top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Edebiyat doğanın da sesi olmak zorunda artık

Şule Tüzül, Başar Başarır’ın son romanı Dünyanın Bütün Fıstıkları üzerine yazdı: "Roman, sahici ve eksiksiz bir Türkiye portresinin yanı sıra insanı ve insanla doğanın sorunlu ilişkisini çarpıcı biçimde göz önüne sererek evrensel bir meseleyi masaya yatırıyor."


Çok üzücü değil mi; gün geçmiyor ki ülkenin herhangi bir yerinden bir doğa ya da orman katliamına dair bir haber duymayalım, görmeyelim. Hele ağaçları korumak için yerel halktan kadınların mücadelesine tanıklık etmenin dayanılmaz ağırlığı. Ülkenin son yirmi yılında kaç milyon ağaç kesildi bilmiyorum. Akbelen katliamı ne ilk ne de son olacak, maalesef. Söylenecek çok şey var. Ne söylesek hem eksik kalıyor hem de boş.


Başar Başarır’ın geçtiğimiz Eylül ayında Can Yayınları tarafından yayımlanan son romanı Dünyanın Bütün Fıstıkları bir orman katliamı hikâyesini anlatarak söylenecek her şeyi tamı tamına, dolu dolu söylüyor. Sahici ve eksiksiz bir Türkiye portresinin yanı sıra insanı ve insanla doğanın sorunlu ilişkisini çarpıcı biçimde göz önüne sererek evrensel bir meseleyi masaya yatırıyor.



Dünyanın Bütün Fıstıkları, sıkıntılı bir meseleyi anlatmasına rağmen keyifli ve umut dolu bir roman. Bunu romanın dili ve çok katmanlı kurgusu sağlıyor.


Üçüncü tekil anlatıcıdan dinlediğimiz hikâyenin dili alışılmadık bir dil. Ele avuca sığmayan insanlar vardır, konuşmaya doyamazlar, çok bilmiş ve çok konuşkandırlar, şeytan tüyü var dedikleri cinsten. Dolu dizgin konuşurlar. Konuşmanın ritmi hiç düşmez. Hatta zaman zaman dinleyici yorulur ama dinlemeyi bırakamaz da. Konuşan dinleyeni elinde tutma konusunda da ustadır. Konuşması bitene kadar yani ortamdan ayrılana kadar merakı ve heyecanı taze tutar. İşte öyle bir dil. İşte böyle bir ritmi var bu dilin. Bununla da kalmıyor, bu dil gücünü ironiden alıyor. İnsanda çaresizlik, acı, üzüntü, isyan, öfke uyandıran hikâyeler okuyoruz ama Başar Başarır en kötü anlarda bile okurunun üzülmesine, umutsuzluğa ve dibe sürüklenmesine izin vermiyor. Hayat her şeyiyle, acısıyla tatlısıyla devam ediyor.


Bu dilin iki önemli özelliği daha var; insan merkezli bir dil değil, eril bir dil değil. Bir romanın güçlü olmasında bu iki özelliğin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Romandaki tüm kadın kahramanlar erkeklerden daha çok ayakları yere basan, olaylara çözüm odaklı yaklaşan, barışçıl, ne istediğini bilen kadınlar. Yani tıpkı hayattaki gibi. Başarır, kadınları kayırmıyor, pozitif ayrımcılık yapmıyor, hayatın gerçekliğini romanının gerçekliği ile buluşturuyor. Zaten bu nedenle sahici bir roman okuyoruz. Bir Meryem Ana var ki efsane. Romana damgasını vuruyor. Sonuçta bugün dünyadaki sorunların temelinde erkek egemen düşünceler, kararlar ve eylemler yok mu? Savaşlar neden var? Her gün doğada binlerce tür neden yok oluyor? Doğaya, ağaçlara, hayvanlara yapılanlar kadınlara ve çocuklara da yapılıyor. Kadın cinayetleri ve çocuk istismarı neden dünyanın her yerinde bu kadar yaygın? Başarır, bu soruları doğrudan sormuyor, okuruna sorduruyor, romanın alt metinlerinde erkek egemen dünya gerçeğinin altını tekrar tekrar çiziyor. Meryem Ana diyor ki;

“Erkek dediğin sel gibidir kızım, akar gider. Biz akmayı değil dolmayı biliriz. Kadınlar göldür, birikir.”

Romanın dilinin şahane bir özelliği daha var. Eskilerin çok güzel deyişleri vardır, sayfalarca anlatılamayacak meseleyi bir cümle ile anlatırlar. İşte roman o deyişlerle dolu. Bu deyişler romana ayrıca bir zenginlik ve derinlik sağlıyor.

“Bir meşeden okluk da çıkıyor, bokluk da.” “Kiraz tabağa girdi soyun, üzüm tabağa girdi giyin.”

Dört yüz sayfalık romanda Başar Başarır sıra dışı bir anlatım ve kurgu kullanmış. Roman, öykü kıvamında onlarca bölümden oluşuyor. Romanın dili bu bölümlerin başlıklarında da kendini gösteriyor; birçoğu hem merak uyandıran hem de gülümseten başlıklar. Başarır romanın ana meselesine girmeden önce, bizi yani okuru yaklaşık yüz seksen sayfa hazırlıyor. Mekân, zaman, ana hikâyenin başlangıcı olan hikâyeler, karakterler ve bu karakterlerin bireysel hikâyeleri dallanıp budaklana budaklana bizi Dağyüzü köyüne, köyün fıstık çamlarıyla bezeli ormanına getiriyor. Birbiriyle asla geçinemeyen ve birbirlerine hiç mi hiç benzemeyen iki kardeş Seyfettin ve Aksel’in, iki kardeşin hayatında önemli yere sahip romanın Vildan’ın, köyün her derdine deva olan Meryem Ana’nın, Dağyüzü köyünün muhtarından imamına, kahvecisinden delisine herkesin hikâyesine konuk oluyoruz bu girişte.


Yıllardır bir araya gelmemiş, neredeyse birbirlerinin varlıklarını unutmuş Seyfettin ve Aksel mecburi nedenlerle, Seyfettin’in yıllardır yaşadığı Dağyüzü köyündeki derme çatma evinde bir araya geliyorlar. Evin içinde kavga kıyamet bir birliktelik sürerken duruldukları bir an, Seyfettin’in kapısının önünde oturup önlerinde uzanan çam ormanına bakarken hem kendi hayatlarında hem köyün hayatında hem de romanda bir kırılma anı yaşanıyor. Seyfettin kardeşine fıstık çamının nasıl mucizevi bir şey olduğunu anlatırken şu sözleriyle roman akışını yeni bir rotaya çeviriyor:


“Köylüyü küçümseme bakalım sen. Binlerce yıldır aynı yerde durur. Binlerce yıldır mek parmak ilerlememiştir, kabul. Beygirin kuyruğu gibi ne uzar ne kısalır. O meşhur köylü dönekliği de baki, ona da kabul. Kitap falan okumaz belki köylü ama ağaçları okur, tabiatı, kuşların kanatlarını okur. Hem hiç gizlemez kendini. En uyanık, en düzenbaz halinde bile gerçeği ayan beyan ortadadır. Şehirdeki üçkağıtçılara bin kez tercih ederim ben şu madrabaz köylüyü. Hakikidir çünkü. Saf görünüşüne, yemek yerken ağzını şapırdatmasına aldanma. İşini gayet bilir, çıkarını senden benden iyi gözetir, gemisini pekâlâ yüzdürür. Sana da yüzü güler, yeter ki tavuğuna kış deme.”


İşte bu noktadan sonra serüven dolu bir yola giriyoruz. Akbelen’de ne yaşandıysa o yaşanıyor Dağyüzü köyünün çam ormanlarında. Defalarca tanık olduğumuz bir katliama tanık oluyoruz. Ama Başarır bize bir katliam noktasına gelene kadar neler oluyor onu da anlatıyor. Ormanlar olmadık bir zamanda öyle kendiliğinden verilmiş bir emirle katledilmiyor. Koca bir tarih bizi bu noktaya getiriyor. Ülkenin medyasından reklam sektörüne, politikasına, ekonomisinden kadın haklarına, fırsat eşitsizliğinden sınıf çatışmasına, toplumun en küçük birimi aileden başlayan çatışmalardan toplumsal boyuttaki çatışmalara giden süreçler, tüm bu sorunların, her birinin birbirine nasıl tutunduğunu anlatıyor. Bireysel hayatlarımız ve tercihlerimiz belirliyor orman katliamlarına giden yolu. Köy – kent çelişkisinin bu kadar derinleşmesinin bedelini ödüyoruz. Şu anda içinde bulunduğumuz yaşamı görüyoruz Dünyanın Bütün Fıstıkları’nın sayfalarında. Bu aynı zamanda bizim hikâyemiz. Bizim başımıza ne geliyorsa hayvanların ve doğanın başına da o geliyor. Akıllandık mı, akıllanacak mıyız? Cevabı bizde, Dünyanın Bütün Fıstıkları bu gerçeklerle ve sorularla yüzleştiriyor okurunu.


Meryem Ana parpıcı, köyün şifacısı ve ebesi, köyün de romanın da bilgesi. Ona sığınıp bu köye yerleşmiş Seyfettin de ondan ve doğadan öğrendikleri ile ayakta kalmış. Ama Seyfettin’in büyük bir eksiği var: Sıfır mücadele. Meryem Ana’nın dizinin dibine sığınıp işin kolayına kaçmış, ne uzayan ne kısalan bir hayat sürüyor. Bazen hak veriyoruz Seyfettin’e bazen de çok kızıyoruz.

Aksel soruyor: “Kuşların da adı var mı Seyfi Ağbi?” Seyfettin cevap veriyor: “Olmaz mı Aksel, var elbet. Sadece biz bilmiyoruz adlarını.” Böyle bir adamı dinlemeye doyamıyoruz ama edilgenliği bizi çileden çıkarıyor.


“Şurada geçirdiğim yirmi senede ağaçlar nasıl konuşur öğrendim, sular nasıl susar öğrendim. Başımın üstünden bulutların geçişini öğrendim. Gök gürültüsünün, yıldırımların, zelzelenin, kayan yıldızların, yazın bastıran dolunun, yağmurun ardından çiçek açan gökkuşağının en akla yakın açıklamasını öğrendim. Ama bilmiyorum hâlâ insanın neyi neden yaptığını. Bak onu öğrenemedim.”


Dünyanın Bütün Fıstıkları, karakterleri, kurgusu ve mekânları ile çok sahici ve çok içten bir roman. Bunda Başar Başarır’ın Ayvalık yakınlarındaki Kozak yaylasında yaşanan doğa katliamına bizzat tanık olmasının ve bu tanıklıktan doğan duygularının büyük payı olsa gerek. Okurken tüm karakterler, olaylar, mekânlar gözümüzde canlanıyor, bir filmin sahnelerinde ilerliyoruz. Başarır içindeki isyanı ve itirazı romanına aktarırken hepimizin düşünce ve duygularına tercüman oluyor.


Edebiyat, hayatla sarmaş dolaş geldi bugünlere. Yoksa yaşayabilir miydi? Bitip tükenmeden insanı anlattı, anlatmaya devam edecek elbette. Ama bugün daha çok doğanın da sesi olmak zorunda. Doğanın ne edebiyatın ne de başka bir şeyin kurtarıcılığına ihtiyacı var. Bizim doğaya ihtiyacımız var. Doğaya sırtını dönmüş hikâyeler insana dair ne söylese eksik kalacak.


Dünyanın Bütün Fıstıkları, bugüne kadar katledilen milyonlarca ağacın hikâyesi. Türkiye’nin hikâyesi. İnsanın hikâyesi. Bizim hikâyemiz…


Teşekkürler Başar Başarır, ağaçların ve bizim sesimiz olduğunuz için…


DÜNYANIN BÜTÜN FISTIKLARI

Başar Başarır

Can Yayınları, 2023

Comments


bottom of page