• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Mağara Arkadaşları'ndan ebedi dostluğa


Murat Gülsoy


"Hayalet Gemi" dergisi aracılığıyla ilk tanışmaları, birlikte bir kitap için yola çıkıp iki ayrı roman yazmaları, birbirlerinden habersiz kaleme aldıkları iki roman arasındaki inanılmaz benzerlikler, son yirmi yılda yazdıklarının ilk okurları, eleştirmenleri, editörleri olmaları... Murat Gülsoy Ayfer Tunç'la, 90'ların sonundan günümüze uzanan edebi ve ebedi dostlukları üzerine yazdı.


Her şey bir öyküyle başladı. "Mağara Arkadaşları."


1990ların sonuna geliyorduk, 12 Eylül rejiminin başka bir şeye evrildiği hem karanlık hem renkli bir dönemdi, o dönemin okur-yazar gençleri olarak kendi yolumuzu çizmeye çalışıyor, tiyatroyla, edebiyatla uğraşıyor, düşüncelerimizi ve üretimlerimizi paylaşmak için dergi çıkarıyorduk. Adını Uçan Hollandalı operasından aldığımız Hayalet Gemi bizi bir arada tutan inisiyatiflerden biriydi. Bu derginin yaşamını sürdürebilmesi için başkalarına açık olması gerektiğini, nitelikli yazılar üretecek yazarların bulunması gerektiğini düşünüyorduk. Ben de okuduğum her şeye o gözle bakıyordum. “Ünlü” yazarların kapısına gidip onlardan yazı istemek yerine, henüz tanınmamış, yeni, farklı, genç yazarları bulmalıydık. Adam Öykü dergisinde karşıma çıkan bu öykü daha başlığı ile ilgimi çekmeyi başarmıştı: Mağara Arkadaşları... Uzun sayılabilecek öykü sayı sembolizmi ile başlıyor, yazı, hayat, gerçeklik, tarih üzerine ironik sorgulamalarla devam ediyordu. Daha önce bir benzerini okumadığım ama yine de çok tanıdık gelen bir tarzı vardı. Kurduğu dilin gelişkinliğinin ötesinde farklı kültürel alanların bilgisini, bakış açısını kolayca edebiyatın içine çekebilmesi usta bir yazarla karşı karşıya olduğumu gösteriyordu. Hem alegorik bir öykü kuruyor hem de alegorik edebiyatın artık mümkün olamayacağını gösteriyordu; bir yandan kurmacanın kurmacalığının altını çiziyor ama bir yandan da klasik hikâyeden aldığımız karakter derinliği hissini verebiliyordu; dolayısıyla dönemin yükselen postmodern eğilimleriyle bir tür içeriden hesaplaşma metni gibiydi.

Hayalet Gemi'deki ilk öykü (Murat Gülsoy arşivi)

Yazarın adını da ilk kez duyuyordum: Ayfer Tunç. Bu yazarı tanımaya, onu Hayalet Gemi’ye davet etmeye karar vermiştim. Biraz iz sürdükten sonra –o zamanlar internet bu kadar yaygın değildi- kendisinin Yapı Kredi Yayınları’nda editör olduğunu öğrendim. YKY o dönem Enis Batur’un yönetiminde müthiş işler yapan, kendi başına kültür bakanlığı gibi çalışan bir yerdi. Üstelik edebiyatın –deyim yerindeyse- kılcal damarları sayılabilecek bizim gibi küçük dergileri de reklam vererek destekliyordu. Birkaç Hayalet Gemi sayısını alıp masasına koydum, böyle bir dergi çıkarıyoruz, sizi de aramızda görmek isteriz dedim. Ayfer son derece sıcak karşıladı bu teklifimi ve Carbonel adlı ilk yazısıyla 59. sayıda yerini aldı. Böylece yıllar sürecek bir dostluğun temelleri atılmış oldu.


Edebiyat kişisel krizlerden doğuyor ve başka insanlara ulaştığında tamamlanıyordu

Ayfer Tunç’un dergiye yazmaya başlamasından sonra arkadaşlığımız hızla ilerledi. Artık ne zaman Beyoğlu’na insem -ki dergi için kitapçıları sık sık gezip tahsilat yapmam gerekiyordu- mutlaka Ayfer’i de arıyordum. Beyoğlu’ndaki Adam Kitabevi’nin kafesinde oturup saatlerce edebiyattan söz ediyorduk. Okuduklarımız, daha önce yazıp çizdiklerimiz kimi zaman kesişiyor kimi zaman farklılaşıyordu. Evine ilk gittiğimde duvarında asılı Tanpınar fotoğrafını gördüğümde yıllar önce tutmaya başladığım ilk ciddi defterimin başına yapıştırmış olduğum Oğuz Atay portresi aklıma gelmişti. Demek onun yazarı Tanpınar benimki Atay diye düşünmüştüm. Gerçi sonradan hepimizin DNA’sında Oğuz Atay var diye yazacaktı ama Tanpınar’la kurduğu ilişki çok farklıydı ve benim de onu daha farklı bir gözle okumama neden oldu, hatta yıllar içinde Tanpınar hakkında en az Oğuz Atay kadar yazdım. Ayfer’in edebiyatla yazarlarla ve sanatçılarla kurduğu ilişkinin yoğunluğu etkileyiciydi. Okudukları ve izledikleri üzerine heyecanla konuşan, edebiyatı ve sanatı bir hayat-memat meselesi olarak gören, yükselen piyasa işi edebiyat için dertlenen Ayfer o dönem bir yandan da 1970’li yıllardaki yaşantımızı anlatan bir kitap yazıyordu. Yaşamındaki kırılma noktalarından birinde geçmişle hesaplaşmak için böyle bir yöntem seçmişti, geçmişi soğukkanlı bir şekilde yazmak. 1990larda İstanbul hızla bir metropole dönüşürken geçmiş zamanlara özlem çoğu zaman içi boş bir nostaljiyi beraberinde getiriyordu. Ben o zamanlar nostaljiden uzak durmaya çalışır, geçmişe özlem duymanın yaşanan günü kavrayamamaktan kaynaklanan bir yenilgi biçimi olduğuna inanırdım. Ayfer’in Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek adını verdiği bu kitap ise hem 1970lerdeki hayatı bütün ayrıntılarıyla anlatıyor hem de soğukkanlı bir eleştiri sunuyordu. Ona göre 1970ler kayıp bir cennet, naif bir dönem değildi, kendine özgü alışkanlıkları, adetleri, kültürü vardı elbette ama insan her zaman insandı, tüm yönleriyle… Bu kitap o dönem çok okundu, çok konuşuldu. Biz okurlar da acaba şimdi neden böyleyiz sorusunun yanıtını bulmak için Ayfer gibi dönüp geçmişi düşünmeye başladık. Edebiyat kişisel krizlerden doğuyor ve başka insanlara ulaştığında tamamlanıyordu.

PiCUS Sayı 26 (Murat Gülsoy Arşivi)

Bu arada yıllar ilerliyor biz, Hayalet Gemi ekibi olarak, derginin yanı sıra Açık Radyo’da programlar yaparak ve yaygınlaşmaya başlayan internet ortamını kullanarak kendimize yeni mecralar yaratıyorduk. Radyoda başladığımız programlardan biri zaman içinde şekil değiştirerek halen sürdürmekte olduğumuz Diyaloglar’a dönüştü. Bu etkinlikler her ne kadar esasen seyirciler / okurlar için yapılıyormuş gibi dursa da aslında en çok bize