Ara

“Dünya Ağrısı” romanında taşra


Asuman Kafaoğlu-Büke


Erkekler tarafından sevilmeyen kadınlar, kendi kaderlerini ellerinde tutamayan erkekler, bastırılmış istekler, arzular, dünyanın kötülüğü, utanç ve fiziksel olmadığı halde sürekli hissedilen o malum acı... Asuman Kafaoğlu Büke, Ayfer Tunç'un Dünya Ağrısı'nı yazdı.


Büyük şehirlerde yaşamanın beraberinde getirdiği bir özgürlük duygusu vardır, bunun bir nedeni insanın göze batmadan hayatını sürdürebilmesinden kaynaklanır. Küçük şehir ve kasabalarda, herkesin birbirini tanıdığı çevrelerde, bireyin her hareketinin toplum tarafından görünür olması, üstelik kulaktan kulağa dedikodularla her yaşananın detayın deforme edilerek yayılması, boğucu bir etki yaratır.


Romanlarda bu boğucu etki ile birlikte kasaba yaşamının bazen bir küçümseme ile geldiğini görürüz. Aklıma gelen ilk örnek Orhan Pamuk’un Kar romanında Kars’ta yaşayan bir karakterin sözleri geliyor: “Dünyanın bu köşesinde yaşamakta hala ısrar ettiğim, hatta burada iktidar hırsına kapıldığım için gururumu kırmadan geçiştirmeye çalışacağım (…) ve bu yüzden de kendimi senden aşağı görüyorum. Sen de lütfen bakışlarını gözlerimin içine dikerek utancımı yüzüme vurma.”

Taşra kentinin soluk ve dikkat çekmeyen yaşamından kaynaklanan bir eziklikten söz eder yazar burada. Karakterler merkezden uzak yaşamlarında eziklik hissettiklerini, burada bulunma nedenlerinin bir başarısızlık öyküsüyle dile getirirler.


Ayfer Tunç’un Dünya Ağrısı romanında benzer bir boğucu taşra ile karşılaşıyoruz. Taşrayı boğucu yapan, bir şekilde unutmaya izin vermemesi. Çevreye yeni insanlar katılmadan, her gün aynı bireyleri görerek, kapalı toplum içinde yaşamının beraberinde getirdiği unutamamak.


Dünya Ağrısı'nın kahramanı Mürşit, şehre okumaya gittiğinde bir nebze özgürlüğün tadını almış fakat kendisini boğan, gelişimini kısıtlayan taşraya babasının hastalığı sonrasında geri dönmek zorunda kalmış bir adam. Taşradan kopuşun, büyük şehirde yaşamanın onu bir dönem özgür kıldığını düşünerek katlanıyor yaşama. Taşradaki yaşamında anlaşılmadığını düşündüğü için kendini çevresinden soyutladığını, ailesine ve yakın çevresine yabancılaştığını ve bir çeşit koruyucu kabuk geliştirdiğini görüyoruz.


Kaderlerini ellerine alamamış insanlar


Bütün bu yabancılaşma duyguları, kasabaya şehirli bir mühendis geldiğinde ve onun otelinde kalmaya başladığında değişiyor. İki erkek arasında gelişen dostluk yıllardır Mürşit’in içinde sertleşen kabuklaşmayı da yavaş yavaş yumuşatıyor. Rakı sofrasında başlayan sohbetlerinden ikisi de çok zevk alıyorlar ve zamanla Mürşit kimseyle paylaşmadığı acılarını dile getireceği bir güven ortamı buluyor. Hayata küskün bu iki adamın birbirlerinde kendilerini bulmaları, adeta soğan gibi her seferinde bir kat daha açıldıkları, en derinlerde gizlenen gerçeklere doğru yol aldıklarını gözlemliyoruz. Bu sohbetlerle gerçek adı Uzay olan ama kasabada herkesin Madenci diye bildiği bu erkekle Mürşit arasında gelişen yakınlık, ilk başından itibaren bir ferahlama ve çözülme sunmuyor ikisine de; sadece hayattan şikâyet edecek, duygularının anlaşıldığı bir ortamda sohbet etmekle yetinecekleri anlaşılıyor. Mürşit anlamını bir türlü bulamadığı hayatını değiştirmeye yetecek enerjiden ve kararlılıktan yoksun görünüyor hep.

Halbuki Mürşit’i seven bir karısı, babasından ona kaldığında şehrin en güzel oteli, ona saygılı davranan çok iyi yetişmiş iki çocuğu, özellikle akıllı ve anlayışlı bir kızı var fakat bu iyilik dolu ortam onu iyileştireceğine, ona ağır bir suçluluk duygusu veriyor. Mürşit istemediği hayatını yaşarken çevresini de mutsuzluğa sürüklediğinin farkında.


Ayfer Tunç’un anlattığı bu taşra, kaderlerini ellerine alamamış insanlardan oluşuyor. Gelecekleri konusunda söz hakkına sahip değiller. Ancak sorunları yüzeysel değil, “Hafızası insanın düşmanıdır” (s. 12) sözlerinin farklı şekillerde tekrarlandığı, insanın kendi içinde bir düşman taşıması, asıl sorunları. Ülkenin ortak belleğinin yarattığı acıları unutamayan kahramanlar. Şehrin ortak belleği, onların içlerinde taşıdıkları suçları. Bu da bizi romanın ana teması olan linç konusuna getiriyor.


Romanda farklı şekillerde linçten söz ediyor Tunç. Bazıları kahvede bir aradan oturan insanların birlikte televizyon seyrederken kolayca havaya girdikleri, masum bir linç türü. Kolayca, çünkü birbirlerini olumsuz etkileme gücüne sahipler, birisi dur demedikçe hızla artan bir şiddete dönüşebiliyor. Nedensellik ve düşünce üretmeden, sadece ortak bir hareketin içinde yer alan sıradan insanların şeytana dönüştüğünü gösteriyor bize yazar. Yalan yanlış bilgilerle, abartılmış dedikodularla bir anda karşılarındaki güçsüzü linç etmeye girişiyorlar. Farkında değil gibi davranıyorlar fakat alttan alta toplum içinde ötekileştirilmişlerin de hıncını alıyorlar. Bir hamalın Alevi olması, yaşlı bir adamın Ermeni olması… birlikte yaşadıkları bu insanların aslında yabancı olduğu düşüncesiyle nefret bir anda katlanarak çoğalıyor.


Gerçek suçlu kim?


Bu ıssız şehrin hikayesinde gerçek suçlu kim diye sorabiliriz. Saldırı topluca olduğunda suçlu da görünmez olur. Bu bilinçsiz hareket daha da saldırganlaştırır insanları. Aynı soruyu Mürşit’in hayatına bakarak tekrarlayabiliriz: Mürşit’in hikayesinde suçlu kim? diye sorduğumuzda, Mürşit suçlu görünmez; insan vicdanına fazla büyük gelen acılar için genelde kendi dışında bir suçlu arar. Mürşit de aynen böyle yapıyor. Bunu en çok onun kabuslarında görüyoruz. Yanlış eylem ve yanlış davranış için kendini suçlamak yerine, kabuslarında Cumhur adlı bir çocuğu şeytan kılığında görüyor. Önce Cumhur’u doğrudan Mürşit’e bir kötülük yapmış biri olarak algılıyoruz, belki çocukken tecavüz etmiş ya da dövmüştür onu, bir şekilde yaralamıştır düşüncesi uyanıyor fakat Cumhur’un aslında yaptığı şey, Mürşit’e özeneceği bir model sunmak. Mürşit’in içindeki kötülüğü uyandırmaktan başka bir şey değil. Yani doğrudan kötülük olarak değil, kötülüğü uyandıran, onu dürten bir güç.

Dünyanın ve insanlığın kötülüğü. Başka deyişle kendi içinde değil, kendi eylemlerinden sorumlu değil, daha soyut bir kötülüğün bir parçası olarak varlık.

Suçlu olarak şeytanı görmek insanın kendini aklama yollarından biridir. Mürşit’in günahı o denli büyük ki, yaşamaya devam edebilmek için bu yolu buluyor. Kendi dışında bir kötülük yaratarak, bedeninden ve zihninden uzaklaştırdığını zannediyor. Bu da dünyayı kötülük ile dolu görmesinde neden oluyor. Dünyanın ve insanlığın kötülüğü. Başka deyişle kendi içinde değil, kendi eylemlerinden sorumlu değil, daha soyut bir kötülüğün bir parçası olarak varlık. İşte bu duyguyla yaşamak daha kolayına geliyor Mürşit’in.


Şimdi romanın başlığına tekrar bakarsak, Dünya Ağrısı, bize bunu anlatıyor. 18. yüzyıl Alman romantik akım yazarlarının Weltschmerz diye adlandırdıkları, fiziksel bir neden olmadan hissedilen ruhsal acı tam da burada Ayfer Tunç’un anlattığı duyguya denk geliyor. Romantizmdeki ideal insan portresinin Mürşit’in zihninde de varlığını sürdürdüğünü görüyoruz. Çevresindekilerden ideal insan olmalarını bekler buluyoruz onu: En çok da oğlundan. İstiyor ki oğlu onun yaşam ideallerine sarılsın. Onu kendi hayal ettiği hayatı yaşamadığı için de aşağıladığını görüyoruz. Kendine sınırlı bir hayat seçtiği için, ona umutlarla verdiği Özgür adını hak etsin istiyor ve tabii bunu yaparken, babasının ona yaptığının aynısını oğluna yaptığının farkına asla varmıyor oluşu, onun trajedisi oluyor.


Romanda tekrarlanan motiflerden biri farklı erkeklerin ortak mutsuzlukları; çok sayıda kahraman, sevmediği kadınla evlenmek zorunda kalmış. Ayfer Tunç anlatı boyunca sevgi ile aşk arasında ayrım yapıyor. Kötü hayattan tek kurtarıcı olarak aşkı gösteriyor. Sevgi yetersiz kalıyor. Acıma duygusu, şefkat gibi Mürşit’in kişilik özellikleri de mutlu olmak için yeterli değiller.


Dünya Ağrısı'nda dramatik dönüşüm yaşayan karakterler sadece Mürşit’in çocukları ve belki bunlarla bağlantılı olarak Mürşit’in biraz onları tanımaya başladığını görüyoruz. Birkaç kez oğlunun aslında sandığı çocuk olmadığını anlaması önem taşıyor. Ayrıca kızıyla yakınlaştığı balkondaki sahne, ilk kez kızını gerçekten gördüğünü düşündürüyor. Bunlar romanın kurgusal olarak nefes aldığı anlar.


Belli belirsiz bir yenilenme umudu


Mürşit ile Madencinin ilişkisine tekrar dönersek, romanın başlarında farklı bir boyutta ilerleyeceğini düşündürerek okurun zihninde uyanışlara neden olduğunu söylemek mümkün. Bu iki erkeğin arasındaki ilişki ile oynuyor Ayfer Tunç. Birbirlerine söyledikleri “iyi ki sen varsın”, bu ilişkiden “belli belirsiz bir yenilenme umudu”, Madencinin “güzel gözleri ve bir tek Madencinin üşümesini istememesi ve sobayı onun odasına vermesi, en sonunda da Madenci oteli terk ettikten sonra Mürşit’in bu odaya girip onun yatağına uzanması ve bir daha müşteriye vermemek üzere odayı kutsallaştırması… bütün bu davranışlar iki erkeğin ilişkisinin boyutu üzerinde bizi düşünmeye itiyor. Hayatlarında hiçbir kadını sevmemiş olmaları da ayrıca birkaç kez tekrarlanıyor roman içinde. Madencinin tüm karakterler içinde tek çekici insan olarak anlatıldığını da eklersek, gizli ve derinlerde bırakılan arzuların asla dile getirilmemesinin yarattığı sıkıntıdan da söz edilebilir.

Romanda Tunç bir başka taşra ağrısından daha söz ediyor: Utanç.

Romandaki kadın kahramanlara gelince, Şükran, Arzu ve Hülya, hepsi erkekler tarafından mutsuzluğa mahkûm edilmiş kadınlar olarak yansıyor kâğıda. Ayfer Tunç çok ilginç sahneler yakalıyor kahramanlar arasında, örneğin Mürşit karısına bakarken çoğu kez duygulanıyor; şefkat ve acıma duygusu ağır basıyor fakat özellikle karısına bu duygularını sezdirmemeye çalışıyor çünkü alışırsa daha mutsuz olur diye garip bir sabit düşüncesi var. Bu davranış Mürşit’in duygularını ne denli kilit altında tuttuğunu net bir şekilde gösteriyor.


Romanda Tunç bir başka taşra ağrısından daha söz ediyor: Utanç. Vicdan sahibi insanlar olarak Mürşit ve Madenci otele gelen aşırı yoksul, zavallı insanların varlığından utanç duyuyorlar. Dilenciler karşısında insanın duyduğu utanç duygusunu eşsiz bir şekilde anlatıyor Ayfer Tunç. Özellikle Madenci otelin tek ısınan odasında kaldığı için, kendinden iş isteyenlere iş veremediği için, insanların yoksulluğunu engelleyemediği için, kalıcı bir utanç duygusu taşıyor.


Romandaki önemli simgelere de baktığımızda maden ve altın dikkat çekiyor. Madenci kelime anlamıyla derini kazan, Mürşit’in derinlerindeki acıyı ortaya çıkaran kişi olarak yeni bir anlam kazanıyor. Altın ise bütün şehrin umutlarını bağladığı, derinden çıkarmak istediği ama çıkartırken çevreyi yok edeceği bir değer. Toprak içinde her şeyi barındırır diyor romanın sonunda Madenci: pislik, böcek, ölüler ama aynı zamanda altın da barındırıyor toprak. “Hayat kayaç katmanları gibi parçalarına ayrılan değersiz bir kütledir” diyor Mürşit, “… ama gene de bir yerlerinde altın var” sözlerini ekliyor buna Madenci. Altın, derinlerde varlığı bilinen ama yüzeye çıkamayan bir maden; hem taşranın kurtuluşunu ve zenginleşmesini simgeliyor hem de doğanın yok oluşunu.


kulturagif.gif

1/2

1/2

Mail listemize kaydolmak için:

  • White Facebook Icon

reklam, sponsorluk ve işbirliği için bize ulaşın