişte ara ara kapımızı tıklatan güneşli günler vardır… Bir anda kazaklardan sıkılır, baharı ince ince giyeriz üstümüze… Uyanan tabiatı gördükçe şekerli bir keyif salınır iç ritmimize… Tatlı tatlı üşür ama baharın eşiğinde olduğumuzu biliriz hani… İşte Birdenbire böyle bir zamanın müjdecisi oldu.


Roman, boşanma kararı almış kahramanımızın kendine yeni bir yaşam kurmasıyla başlıyor. Kitabın katmanlarında soluk alıp veren tüm temalar ismini hakkıyla yaşıyor: Eşinin onu en yakın arkadaşıyla aldattığını öğrenmesi, boşanma kararı, emlakçılık yapmaya başlaması, yeni işinin vesilesiyle kendine bu evi seçmesi, apartmandakilerle tanışması, yalnızlığı, kalabalığı, coşkusu, aşkı… Her şey kendi ritminde ve birdenbire oluyor. Ayşegül yeni olan bunca şeyin içinde eskiyi ve eskimenin ne demek olduğunu daha net idrak ediyor. Tam da buradan itibaren kendini zamanın serin sularına bırakıyor.


Bir Eşikten Başka Bir Eşiğe

Ayşegül tüm kafa sesleriyle bir modern zaman kahramanı. Çünkü "kendim" dediği kemikleşmiş her şeyin tek tek kırılmasına izin veriyor. Maceracı bir iradeyle hayatının bir başka eşiğini aşıyor.


Dostundan aldığı darbeyi ve bunu uzun süre göremeyişindeki körlüğü değerlendirirken apartmanda tanıştığı insanlar ona bambaşka bir dostluk sunuyor. Bir başka baharın mümkün olduğunu ispatlarcasına…


Yaralanan değerlerini ve etik anlayışını bir mücevher gibi taşıyorken her yeni eşikte tüm bunlardan soyunmak zorunda kalıyor. Kelimenin tam mânâsıyla karşı kıyıya geçiyor. Kendisine yapılan her şeye bir başka açıyla bakabilmek için…


Parmak uçları eski evindeki prizin yerini aranırken ruhu yeniden aşka kucak açıyor. Aşk adına bildiği ve unuttuğu ne varsa hepsini yeniden öğreniyor. Bir başka zamanda, bir başka Ayşegül olarak…


Her Yeni Ayşegül Bir Önceki Ayşegül’e Karşı

Kadın olmanın andaki gerçekliğini fark ediyor ve bunca zaman kalıp olarak giydiği tüm kimliklerle yüzleşme cesaretini gösteriyor. Haklı Ayşegül, her şeyin en doğrusunu yapan, doğru konuşan, doğru davranan Ayşegül, gururlu Ayşegül, yıkılmış, boşanmış Ayşegül bir olup yeni Ayşegüllerle tanışıyor; kalbinde kuşların kanat çırptığı Ayşegül, kalbi kağıtlarda atan Ayşegül, notlar yazan, şaşıran, eriyen, medcezirli Ayşegül, tutkulu Ayşegül, kıskanç Ayşegül, intikam alan, meydan okuyan, günahkâr Ayşegül… Bunların hepsinin kendi kahramanı olduğunu fark ettiği ana kadar kafasında bir kalabalıkla yaşıyor. Tıpkı bizim gibi. Sonunda tüm Ayşegüller el ele tutuşuyor.


Bir Apartman

Birdenbire bize kendi iç sesimizi hatırlatan bir mekân romanı. Dönüşümü ve akışı başlatan, tüm bu insanları bir arada tutan şey apartman. Romanın her parçası mekânın hissiyatıyla soluk alıp veriyor; yaşadıkları evler, katlar, mesafeler, merdivenler, duvarlar, sesler, yankılar… Mekân hikayesini yaşıyor. Serda Kranda kurguladığı dokuyla Birdenbire'yi aşkın ve bir aşk romanı olmanın ötesine taşıyor. Her tema, tekabül ettiği tüm mertebe ve renklerle sınanıyor.


Birdenbire Üzerine Kısa Notlar

Başlangıçta, aldatılmış ve boşanmış bir kadının içini yıkayan yoğun bir acıyı tattırdı. Ardından yeni bir hayat kurmanın taze nefesini.


Bir kadının hatta bir insanın hayatın zorlu sınavlarında nasıl da kendi gücüne uyanabildiğini anlattı. Üstelik bu farkındalığın bir sınavla başladığını, soru önümüze düşmediği sürece cevap arayışının olmayacağını gösterdi.


Evlilik ve boşanma: Yaşantıya dönüştükçe farklılaşan iki kavram. Bu iki sürecin arasındaki her şey o kadar mizahi ve o kadar gerçekçi tarif edilmiş ki…


Tarifler… İnsan ruhundan geçen tüm duygular o kadar tatlı ifade edilmiş ki…

"Mehmet sanki gözlerini çıkarmış ve ayakkabısına giren kumları temizler gibi içindeki Ayşegülleri dökmüştü."

Bu yakınlığın içerisinde insan kendi gerçeğini buluyor. "Evet bazen ben de böyle hissediyorum!" sözcüğü bir tabela gibi kalpte yanıp sönüyor. İyi ve kötü olarak sınıflandırdığımız tüm duygular karşımıza dikiliyor. "Ben sendeyim; hava gibi, ciğer gibi, damar gibi, kalp gibi. Orada duruyorum." diyor. Kabaca ikiye ayırdığımız iyi ve kötü romanın sonunda rütbelerini söküyor.


Kadınlığın etine kemiğine yerleşen sözler ve yargılar… Birdenbire o kemikler tek tek kırılıyor. Roman boyunca yeniden kaynıyor. Başka duyguların hüküm sürdüğü, tutkulu bir omurga oluşturuyor Serda Kranda.


Ve dostluk… Bir masanın etrafında bir araya gelebilmek ve bir insanı tüm ışığı ve karanlığıyla kucaklayabilmek.


Ve bakış… Nerede duruyorsak orada çok haklıyız. Gibi geliyor. Nerede duruyorsak orada kökleniyor gibiyiz. Oysaki bir yerde okumuştum: Yerini değiştirebilirsin, sen ağaç değilsin. Konumumuz değiştiği an bakış da açı da eriyip gidiyor. Hak ve bakış, kol kola mı sahiden?