Ara

Mağara Arkadaşları'ndan ebedi dostluğa


Murat Gülsoy


"Hayalet Gemi" dergisi aracılığıyla ilk tanışmaları, birlikte bir kitap için yola çıkıp iki ayrı roman yazmaları, birbirlerinden habersiz kaleme aldıkları iki roman arasındaki inanılmaz benzerlikler, son yirmi yılda yazdıklarının ilk okurları, eleştirmenleri, editörleri olmaları... Murat Gülsoy Ayfer Tunç'la, 90'ların sonundan günümüze uzanan edebi ve ebedi dostlukları üzerine yazdı.


Her şey bir öyküyle başladı. "Mağara Arkadaşları."


1990ların sonuna geliyorduk, 12 Eylül rejiminin başka bir şeye evrildiği hem karanlık hem renkli bir dönemdi, o dönemin okur-yazar gençleri olarak kendi yolumuzu çizmeye çalışıyor, tiyatroyla, edebiyatla uğraşıyor, düşüncelerimizi ve üretimlerimizi paylaşmak için dergi çıkarıyorduk. Adını Uçan Hollandalı operasından aldığımız Hayalet Gemi bizi bir arada tutan inisiyatiflerden biriydi. Bu derginin yaşamını sürdürebilmesi için başkalarına açık olması gerektiğini, nitelikli yazılar üretecek yazarların bulunması gerektiğini düşünüyorduk. Ben de okuduğum her şeye o gözle bakıyordum. “Ünlü” yazarların kapısına gidip onlardan yazı istemek yerine, henüz tanınmamış, yeni, farklı, genç yazarları bulmalıydık. Adam Öykü dergisinde karşıma çıkan bu öykü daha başlığı ile ilgimi çekmeyi başarmıştı: Mağara Arkadaşları... Uzun sayılabilecek öykü sayı sembolizmi ile başlıyor, yazı, hayat, gerçeklik, tarih üzerine ironik sorgulamalarla devam ediyordu. Daha önce bir benzerini okumadığım ama yine de çok tanıdık gelen bir tarzı vardı. Kurduğu dilin gelişkinliğinin ötesinde farklı kültürel alanların bilgisini, bakış açısını kolayca edebiyatın içine çekebilmesi usta bir yazarla karşı karşıya olduğumu gösteriyordu. Hem alegorik bir öykü kuruyor hem de alegorik edebiyatın artık mümkün olamayacağını gösteriyordu; bir yandan kurmacanın kurmacalığının altını çiziyor ama bir yandan da klasik hikâyeden aldığımız karakter derinliği hissini verebiliyordu; dolayısıyla dönemin yükselen postmodern eğilimleriyle bir tür içeriden hesaplaşma metni gibiydi.

Hayalet Gemi'deki ilk öykü (Murat Gülsoy arşivi)

Yazarın adını da ilk kez duyuyordum: Ayfer Tunç. Bu yazarı tanımaya, onu Hayalet Gemi’ye davet etmeye karar vermiştim. Biraz iz sürdükten sonra –o zamanlar internet bu kadar yaygın değildi- kendisinin Yapı Kredi Yayınları’nda editör olduğunu öğrendim. YKY o dönem Enis Batur’un yönetiminde müthiş işler yapan, kendi başına kültür bakanlığı gibi çalışan bir yerdi. Üstelik edebiyatın –deyim yerindeyse- kılcal damarları sayılabilecek bizim gibi küçük dergileri de reklam vererek destekliyordu. Birkaç Hayalet Gemi sayısını alıp masasına koydum, böyle bir dergi çıkarıyoruz, sizi de aramızda görmek isteriz dedim. Ayfer son derece sıcak karşıladı bu teklifimi ve Carbonel adlı ilk yazısıyla 59. sayıda yerini aldı. Böylece yıllar sürecek bir dostluğun temelleri atılmış oldu.


Edebiyat kişisel krizlerden doğuyor ve başka insanlara ulaştığında tamamlanıyordu

Ayfer Tunç’un dergiye yazmaya başlamasından sonra arkadaşlığımız hızla ilerledi. Artık ne zaman Beyoğlu’na insem -ki dergi için kitapçıları sık sık gezip tahsilat yapmam gerekiyordu- mutlaka Ayfer’i de arıyordum. Beyoğlu’ndaki Adam Kitabevi’nin kafesinde oturup saatlerce edebiyattan söz ediyorduk. Okuduklarımız, daha önce yazıp çizdiklerimiz kimi zaman kesişiyor kimi zaman farklılaşıyordu. Evine ilk gittiğimde duvarında asılı Tanpınar fotoğrafını gördüğümde yıllar önce tutmaya başladığım ilk ciddi defterimin başına yapıştırmış olduğum Oğuz Atay portresi aklıma gelmişti. Demek onun yazarı Tanpınar benimki Atay diye düşünmüştüm. Gerçi sonradan hepimizin DNA’sında Oğuz Atay var diye yazacaktı ama Tanpınar’la kurduğu ilişki çok farklıydı ve benim de onu daha farklı bir gözle okumama neden oldu, hatta yıllar içinde Tanpınar hakkında en az Oğuz Atay kadar yazdım. Ayfer’in edebiyatla yazarlarla ve sanatçılarla kurduğu ilişkinin yoğunluğu etkileyiciydi. Okudukları ve izledikleri üzerine heyecanla konuşan, edebiyatı ve sanatı bir hayat-memat meselesi olarak gören, yükselen piyasa işi edebiyat için dertlenen Ayfer o dönem bir yandan da 1970’li yıllardaki yaşantımızı anlatan bir kitap yazıyordu. Yaşamındaki kırılma noktalarından birinde geçmişle hesaplaşmak için böyle bir yöntem seçmişti, geçmişi soğukkanlı bir şekilde yazmak. 1990larda İstanbul hızla bir metropole dönüşürken geçmiş zamanlara özlem çoğu zaman içi boş bir nostaljiyi beraberinde getiriyordu. Ben o zamanlar nostaljiden uzak durmaya çalışır, geçmişe özlem duymanın yaşanan günü kavrayamamaktan kaynaklanan bir yenilgi biçimi olduğuna inanırdım. Ayfer’in Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek adını verdiği bu kitap ise hem 1970lerdeki hayatı bütün ayrıntılarıyla anlatıyor hem de soğukkanlı bir eleştiri sunuyordu. Ona göre 1970ler kayıp bir cennet, naif bir dönem değildi, kendine özgü alışkanlıkları, adetleri, kültürü vardı elbette ama insan her zaman insandı, tüm yönleriyle… Bu kitap o dönem çok okundu, çok konuşuldu. Biz okurlar da acaba şimdi neden böyleyiz sorusunun yanıtını bulmak için Ayfer gibi dönüp geçmişi düşünmeye başladık. Edebiyat kişisel krizlerden doğuyor ve başka insanlara ulaştığında tamamlanıyordu.

PiCUS Sayı 26 (Murat Gülsoy Arşivi)

Bu arada yıllar ilerliyor biz, Hayalet Gemi ekibi olarak, derginin yanı sıra Açık Radyo’da programlar yaparak ve yaygınlaşmaya başlayan internet ortamını kullanarak kendimize yeni mecralar yaratıyorduk. Radyoda başladığımız programlardan biri zaman içinde şekil değiştirerek halen sürdürmekte olduğumuz Diyaloglar’a dönüştü. Bu etkinlikler her ne kadar esasen seyirciler / okurlar için yapılıyormuş gibi dursa da aslında en çok bize iyi geliyor. Daha doğrusu fark ettik ki ilgimizi çeken eserleri karşılıklı konuşmak için icat ettiğimiz bir disiplin bu. Üzerine konuşacağımız eserleri seçerken bazen değeri anlaşılmamış, şu veya bu nedenle unutulmuş olanlara öncelik veriyoruz bazen de yeni çıkmış, dünyanın farklı yerlerinin kültürüne dokunmamızı sağlayacak yazarlara. Üzerine konuşmak için çalışmak son derece geliştirici, insanı her dem diri tutuyor. Diyaloglar için hazırlanırken en çok Ayfer’in neler düşüneceğini merak eder, onun gözüyle metne bir daha bakar, neler söyleyeceğini tahmin etmeye çalışırım. Çoğu zaman şaşırtır beni. O zaman da farklı bakış açılarına neden ihtiyaç duyduğumuzu daha iyi anlarım.


Bana Hayalet Gemi’nin en değerli armağanı

Zaman zaman birlikte bir şeyler yazmak istediğimiz de oldu / olur. Uzun zaman önceydi, Feyyaz Kayacan’ın Bir Deli Değilin Defterleri’ni okuyup üzerine epeyce konuşmuştuk. Sonra da deliliği merkeze alan uzun öyküler yazsak aynı kitapta yayımlasak gibi bir düşünceye kapılmıştık. O sıralar Ayfer bir psikiyatri kongresinde konuşma yapmak üzere davet edilmişti. Ancak o kongrede sunulan akademik çalışmaların niteliğinden dolayı hayal kırıklığına uğramıştı. Delilik meselesiyle ilgili yazmaya başladığını söyledi bir gün, bir konferans sırasında başlıyordu hikâye, ardından farklı karakterlere doğru genişleyerek ilerliyordu. Ben de başka bir metne başlamıştım. Her buluşmamızda Ayfer bu metne yeni bölümler eklediğini anlatıyordu, ilginç olan bu yeni bölümleri okumuyor sözel olarak aktarıyordu. Ben de büyük bir zevkle dinlediğim bu metnin ne kadar uzun olursa o kadar etkili olacağını söylüyordum. Gerçekten de daha sonradan çok konuşulacak olan o uzun isimli, çok karakterli, son derece ironik bir ülke ve dönem panoraması sunan Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi’ni tamamlamış oldu. Ben de bu motivasyonla Karanlığın Aynasında adlı romanımı yazmıştım. Sonuçta aynı kitapta basılamayacak, çok farklı iki roman çıkmıştı ortaya.



Yazdıklarımız birbirine benzemez genellikle, ortak yönler aramak isteyenler epeyce zorlanabilir ama bazen de inanılmaz çakışmalar olabiliyor. Örneğin birbirimizden habersiz bir şekilde ben Yazarın Belleği’ni Ayfer de Kırmızı Azap’ı yazmıştı. Her iki öykü de bir yazarın zihninin içinde geçiyordu, kurmaca karakterler kurmaca olduklarının farkındaydılar… Aslında çok da şaşırtıcı değil bu çakışma, her ne kadar kendisi bu terimi sevmese de “deneysel” edebiyata yatkın bir kalemdir. Farklı bakış açılarının anlatı dünyasının kurulmasında oynadığı rolü anlatmak için yaratıcı yazarlık derslerimde verdiğim örneklerden biri onun Suzan Defter romanıdır örneğin ki bence edebiyatımızın en deneysel işlerinden biri sayılır. Yeni anlatım biçimlerini denemekten, farklı sulara yelken açmaktan çekinmez. Duvarında Tanpınar’ın resmi asılıdır ama çok iyi bildiğim bir şey varsa kalbinde de Leyla Erbil’in çok özel bir yer kapladığıdır.


Son yirmi yılda, yazdıklarımızın ilk okurları, eleştirmenleri, editörleri olduk. Bu bir yazar için çok önemli bence: Sözüne ve eleştirisine güvendiği edebiyatçı dostlarının olması. Sadece nitelikli bir eleştiriye duyulan gereksinim nedeniyle söylemiyorum. İyi bir yazarın yakınındaysanız, eserinin nasıl doğduğunu, şekillendiğini, kafasının içinden neler geçtiğini, yazma sürecini çok yakından izleyebilirsiniz ki bundan daha güzel ne olabilir? O yüzden kendimi çok şanslı addediyorum. Tabii Ayfer benim için sadece bir edebiyatçı dost değil, gerçek bir dost... Bana Hayalet Gemi’nin en değerli armağanı.