Ara
  • Litera

Elena Ferrante: "Şahane bir özgürlük içinde yaşayacağımıza artık inanmıyorum"

Elena Ferrante sanki içimizden, tanıdığımız biri gibi. Peki doğaya, ataerkil düzene, kadınlık hallerine, güncel siyasete ve dünyanın durumuna nasıl bakıyor? İtalyan yazar Daria Bignardi’nin karantina günlerinde Elena Ferrante’yle yaptığı bu röportaj, işte bu soruların peşinde koşuyor.


Daria Bignardi


Vanity Fair Italia dergisinin bu sayısının yönetmeni Francesco Vezzoli, benden Elena Ferrante ile söyleşi yapmamı istediğinde ona gerçeği söyledim. “Daha iyi tanımayı en çok istediğim yazar o ama pazartesi günü yeni bir radyo programına başlıyorum ve cuma günü yeni kitabımı teslim etmem gerekiyor; yani bu hafta çok önemli iki olay üst üste geliyor; tek bir boş dakikam yok ve onun gibi biriyle röportaj yapabilmek için layıkıyla hazırlanmam gerekiyor.”


Francesco tüm sanatçılar gibi biraz da sihirbaz olduğundan benim fikrimi değiştirecek tek şeyi söyledi; daha o gün ilk kitabımı (Non vi lascerò orfani) okumayı bitirdiğini ekledi.


Burada bu sihirbaza ve bir yazar olarak büyük hayranlık duyduğum ve bugünden sonra yürekten sevdiğim yazara teşekkür ediyorum.



Sevgili Elena, iyi akşamlar. O bilinen deyişle, “Tüm kitaplarınızı okudum.” Napoli Dörtlemesi’ni büyük bir iştahla on gün içinde okuyup bitirdiğimde bir türlü aklımdan çıkartamadığım Elena ve Lila’yı özlemeye başlamıştım bile. Trieste’de kocamla yaptığımız uzun bir yürüyüş sırasında bir saat boyunca ona kızların, Nino’nun, Rino’nun, Gigliola’nın, Enzo Scanno’nun, Stefano Carracci’nin ve bütün ötekilerin hikâyesini anlattığımı hatırlıyorum. Geçen yaz okuduğum bin sayfalık başka bir kitap bende benzer bir etki yarattı: Hawai asıllı Hanya Yanagihara adındaki bir kadın yazarın Değersiz Bir Hayat romanı. Okudunuz mu?

Hayır, ama madem sizin hoşunuza gitti, okuyacağım. Yüzlerce sayfa boyunca okurun dikkatini kendinde tutabilen kitaplardan daima öğrenecek bir şeyler vardır. Bunun neden ve daha da önemlisi nasıl olduğunu insanın kendine sorması gerekir.


Orada da bir arkadaşlık söz konusu ama bu sefer dört erkek arkadaş arasında yaşanıyor bu. İçlerinden biri ve ana kahraman olan Jude, hayatını ömür boyu belirleyecek olan korkunç bir çocukluk yaşamış. Çocuklarına kötülük yapan büyükler de bir zamanlar çocuktu. Şiddet denen bu zincir sizce kırılabilir mi?


Bilmiyorum. Bazen insanın sevildiğini hissetmesi yetiyor ama her zaman işe yaramıyor. Ötekiler sisli alanlar ve keşfetmesi çetin oluyor. Kendileri tehlikeli bir şekilde yaralanmışlarsa onların sevgisinden kuşku duymak gayet kolay oluyor.


Jude da Lila gibi dâhi bir tip. Ama kendini jiletliyor. Sizce kendini kesmek cinsiyet tanır mı?


Sanıyorum tüm eylemlerimiz, hatta şans ya da şanssızlık eseri daha fazla bize ait gibi görünenler, cinsiyetimiz tarafından süzülüyor.


“…şahane bir özgürlük içinde büyüyeceğimiz ve yaşayacağımız bir geleceğe artık pek az inanıyorum. Bugünden daha iyi olacağını hayal ediyorum, evet ama bir şahanelik ummuyorum.”

Peki vicdan azabı? Okurken Lena’nın Nino’nun aşkı yüzünden kızlarını ihmal etmesi beni hem büyülüyor hem de huzursuz ediyordu.


Ne diyeyim? Bir erkeğin aşk yüzünden çocuklarını ihmal etmesi bizi göreceli olarak daha az rahatsız ediyor ama bunu bir kadın yaptığında sadece erkekleri değil, bizleri de rahatsız ediyor. Kadın varoluşu bu suçu yönetmek, sonuçlarından korkmak, başka kadınların belirlenmesine yardım etmediği ve günümüzde hâlâ derinden hissedilen kurallar dahilinde yaşamak anlamına geliyor. Kadınlar ve erkekler derken aynı kelimeleri kullanıyoruz ama eril anlamların kökleri daha derinde, bizi tutsak ediyorlar ve bizim anlamlarımız boğuluyor. Öte yandan şekilcilik günahı işlememeliyiz, türlerin tarihi aynı zamanda darbelerin ve kaynaşmaların, baş eğmelerin ve isyanların tarihidir. Kırmızı Mektup kitabında, erkek ve kadın rollerinin nasıl sertçe belirlendiğini anımsıyor musunuz? Dünya yerinden oynamıştı.


Cinslerin akışkanlığı konusu çok ilgimi çekiyor ve koşullanmalar olmasaydı, eril ve dişil yanlarımızı ömrümüzün, tarihimizin, buluşmalarımızın süresi içinde keşfetseydik şahane bir özgürlük içinde büyür müydük diye merak ediyorum. Siz bu konuda ne düşünürsünüz?


İtiraf etmeliyim ki şahane bir özgürlük içinde büyüyeceğimiz ve yaşayacağımız bir geleceğe artık pek az inanıyorum. Bugünden daha iyi olacağını hayal ediyorum, evet ama bir şahanelik ummuyorum. Kaldı ki insani olayların güzel yanı, hele ki anlatılmaya çalışırken şudur; değişim eski sorunları çözer ve bu arada yeni sorunlar yaratır.


Teması Eros ve aşk olan Verona Güzellik Festivali’ne yirmi sekiz erkeğin ve tek bir kadının davet edildiğini izlediniz değil mi?


Evet. Festivalin bütünüyle eril geleneğe uygun olduğu dikkatimi çekti. Erkekler ezelden beri bizim bedenlerimize tutkundurlar, bizi severler, sanatlarının ve edebiyatlarının merkezine koyarlar ama kendi kendilerine çalıp oynarlar; kendi kurallarını, kendi hiyerarşilerini belirlerler. Biz sadece dürtüyüz: Haz, aşk, büyük yapıtlar konusunda esin veririz. En iyi halde de bize esin perisi olarak bakarlar ve bunu da sahiplenme iyeliğiyle yaparak ‘benim esin perim’ derler.


Sizce kadınlar ve erkekler, Eros ve aşk hakkında farklı mı düşünüyorlar?


Kesinlikle evet. Ama huzurlu yaşama adına, bugün hâlâ sık sık neredeyse aynıymış gibi davranırız. Bu da pek iyi bir şey değildir.


Repubblica gazetesinde Michela Murgia’nın tüm katılımcıların erkek olduğu davete katılımını iptal eden Bakan Peppe Provenzano’yu örnek almamız gerektiği yazısını okudunuz mu?


Evet. Michela Murgia’nın tüm görüşlerini zevkle okuyorum.


Hepsierkek bir hashtag oldu ve şimdi de bir harekete dönüşmek üzere. Siz bunu destekler misiniz?

Bilmiyorum. Erkeklerin tümü Provenzano gibi yapsa ve sözcü masasına her sefer birkaç kadın otursa da, ciddi adımlar atabileceğimize inanmıyorum. Eski ve anlayışı kıt dışlamalardan daha çok ortak seçimlerden korkuyorum.


Kadın felsefeci Luisa Muraro bir süre önce, bizimkinin, kadın üzerindeki erkek egemenliğinin sona erdiği dönem olduğunu söyledi. Siz de buna inanıyor musunuz?


Luisa Muraro’nun yapıtlarına çok şey borçluyum, ona büyük bir hayranlık duyuyorum. Ve evet, ataerkilliğin gerçekten bittiğine inanıyorum ama bu biraz da Nietzsche’nin Tanrı Öldü’süne benziyor. Yılankavi yürüyüşünü sürdüren cenaze alayı, askeri geçit misali küstah ve daha uzun bir süre çirkin adımlar atacak gibi görünüyor.


Erkek olmak hoşunuza gider miydi?


Geçmiş dönemlerde gidebilirdi. Bugünse hayır. Kadın olmak büyük bir serüven ve olağanüstü bir fırsat. Bu daha da gelişecek, daha yeniden yaratacak koca bir dünya var. Kim bilir, belki de erkekler kadın olmak isteyecekler.


Ben biraz isterdim erkek olmak. İş hayatımda hiçbir sorun yaşamadım ama özel yaşantımda, pek çok başka kadın gibi ben de çok zorlandım: İşi ve anneliği birlikte yürütmek, Elena gibi vicdan azabı çekmek anlamına geliyor. Bu sizi ilgilendiren bir konu mu?


Elbette. Benim kuşağım için kendini gerçekleştirmek, erkeklerin bizi bir kenarda annelik yaparak tutarken kendilerinin geleneksel olarak üstlendikleri hayat biçimini fethetmek anlamına geldi. Sonra keşfettik ki onların hayat tarzları bizi kapsamıyormuş ve onun solgun bir taklidi bile bize ancak yeni ve eski mazlumluk hallerini kabul edersek veriliyormuş. İşte o kısırdöngü hala devam ediyor, bizi yoruyor ve mutsuz ediyor. Farklı sonuçlarla yazdım bunu. Ama bu konuyu işleyen ve beni en çok zorlayan kitabım Karanlık Kız oldu.


Sizce kadınların daha fazla anlaşıldığı, değerinin daha çok bilindiği yerler var mıdır dünyada? Ve hangileridir?


Sizin bu ifadenize katılmamama izin verin. Anlaşılmamız değil, kendimizi anlamamız; değerimizin bilinmesi değil kendi kendimizin değerini bilmemiz gerekiyor. Değer sahibi erkek hiyerarşileri içinde kabul görmeyi istemek hâlâ mazlum rolünü üstlenmektir. Bu nedenle, belki biraz kışkırtıcı olsa da görüntüye rağmen en azından bu anlamda bizden daha iyi olan ülkeler olduğunu sanmadığımı söyleyeceğim. Üstelik dünyaya şöyle bir bakarsak çok daha kötü davranan ülkeler var.


Bugün beni yanıtlarken, sizi kızdıran nedir?

İnsandışılık.


En çok hoşunuza giden?


Kadınlar arasındaki karmaşık, çelişkili, tutkulu, acımasız kuralsız arkadaşlık.


“…yirmi yıl öncesine kadar doğa benim için fırtına, gün batımı, açan çiçekler, nehir, deniz anlamına gelirdi. Sonra onu böyle güzel bir seyirliğe indirgemenin madde kırıntıları içinde bir kırıntı olduğumuzu unutmak anlamına geldiğini öğrendim.”

Yazarken neden esinlenirsiniz?


Bu konuda hiçbir fikrim olmadığını söylesem? Hatta korkarım yazı mucizevi bir şekilde akıp giderken beynimizin içinde neler olduğunu hiç kimsenin bilmiyordur.


Karantina sırasında neleri fark ettiniz?


Her şeyin bir anda değişebileceğini: tüm canlıların hastalığa ve ölüme tabi olduğunu; mumun kısalığını ve söndürmek için tek bir üflemenin yeteceğini; yaşama sevincinin her şekilde beslenmesi gerektiğini. Ama bunlar daha önce bilmediğim şeyler değildi elbette.


Ben kızımla ve kedimle kapandığım karantinamda hem kedime hem evime derin bir şekilde bağlandım. Siz hayvanlarla, bitkilerle, insanlarla, göğün bir parçasıyla, yeniden bulduğunuz eski kitaplarla ilişkinizi derinleştirdiniz mi?


Bitkilerime normalden daha fazla takıntılı bir özen gösterdim.


Doğa ne kadar önemli sizin için?


Bugün çok önemli ama yirmi yıl öncesine kadar doğa benim için fırtına, gün batımı, açan çiçekler, nehir, deniz anlamına gelirdi. Sonra onu böyle güzel bir seyirliğe indirgemenin madde kırıntıları içinde bir kırıntı olduğumuzu unutmak anlamına geldiğini öğrendim. İşte o zaman yönümü şaşırdığımı fark ettiğim her sefer olduğu gibi incelemeye başladım. Bugün doğaya acil olarak özen göstermezsek, kendimize, hayatta kalışımıza, dünyada yaşama zevkimize özen göstermemek anlamına geleceğini biliyorum.


Et yemeyi doğru buluyor musunuz?


Hayır bulmuyorum ama tiksinerek de olsa kimi zaman yiyorum.


Okuduğuma göre daima yazıyorsunuz ama okunmayı çok fazla önemsemiyorsunuz. Oysa ben okunmanın vazgeçilmez olduğunu hissediyorum ve romanımı tamamlayanın okur olduğunu düşünürüm; yazarın bile fark etmediği şeyleri okur bulur. Bugün milyonlarca okurunuz varken, okursuz yapabilir misiniz?


Bunu düzeltmeliyim. Asla hiçbir yerde okunmayı önemsemediğimi yazmadım. Hatta okuru sayfaya bağlamak için çok çalışıyorum ve anlatım bittiğinde, yayımlamaya karar verdiğimde kitabımın çok değil, çok çok okurla buluşmasını arzu ediyorum. Sonra bu olmazsa da yetiniyorum. Ama ilkesel olarak okuru önemsiz sayacak kadar kibirli kitaplar yayımlamıyorum. Onlar belki benim yazı alıştırmalarım olabilir ve onlar da sadece benim işime yarar.


Ben bazen kahramanlarımın başına ne geleceğini bilmiyorum. Büyüyorlar ve benim hiç hayal edemeyeceğim şeyler yapıyorlar. Sizin de başınıza geliyor mu bu durum?


Evet, sanırım yazan herkesin hatta hikâyelerinin gidişatını titizlikle belirleyenlerin bile başına geliyordur.


Sen Gittin Gideli kitabını yayımladığınız ve sadece birkaç bin sattığınız o dönemi özlüyor musunuz? Şimdi milyonlarca kitabınız satılıyor ve bu bana olağanüstü ama aynı zamanda korku verici bir durum gibi görünüyor. Kendinizi nasıl koruyorsunuz bu düşünceden?


Kendimle yazarlık mesleğim arasına daima net bir çizgi çizdim. Bugün kendimi kitaplarımın başına gelenlerden ayrı tutmak benim için zihinsel bir alışkanlık. Ne diyeyim ki? Hiçbir şeyi özlemiyorum. Kendime koyduğum kurallara sadık kalmak her türlü olağanüstülüğü yeniden boyutlandırıyor ve korkuları denetliyor.


Tüm dünyada kitapları milyonlarca satan tek bir İtalyan yazarla şahsen tanıştım: Umberto Eco. Uluslararası şöhreti onu çok mutlu ediyordu, kesinlikle durumun kurbanı değildi. Ama kendimi tutamayıp, o erkekti diyeceğim. Kadın yazarların bu konuda daha yüksek bir duyarlılıkları olduğunu düşünüyorum. Gene o lanet olası vicdan azabı…


Olabilir. Ama ısrar ediyorum, ben kitaplarımın başarısından memnunum. Eh vicdan azabı hissettiğimde nereden kaynaklandığını biliyorum: Bazı kadın yazarların –kurgu ve kurgu dışı– kitapları çok daha fazla dikkat çekmeyi hak ediyor. Yüksek başarım, başkalarınınkini engelliyor diye korkuyorum.


Şimdi hepimiz yalnız ve yalıtılmış yaşarken akıntıya karşı çılgınca bir hareket yapıp dünya çapında okurlarınızı – risk almamak için- online olarak bir araya getirmek gibi çılgın bir fikriniz olabilir mi? Gizliliği kaldırmak gibi delice bir hareket örneğin?


Çılgınca düşünceler beni sadece başkalarından geldiği zaman eğlendirir. Sanki bana bir oyun öneriliyormuş gibi olur ve bu gibi durumlarda oynamayı kabul ederim, eğlenirim. Ama kuralları yıkmak benden geldiğinde, benim bir gerekliliğim olduğunda hiç eğlenmem, gayet ciddi olurum ve asla oyun olsun diye kuralları bozmam.



Svetlana Aleksiyeviç’e çok büyük bir hayranlık besliyorum, onu hiç okudunuz mu? Aleksiyeviç, Kadın Yok Savaşın Yüzünde adlı yapıtında onu ilgilendirenin bizi çevreleyenler değil, içimizde olanlar olduğunu yazıyor. “Olayın kendisi değil, onun duygularda yarattığıdır. Şöyle diyebiliriz: Olayların ruhu.” Olayların ruhu sizi ilgilendirir mi?