Ara

Her şeyi birden isteyen, kendinin körü adam prototipi: Charles Arrowby


Nuray Önoğlu


"Geriye dönüp baktığımda, Deniz Deniz’i çevirme sürecini böyle açıklıyorum: Ne kadar zor olacağını bilmediğim için yapabildim." Türkçenin önemli çevirmenlerinden Nuray Önoğlu, dilimize kazandırdığı Iris Murdoch'ın Deniz Deniz'in çeviri sürecini yazdı.



Üniversite birinci sınıf öğrencisiyken, ASELSAN’ın kurucusu ve ilk genel müdürü Mehmet Hacim Kamoy’un bir konferansını izlemiştim. O konferansta kurumun başarısını açıklamak amacıyla anlattığı bir hikâyeyi hiç unutmadım: Bir bilim insanı eşekarısını; vücut ağırlığını, kanat açıklığını, kanatlarını birim zamanda çırpma hızını, bunların yarattığı aerodinamik kuvveti vs. enine boyuna incelemiş ve sonunda eşekarısının uçamayacağını matematiksel olarak ispatlamış. “Ama uçuyor,” diyenler olmuş. “Çünkü uçamayacağını bilmiyor,” diye cevaplamış. Hacim Bey, “Benim işe aldığım mühendisler çok genç, çok yetenekli, çok zeki ama deneyimsiz kişilerdi. Yapamayacaklarını bilmiyorlardı, o yüzden yaptılar, yapabildiler,” diye tamamlamıştı sözlerini.


Geriye dönüp baktığımda, Deniz Deniz’i çevirme sürecini böyle açıklıyorum: Ne kadar zor olacağını bilmediğim için yapabildim.


Deniz Deniz, Iris Murdoch’un en önemli romanlarından biri. Yayınlandığı yıl, 1978’de, Man Booker Ödülü almış, 500 küsur sayfalık upuzun ve deyim yerindeyse çok katmanlı bir roman. Murdoch’un kurgu ve kurgu olmayan epey kitabı, 60’lı yıllardan itibaren Türkçeye çevrilmiş olmasına rağmen Deniz Deniz 2015 yılına kadar çevrilmemişti. Kitabın çevirisi bana önerildiğinde sevinçle kabul ettim, Iris Murdoch çevirme fırsatını tepecek halim yoktu. Ne de olsa o zamana kadar beşi roman yirmi beş kitap çevirmiştim. Artık deneyimli bir çevirmen sayılırdım. Çeviriye edebiyat çevirmek arzusu ve umuduyla başlamıştım zaten ve sonunda benden roman çevirmemi isteyenler oluyordu, başka ne isteyebilirdim!


Çeviriyi kabul ederken kitabın içeriği hakkında pek bir fikrim yoktu, itiraf ediyorum. Kitabı henüz okumamış, şöyle bir göz gezdirmiştim çevirmeyi kabul etmeden önce. Hemen okumaya koyuldum ve derhal büyüsüne kapıldım. Romanın anlatıcısı ünlü tiyatro adamı Charles Arrowby merak uyandıran biriydi. Şöyle diyordu romanın başlarında: “Fakat hayatımın asıl olayları geçmişte kaldı ve ‘sükûnet içinde hatırlamak’ dışında yapacak bir şey yok artık. Egoizmle geçmiş bir hayattan pişmanlık duymak mı? Tam olarak öyle değil ama onun gibi bir şey. Elbette tiyatronun hanımları ve beylerine asla böyle söylemedim; gülmekten ölürlerdi. Tiyatro, insan şöhretinin geçiciliğini öğrenmenin tam yeridir: Ah o büsbütün yitip gitmiş pantomimlerin harikulade şaşaası! Şimdi o büyüden feragat edecek ve bir münzevi olacağım: İyi olmayı öğrenmekten başka yapacağım hiçbir şey olmadığını dürüstçe söyleyecek bir hale getireceğim kendimi,” diyordu. Egoizmle geçmiş bir hayattan lafı dolandırsa da pişmanlık duyan, artık sükûnet içinde yaşamayı isteyen, insan şöhretinin geçiciliğinin farkında ve şöhretten vazgeçmeye hazır birinin nasıl bir yolculuk yapacağının hikâyesini kim okumak istemezdi! Üstelik ben okumakla yetinmeyip bir de çevirecektim, Türkçe yeniden yazacaktım. Heyecanlıydım…

Roman çevirirken önce romanı okurum. Hem bir okur olarak hikâyeyi baştan sona, kesintisiz olarak okumak zevkini tatmak isterim hem de eserin diline, atmosferine, üslubuna aşinalık kazanmak.

Roman çevirirken önce romanı okurum. Hem bir okur olarak hikâyeyi baştan sona, kesintisiz olarak okumak zevkini tatmak isterim hem de eserin diline, atmosferine, üslubuna aşinalık kazanmak. Çeviriye başladığımda bunları bilmenin bana çok yararı olacağını, önceki deneyimlerimden biliyordum.


Böylece okumayı sürdürdüm. Fakat okudukça aydım ki Arrowby hiç de okuru (ve belki kendini de) olmaya çalıştığına inandırmak istediği türden bir adam değildi. Adam, “Egoizmle geçmiş bir hayattan pişmanlık duyan”, “İyi olmayı öğrenmekten başka yapacağı hiçbir şeyi” kalmamış biri filan değildi; pozcunun, egoistin, manipülatörün önde gideniydi... Neyse, okuyacakların okuma zevkini bozmanın âlemi yok, ben çeviriye ve çevirmene döneyim.

Dediğim gibi Arrowby pozcunun, egoistin, manipülatörün önde gideniydi ve karakterine gayet uyan bir şekilde sürekli birtakım imalarla, atıflarla; cümlelerine Fransızca sözcükler, terimler, alıntılar serpiştirerek konuşuyordu. İyi kötü bir Fransızcam vardı, o serpiştirdiği sözcükleri, deyimleri halledebilirdim ama o atıfların nereye/neye/kime olduğunu çoğu zaman anlamıyordum. Çeviri süreci çetrefilli olacaktı, belli olmuştu.


Deniz Deniz çevirdiğim ilk roman değildi ama çevirisini yaptığım, yazarı hayatta olmayan ilk roman olacaktı. Daha önce çevirdiğim Harmattan, O Asla Geri Gelmeyecek, Geceleri Daireler Çizerek Yürürüz ve Tuzun Kitabı’nın yazarları hayattaydı ve çeviri sürecinde hep onlarla temas halinde olmuş, sıkıştığım, anlamakta güçlük çektiğim yerlerde, yazara kısa bir e-posta yazıp açıklama isteme olanağı bulmuştum. Onlar da seve seve cevap vermişlerdi sorularıma. Kurgu dışı kitaplarda böyle çalışmıştım. Şimdi bu olanaktan yoksun olarak yapacaktım çeviriyi. Benim için bir ilkti.


Alaylı bir çevirmen olduğum, İngilizceyi kurslarda ve kitap okuyarak öğrendiğim için İngilizce bilgilerim eksiklidir, bu açıdan özgüvenim sarsılmaya müsaittir. Ama bilmediğimi kabul etmekte ve eksiğimi gidermek için çabalamakta, okumakta, araştırmakta sıkıntım yoktur, akademide geçirdiğim yıllar boyunca öğrendiğim yol ve yöntemlerin faydasını hep görmüşümdür. Ayrıca, Facebook’daki Çeviride Kaybolanlar grubu üyesi meslektaşlarıma ve yardıma hazır olduklarını bildiğim ana dili İngilizce olan arkadaşlarıma her zaman güvenebilirim. Sıkıştığım, işin içinden çıkamadığım yerlerde daima yardımlarına başvurabilirim ve yardım edeceklerine kuşku yoktur.


Hazır yeri gelmişken Çeviride Kaybolanlar grubuna ve grubun kurucusu, şimdiki moderatörlerinden biri olan Cem Duran’a teşekkür edeyim isterim kamu önünde. Grup pek çok çevirmen için çeviriye ilişkin her türlü konuda çok yararlı bir forum olmayı sürdürüyor. Modern zamanların nimetlerinden biri.


Çeviri sürecinin önemli bir parçası Arrowby ile “aramızda” olanlardı. Çeviriye başlamadan önce kitabı okurken kendisinden hiç hazzetmemiştim ama çeviri sürecinde, aylar boyu onun zihninde yaşayıp ne düşündüğünü iyice idrak edince düpedüz adamdan nefret eder olmuştum.

Modern zamanların nimetleri çevirmen forumlarından ibaret değil. İnternet her türlü bilgi ve belgeye kolaylıkla ulaşmamızı sağlayan fevkalade bir araç. Nitekim çeviri sürecinde o aracı iyi kötü kullanmayı bilmenin sayısız faydasını görecektim. Bu faydaların ilki romanın PDF formatında elektronik kopyasını bulmak oldu. Yayınevi elektronik kopya değil, kitabı göndermişti. Biraz uğraşarak elektronik bir kopyasını indirmeyi başardım. Elektronik kopya benim için önemli çünkü çeviri yaparken orijinal metin PDF formatında, çeviri metni Word formatında ekranda açık olur. Internet tarayıcımda ise iki Türkçe – İngilizce sözlük, iki İngilizce – İngilizce sözlük, bir İngilizce eşanlamlılar sözlüğü, TDK sitesi açık durur. İhtiyaca göre başka pencereler açılır kapanır. Çeviriyi baştan sona bilgisayarda yapar ve yazarım. Çeviriye görece ileri bir yaşta başladığım ve akademide bilgisayarda yazmaya ve kayıt tutmaya alıştığım için olacak, istisnai durumlar dışında kalemle yazarak çeviri yapmam.


Böylece çeviriye başladım. Arrowby’ın dilini, üslubunu anlamıştım iyi kötü ama onu Türkçede yazmayı becerebilecek miydim bakalım. Besbelli çok kolay olmayacaktı. İniş çıkışlarla dolu bir süreç olacağı baştan belliydi. Esasen çeviri hep öyle gidiyor benim için. Ara ara ben bu işi beceremiyorum, yetersizim, yapamıyorum duygusuna kapılacağımı baştan biliyordum; çünkü hep öyle olmuştu. Ama çalışıp çabalayıp, sorup soruşturup bir çözüm, bir yol bulmayı başarabileceğimi de önceki çevirilerimden biliyordum. Ara ara da “Şu cümlenin güzelliğine bak bak!” kurumlanmalarım olurdu, onu da biliyordum.


Çeviri sürecinin önemli bir parçası Arrowby ile “aramızda” olanlardı. Çeviriye başlamadan önce kitabı okurken kendisinden hiç hazzetmemiştim ama çeviri sürecinde, aylar boyu onun zihninde yaşayıp ne düşündüğünü iyice idrak edince düpedüz adamdan nefret eder olmuştum. Adam hakikaten pozcunun önde gideniydi. “Tiyatro, insan şöhretinin geçiciliğini öğrenmenin tam yeridir: Ah o büsbütün yitip gitmiş pantomimlerin harikulade şaşaası! Şimdi o büyüden feragat edecek ve bir münzevi olacağım,” diyor, sonra da köyün barına girdiğinde olanları anlatırken “Ben girince bar birden sessizleşiyor ve çıkar çıkmaz gürültülü bir sohbet başlıyor, ama hiç aldırmadan uğrama alışkanlığı edinmek niyetindeyim. Köylülerin ılımlı düşmanlığı beni endişelendirmiyor. Elbette, televizyon sayesinde, kim olduğumu biliyorlar. Ama kayıtsız görünmek için kendilerini helak ediyorlar yahut belki de bütün yaraşır basitlikleriyle hakikaten kayıtsız bile olabilirler. Onlar için belki de ‘gerçek olmayan’ biriyim, televizyonun kendi gerçek dışılığının dokunduğu biri. Tanrıya şükür, hiç kimse benimle arkadaşlık kurmaya kalkışmadı,” diyor, buna dinleyenin inanmasını bekliyordu. Ününün bırakın geçici olmayı, oralara hiç ulaşmamış olabileceğine ihtimal vermiyordu.


Arrowby’a ve olaylara dair daha fazla ayrıntıya girmenin, romanı henüz okumamış olanların okuma zevkini bozmanın alemi yok. Onun için burada kesiyorum. Başka diyeceklerim var çünkü.

Sevgili Doğuş Sarpkaya Litera Edebiyat’ın ilk sayısı için Deniz Deniz’in çeviri sürecine ilişkin bir yazıyla katkıda bulunur muyum diye sorduğunda kasım ortasıydı. Memnuniyetle kabul ettim. Yazının son teslim tarihine bir ay vardı. İzleyen haftalar benim için pek çok bakımdan yoğun ve kısmen sıkıntılıydı; yazı ve verdiğim söz tamamen aklımdan çıkmıştı; hatırladığımda, son teslim tarihine on gün kadar vardı. Kitabı çevireli beş yıldan fazla zaman olmuştu, hatırlamak, yazmak, çalışmak gerekiyordu. Biraz da yetiştirebilecek miyim endişesiyle yazıyı çatmaya başladım. Yukarıda okuduklarınızın ham halini yazdım. Tam o sırada sosyal medya cinsel saldırı ve tacize ilişkin ifşalarla çalkalanmaya başladı. Kimi faillerin ve onların destekçilerinin açıklamalarını okurken hep Charles Arrowby ve ona duyduğum güçlü antipati geldi aklıma. Iris Murdoch, Arrowby karakteriyle istismarcı, tacizci ama asla sorumluluk almayan, asla empati kuramayan; kurbanlarından Lizzie’nin deyimiyle “Her şeyi birden isteyen”, bu uğurda yapamayacağı kötülük, harcayamayacağı değer ve kimse olmayan erkeği ete kemiğe büründürmüştü. Romanın büyüklüğünün bir sebebi de buydu.


kulturagif.gif

1/1

1/2

Mail listemize kaydolmak için:

  • White Facebook Icon

reklam, sponsorluk ve işbirliği için bize ulaşın