top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Yüzleştiğimiz Duygularımızı Görünür Kılan Öyküler

Aynur Kulak, Eda İşler ile ikinci öykü kitabı Görünür Bir Yerde odağında söyleşti: “Okuyucunun kitap bittiğinde yarattığım atmosferi duyularıyla hatırlamasını istiyorum. Çünkü ben de okuduklarımı böyle hatırlıyorum.”


Eda İşler ile ikinci öykü kitabı Görünür Bir Yerde odağında yapmış olduğum söyleşi aslında son derece görünür gibi gözüken duygularımızın karanlık taraflarıyla yüzleşmemizi öyküler aracılığıyla sağlaması çerçevesinde gerçekleşti. Ne yaşarsak yaşayalım geriye dönüp baktığımızda yetişkin hislerimizin önce ebeveynlerimizle sonrasında kendimizle yüzleşmesi görünür olması gerekenlere öyküler boyunca ışığını tutuyor. Uzakta aradıklarımız çok yakınımızda kendini gösteriyor olabilir mi bizlere?



“Realitenin çirkin değil de olduğu hâliyle varlığını sürdüren bir şey olduğunu düşünüyor ve öyle yazıyorum.”

Edebiyatla olan bağının nasıl şekillendiğini sorarak başlamak istiyorum. Yüksek öğrenimini İngiliz dili üzerine yapman, çevirmenliğin ve öykülerin… Nasıl gelişti; nasıl buralara kadar geldi edebiyat ile olan ilişkin?

Edebiyatla aramızda bir bağ varsa bunun temelini günlük yazarak attığımı söyleyebilirim. Bana düşüncelerimin zamanla nasıl renk değiştirdiğini gözleme olanağı sunar. Onun sayesinde kafamın içindeki dost ve düşman tanrıları tanırım. Zihnimin hiç girmediğim bölgelerine girer, sınırlarımın ötesine geçerim. Orada yazan işaretlere, sembollere, uyarılara kulak verir, olayların gidişatını izler, tek taraflı sözel iletişimimi sonunda başka bir yerde başkalarının ağzıyla kurarım. Ben çocukken güneş görmeyen bir evimiz vardı. Canım bu yüzden çok sıkılırdı ve ben günlüğe hep sabah güneşini tasvir ederek başlardım. Öykülerim de belki bu yüzden genellikle gündoğumuyla açılır. Eve dair mutlu hatıraları günün ışıltısının yüzlere vurduğu kısacık anlarla ilişkilendiririm. İkindi parlaklığını, gece göğündeki yıldızların yansımasını da severim. Sanırım hikâyeleri böyle anlatarak çocukluğumun o kısmını tamir ediyorum. Aslında öykü yazmaya günlükten önce başlamak isterdim ama uzun süre içimden düşünmeyi ve okuyarak susmayı tercih ettim. Ufak bir şehirde büyümenin, yapacak kısıtlı şeyle dar bir yaşantıyı kovalamanın çok okumakla ilgisi büyük. Dili mücadele ederek ulaşmam gereken bir zirve gibi gördüğümden ona karşı merak ve heyecanla karışık duygular beslerdim. Hikâyeler anlatma arzum başka bir var yaratma ve mevcut sıkıcı durumdan kurtulma gereksinimimden kaynaklanıyordu. Aslında hâlâ öyle. Kendime alan açmak için yazıyorum. Başlarda hukuk okumak istememe, yeterli puanı almama rağmen sonradan yabancı dil öğretmenliğinde karar kılmam da yine bu dil merakıyla veya anlatma gereksinimiyle ilgili olmalı. Üniversitedeki derslerde incelediğimiz kısa öyküler, romanlar, beni bu işte ilerleme konusunda teşvik etti. Aynı bölümden bir arkadaşımın çıkardığı matbu dergide yayımlanan öykümle yazın kariyerimin resmi olarak başladığını söyleyebilirim. O da benim gibi dil ve edebiyatla ilgileniyordu.


Görünür Bir Yerde ikinci öykü kitabın. İlk öykü kitabın Kaza Süsünden Görünür Bir Yerdedeki öykülere doğru yolculuğu nasıl anlatırsın? Nasıl bir süreçti, ne türde değişimleri ve dönüşümleri beraberinde getirdi?

Kaza Süsü, üsluptan ziyade biçime kafa yorduğum bir ilk kitap. Baştan sona anlamlı bir sırayla ilerleyen, okuyana finalde tatmin edici bir veda vaat eden öyküler toplamı. Üzerine çok çalıştık ve kısa sürede iyi dönüşler aldık. Fakat onda eksik olan, hikâyenin okuyana ne anlattığıydı. Güzel öyküler yazıyor ama onları neden anlattığımı bilmiyordum. Anlatıcının işinin sadece gördüğünü biçimlendirmekle bitmediğini ikinci kitapla öğrendim. Zaman değiştikten, ben biraz daha yaşlandıktan, belki biraz daha şiir okumaya alıştıktan sonra anlatacaklarımda ağırlık hissetmeden, hiçbir çekince yüklenmeden yazmaya karar verdim. Kitabı yazdığım dönem babamı kaybetmemin de etkisi var bunda. Yas sürecinde deneyimlediklerim kitapta yaratmayı istediğim boşluk temasıyla birebir örtüştü, sonra öyküler benden habersiz birbirine seslenir oldu.



Öyküler bir tür arama hali ile -asla belirsiz bir şeyi değil ama- belirli olanı arama hali ile bambaşka yönlere evrilerek dönüşüyorlar. Aslında son derece görünür” gibi gözüken ve öyle de anlatılan öykülerin karanlık taraflarıyla yüzleşerek hikayelerin lezzetine tam da buralarda varıyoruz desem; ne söylemek istersin?

İç sıkıcı durumları sıradanlaştırmayı iyi bilirim. Eskiden trajediyi kabullenmeyen, onunla arasına mesafe koyan, bu sebeple de realiteyi şekillendirebilen bir yanım vardı. Hastalıkları, kavgaları, ölümleri içselleştirmez, üzerinde durmaz, mümkünse onlar hakkındaki hislerimi kendimden başka kimselere anlatmazdım. Ara sıra da bu hâlime öfkelenir, iletişimsizlik meselesi yüzünden içimdeki sesle kavga ederdim. Ama artık bunu yapmıyorum. Realitenin çirkin değil de olduğu hâliyle varlığını sürdüren bir şey olduğunu düşünüyor ve öyle yazıyorum. Edebiyatın işlevi de gerçekliği olduğundan güzel veya tersine, trajik göstermek değil bana kalırsa.



Kitabın son öyküsü Eski Günler Geride Kalmadıdan başlamak isteyerek; tökezlediğimiz, ilerler gibi gözüksek de ilerleyemediğimiz şeyleri gemlenemez bir arzunun gölgeleriyle yazdıran sebepler nelerdir soruları eşliğinde bu öyküde asıl mesele kimseye görünmeden var olma meselesinin dipten akan asıl hikayesini mi vermekti yoksa kimin hikayesi gerçekten kime ait; kim kimin hikayesinin içinden çıkıyor/var oluyor bunu yazmak mıydı?

İkisi de. Çünkü bu iki çıkarım arasında bir fark görmüyorum. Fikret Mualla’nın tablolarında olduğu gibi bazen birbirimizin rengârenk hayatlarının arkasında kaldığımızı, zaman zaman birilerinin önüne geçmek için koştuğumuzu, bazen morların daha az mor olduğunu, pembelerin git gide silikleştiğini, arada bir gökyüzünün koyulaştığını, zaman zaman parladığını, yani kısaca hayatı bir öyle bir böyle ama asla adil olmayan bir sırayla yaşadığımızı düşünüyorum. Bu adaletsiz düzen veya diş diş sıralanmış birbirine zıt koşullar, gezegenin herkes için değişen genişliği, Tanrı’nın neye benzediği sıklıkla üzerine kafa yorduğum meseleler. Bunları bazen silikleşenlerin ara sıra da parlayanların gözünden anlatıyorum. Gözlemleme fırsatı bulduğum birçok olayı kah bir köşeden kah ötekinden bakarak yorumlamayı tercih ediyorum. Bazen de hepsini birbiriyle karşılaştırıyorum.



Kitabın ilk üç öyküsüne 'Yas Koltuğu' öyküsünü de ekleyerek; çocuklar ve ebeveynleri, çocukken gördüğümüz ebeveynlerimizle, çocukken göremediğimiz fakat büyüyünce farkına vardığımız o karanlık taraflarıyla bizlere bıraktıkları mirasları, yüzleşmelerimizi konuşmak isterim. Ölümün, yaşamın, kusurlu olmanın, suçun, suçluluk duygusunun travmaları imgesel anlamda bir gazete haberiyle, bir yelekle, bir defterle karşımıza çıkıveriyor öykülerde.

Çocukluğum son derece renksiz, problemsiz, neşesiz geçtiği için onu hatırlayabilmek maksadıyla geriye döndüğümde üzerine konuşacak pek bir şey bulamıyor, arada bir anımsadığım ufak tefek görüntüler hakkında da düşünme ihtiyacı duymuyorum. Bazen aklımda şimşek gibi çakan görseller, kokular, sesler, bir anıyı işaret eden parça bölük şekiller oluyor. Sözgelimi, 'Süreyya Boşluğu' öyküsündeki bez bebek, çocukluğumdaki bebeği ve siyah örgülerinden yayılan lavantalı deterjan kokusunu aklıma getiriyor. Örgülerden birinin ilmeği kaçtığında hepsi çözülüyor. Macerayı kitap ve filmlerde aradığımı, sıklıkla dedektif hikayeleri okuduğumu hatırlayıveriyorum. Hatıra hatırayı açıyor. Bazen bana yaşanmamış olayları kolaylıkla yaşanmış gibi düşünme ve onların iç yüzünü görebilme olanağı sunuyor bu. Kendimi sık sık var olmamış veya gerçeküstü bir deneyimin hatırasıymış gibi hayal ederim bu arada. Aile içi iletişimsizlik, üzerinde durulmayan, konuşulmayanlar, yorgun suskunluğuma tesir eden eski meseleler.


Çocukluğu iyi geçirmenin hep refah, onun gerekliliklerine uymamanın ise tehlike getireceğine inanmıyorum.