• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

“Dünya Ağrısı” romanında taşra


Asuman Kafaoğlu-Büke


Erkekler tarafından sevilmeyen kadınlar, kendi kaderlerini ellerinde tutamayan erkekler, bastırılmış istekler, arzular, dünyanın kötülüğü, utanç ve fiziksel olmadığı halde sürekli hissedilen o malum acı... Asuman Kafaoğlu Büke, Ayfer Tunç'un Dünya Ağrısı'nı yazdı.


Büyük şehirlerde yaşamanın beraberinde getirdiği bir özgürlük duygusu vardır, bunun bir nedeni insanın göze batmadan hayatını sürdürebilmesinden kaynaklanır. Küçük şehir ve kasabalarda, herkesin birbirini tanıdığı çevrelerde, bireyin her hareketinin toplum tarafından görünür olması, üstelik kulaktan kulağa dedikodularla her yaşananın detayın deforme edilerek yayılması, boğucu bir etki yaratır.


Romanlarda bu boğucu etki ile birlikte kasaba yaşamının bazen bir küçümseme ile geldiğini görürüz. Aklıma gelen ilk örnek Orhan Pamuk’un Kar romanında Kars’ta yaşayan bir karakterin sözleri geliyor: “Dünyanın bu köşesinde yaşamakta hala ısrar ettiğim, hatta burada iktidar hırsına kapıldığım için gururumu kırmadan geçiştirmeye çalışacağım (…) ve bu yüzden de kendimi senden aşağı görüyorum. Sen de lütfen bakışlarını gözlerimin içine dikerek utancımı yüzüme vurma.”

Taşra kentinin soluk ve dikkat çekmeyen yaşamından kaynaklanan bir eziklikten söz eder yazar burada. Karakterler merkezden uzak yaşamlarında eziklik hissettiklerini, burada bulunma nedenlerinin bir başarısızlık öyküsüyle dile getirirler.


Ayfer Tunç’un Dünya Ağrısı romanında benzer bir boğucu taşra ile karşılaşıyoruz. Taşrayı boğucu yapan, bir şekilde unutmaya izin vermemesi. Çevreye yeni insanlar katılmadan, her gün aynı bireyleri görerek, kapalı toplum içinde yaşamının beraberinde getirdiği unutamamak.


Dünya Ağrısı'nın kahramanı Mürşit, şehre okumaya gittiğinde bir nebze özgürlüğün tadını almış fakat kendisini boğan, gelişimini kısıtlayan taşraya babasının hastalığı sonrasında geri dönmek zorunda kalmış bir adam. Taşradan kopuşun, büyük şehirde yaşamanın onu bir dönem özgür kıldığını düşünerek katlanıyor yaşama. Taşradaki yaşamında anlaşılmadığını düşündüğü için kendini çevresinden soyutladığını, ailesine ve yakın çevresine yabancılaştığını ve bir çeşit koruyucu kabuk geliştirdiğini görüyoruz.


Kaderlerini ellerine alamamış insanlar


Bütün bu yabancılaşma duyguları, kasabaya şehirli bir mühendis geldiğinde ve onun otelinde kalmaya başladığında değişiyor. İki erkek arasında gelişen dostluk yıllardır Mürşit’in içinde sertleşen kabuklaşmayı da yavaş yavaş yumuşatıyor. Rakı sofrasında başlayan sohbetlerinden ikisi de çok zevk alıyorlar ve zamanla Mürşit kimseyle paylaşmadığı acılarını dile getireceği bir güven ortamı buluyor. Hayata küskün bu iki adamın birbirlerinde kendilerini bulmaları, adeta soğan gibi her seferinde bir kat daha açıldıkları, en derinlerde gizlenen gerçeklere doğru yol aldıklarını gözlemliyoruz. Bu sohbetlerle gerçek adı Uzay olan ama kasabada herkesin Madenci diye bildiği bu erkekle Mürşit arasında gelişen yakınlık, ilk başından itibaren bir ferahlama ve çözülme sunmuyor ikisine de; sadece hayattan şikâyet edecek, duygularının anlaşıldığı bir ortamda sohbet etmekle yetinecekleri anlaşılıyor. Mürşit anlamını bir türlü bulamadığı hayatını değiştirmeye yetecek enerjiden ve kararlılıktan yoksun görünüyor hep.

Halbuki Mürşit’i seven bir karısı, babasından ona kaldığında şehrin en güzel oteli, ona saygılı davranan çok iyi yetişmiş iki çocuğu, özellikle akıllı ve anlayışlı bir kızı var fakat bu iyilik dolu ortam onu iyileştireceğine, ona ağır bir suçluluk duygusu veriyor. Mürşit istemediği hayatını yaşarken çevresini de mutsuzluğa sürüklediğinin farkında.


Ayfer Tunç’un anlattığı bu taşra, kaderlerini ellerin