• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Her şeyi birden isteyen, kendinin körü adam prototipi: Charles Arrowby


Nuray Önoğlu


"Geriye dönüp baktığımda, Deniz Deniz’i çevirme sürecini böyle açıklıyorum: Ne kadar zor olacağını bilmediğim için yapabildim." Türkçenin önemli çevirmenlerinden Nuray Önoğlu, dilimize kazandırdığı Iris Murdoch'ın Deniz Deniz'in çeviri sürecini yazdı.



Üniversite birinci sınıf öğrencisiyken, ASELSAN’ın kurucusu ve ilk genel müdürü Mehmet Hacim Kamoy’un bir konferansını izlemiştim. O konferansta kurumun başarısını açıklamak amacıyla anlattığı bir hikâyeyi hiç unutmadım: Bir bilim insanı eşekarısını; vücut ağırlığını, kanat açıklığını, kanatlarını birim zamanda çırpma hızını, bunların yarattığı aerodinamik kuvveti vs. enine boyuna incelemiş ve sonunda eşekarısının uçamayacağını matematiksel olarak ispatlamış. “Ama uçuyor,” diyenler olmuş. “Çünkü uçamayacağını bilmiyor,” diye cevaplamış. Hacim Bey, “Benim işe aldığım mühendisler çok genç, çok yetenekli, çok zeki ama deneyimsiz kişilerdi. Yapamayacaklarını bilmiyorlardı, o yüzden yaptılar, yapabildiler,” diye tamamlamıştı sözlerini.


Geriye dönüp baktığımda, Deniz Deniz’i çevirme sürecini böyle açıklıyorum: Ne kadar zor olacağını bilmediğim için yapabildim.


Deniz Deniz, Iris Murdoch’un en önemli romanlarından biri. Yayınlandığı yıl, 1978’de, Man Booker Ödülü almış, 500 küsur sayfalık upuzun ve deyim yerindeyse çok katmanlı bir roman. Murdoch’un kurgu ve kurgu olmayan epey kitabı, 60’lı yıllardan itibaren Türkçeye çevrilmiş olmasına rağmen Deniz Deniz 2015 yılına kadar çevrilmemişti. Kitabın çevirisi bana önerildiğinde sevinçle kabul ettim, Iris Murdoch çevirme fırsatını tepecek halim yoktu. Ne de olsa o zamana kadar beşi roman yirmi beş kitap çevirmiştim. Artık deneyimli bir çevirmen sayılırdım. Çeviriye edebiyat çevirmek arzusu ve umuduyla başlamıştım zaten ve sonunda benden roman çevirmemi isteyenler oluyordu, başka ne isteyebilirdim!


Çeviriyi kabul ederken kitabın içeriği hakkında pek bir fikrim yoktu, itiraf ediyorum. Kitabı henüz okumamış, şöyle bir göz gezdirmiştim çevirmeyi kabul etmeden önce. Hemen okumaya koyuldum ve derhal büyüsüne kapıldım. Romanın anlatıcısı ünlü tiyatro adamı Charles Arrowby merak uyandıran biriydi. Şöyle diyordu romanın başlarında: “Fakat hayatımın asıl olayları geçmişte kaldı ve ‘sükûnet içinde hatırlamak’ dışında yapacak bir şey yok artık. Egoizmle geçmiş bir hayattan pişmanlık duymak mı? Tam olarak öyle değil ama onun gibi bir şey. Elbette tiyatronun hanımları ve beylerine asla böyle söylemedim; gülmekten ölürlerdi. Tiyatro, insan şöhretinin geçiciliğini öğrenmenin tam yeridir: Ah o büsbütün yitip gitmiş pantomimlerin harikulade şaşaası! Şimdi o büyüden feragat edecek ve bir münzevi olacağım: İyi olmayı öğrenmekten başka yapacağım hiçbir şey olmadığını dürüstçe söyleyecek bir hale getireceğim kendimi,” diyordu. Egoizmle geçmiş bir hayattan lafı dolandırsa da pişmanlık duyan, artık sükûnet içinde yaşamayı isteyen, insan şöhretinin geçiciliğinin farkında ve şöhretten vazgeçmeye hazır birinin nasıl bir yolculuk yapacağının hikâyesini kim okumak istemezdi! Üstelik ben okumakla yetinmeyip bir de çevirecektim, Türkçe yeniden yazacaktım. Heyecanlıydım…

Roman çevirirken önce romanı okurum. Hem bir okur olarak hikâyeyi baştan sona, kesintisiz olarak okumak zevkini tatmak isterim hem de eserin diline, atmosferine, üslubuna aşinalık kazanmak.

Roman çevirirken önce romanı okurum. Hem bir okur olarak hikâyeyi baştan sona, kesintisiz olarak okumak zevkini tatmak isterim hem de eserin diline, atmosferine, üslubuna aşinalık kazanmak. Çeviriye başladığımda bunları bilmenin bana çok yararı olacağını, önceki deneyimlerimden biliyordum.


Böylece okumayı sürdürdüm. Fakat okudukça aydım ki Arrowby hiç de okuru (ve belki kendini de) olmaya çalıştığına inandırmak istediği türden bir adam değildi. Adam, “Egoizmle geçmiş bir hayattan pişmanlık duyan”, “İyi olmayı öğrenmekten başka yapacağı hiçbir şeyi” kalmamış biri filan değildi; pozcunun, egoistin, manipülatörün önde gideniydi... Neyse, okuyacakların okuma zevkini bozmanın âlemi yok, ben çeviriye ve çevirmene döneyim.

Dediğim gibi Arrowby pozcunun, egoistin, manipülatörün önde gideniydi ve karakterine gayet uyan bir şekilde sürekli birtakım imalarla, atıflarla; cümlelerine Fransızca sözcükler, terimler, alıntılar serpiştirerek konuşuyordu. İyi kötü bir Fransızcam vardı, o serpiştirdiği sözcükleri, deyimleri halledebilirdim ama o atıfların nereye/neye/kime olduğunu çoğu zaman anlamıyordum. Çeviri süreci çetrefilli olacaktı, belli olmuştu.


Deniz Deniz çevirdiğim ilk roman değildi ama çevirisini yaptığım, yazarı hayatta olmayan ilk roman olacaktı. Daha önce çevirdiğim Harmattan, O Asla Geri Gelmeyecek, Geceleri Daireler Çizerek Yürürüz ve Tuzun Kitabı’nın yazarları hayattaydı ve çeviri sürecinde hep onlarla temas halinde olmuş, sıkıştığım, anlamakta güçlük çektiğim yerlerde, yazara kısa bir e-posta yazıp açıklama isteme olanağı bulmuştum. Onlar da seve seve cevap vermişlerdi sorularıma. Kurgu dışı kitaplarda böyle çalışmıştım. Şimdi bu olanaktan yoksun olarak yapacaktım çeviriyi. Benim için bir ilkti.