Ara
  • Litera

Elena Ferrante: "Şahane bir özgürlük içinde yaşayacağımıza artık inanmıyorum"

Elena Ferrante sanki içimizden, tanıdığımız biri gibi. Peki doğaya, ataerkil düzene, kadınlık hallerine, güncel siyasete ve dünyanın durumuna nasıl bakıyor? İtalyan yazar Daria Bignardi’nin karantina günlerinde Elena Ferrante’yle yaptığı bu röportaj, işte bu soruların peşinde koşuyor.


Daria Bignardi


Vanity Fair Italia dergisinin bu sayısının yönetmeni Francesco Vezzoli, benden Elena Ferrante ile söyleşi yapmamı istediğinde ona gerçeği söyledim. “Daha iyi tanımayı en çok istediğim yazar o ama pazartesi günü yeni bir radyo programına başlıyorum ve cuma günü yeni kitabımı teslim etmem gerekiyor; yani bu hafta çok önemli iki olay üst üste geliyor; tek bir boş dakikam yok ve onun gibi biriyle röportaj yapabilmek için layıkıyla hazırlanmam gerekiyor.”


Francesco tüm sanatçılar gibi biraz da sihirbaz olduğundan benim fikrimi değiştirecek tek şeyi söyledi; daha o gün ilk kitabımı (Non vi lascerò orfani) okumayı bitirdiğini ekledi.


Burada bu sihirbaza ve bir yazar olarak büyük hayranlık duyduğum ve bugünden sonra yürekten sevdiğim yazara teşekkür ediyorum.



Sevgili Elena, iyi akşamlar. O bilinen deyişle, “Tüm kitaplarınızı okudum.” Napoli Dörtlemesi’ni büyük bir iştahla on gün içinde okuyup bitirdiğimde bir türlü aklımdan çıkartamadığım Elena ve Lila’yı özlemeye başlamıştım bile. Trieste’de kocamla yaptığımız uzun bir yürüyüş sırasında bir saat boyunca ona kızların, Nino’nun, Rino’nun, Gigliola’nın, Enzo Scanno’nun, Stefano Carracci’nin ve bütün ötekilerin hikâyesini anlattığımı hatırlıyorum. Geçen yaz okuduğum bin sayfalık başka bir kitap bende benzer bir etki yarattı: Hawai asıllı Hanya Yanagihara adındaki bir kadın yazarın Değersiz Bir Hayat romanı. Okudunuz mu?

Hayır, ama madem sizin hoşunuza gitti, okuyacağım. Yüzlerce sayfa boyunca okurun dikkatini kendinde tutabilen kitaplardan daima öğrenecek bir şeyler vardır. Bunun neden ve daha da önemlisi nasıl olduğunu insanın kendine sorması gerekir.


Orada da bir arkadaşlık söz konusu ama bu sefer dört erkek arkadaş arasında yaşanıyor bu. İçlerinden biri ve ana kahraman olan Jude, hayatını ömür boyu belirleyecek olan korkunç bir çocukluk yaşamış. Çocuklarına kötülük yapan büyükler de bir zamanlar çocuktu. Şiddet denen bu zincir sizce kırılabilir mi?


Bilmiyorum. Bazen insanın sevildiğini hissetmesi yetiyor ama her zaman işe yaramıyor. Ötekiler sisli alanlar ve keşfetmesi çetin oluyor. Kendileri tehlikeli bir şekilde yaralanmışlarsa onların sevgisinden kuşku duymak gayet kolay oluyor.


Jude da Lila gibi dâhi bir tip. Ama kendini jiletliyor. Sizce kendini kesmek cinsiyet tanır mı?


Sanıyorum tüm eylemlerimiz, hatta şans ya da şanssızlık eseri daha fazla bize ait gibi görünenler, cinsiyetimiz tarafından süzülüyor.


“…şahane bir özgürlük içinde büyüyeceğimiz ve yaşayacağımız bir geleceğe artık pek az inanıyorum. Bugünden daha iyi olacağını hayal ediyorum, evet ama bir şahanelik ummuyorum.”

Peki vicdan azabı? Okurken Lena’nın Nino’nun aşkı yüzünden kızlarını ihmal etmesi beni hem büyülüyor hem de huzursuz ediyordu.


Ne diyeyim? Bir erkeğin aşk yüzünden çocuklarını ihmal etmesi bizi göreceli olarak daha az rahatsız ediyor ama bunu bir kadın yaptığında sadece erkekleri değil, bizleri de rahatsız ediyor. Kadın varoluşu bu suçu yönetmek, sonuçlarından korkmak, başka kadınların belirlenmesine yardım etmediği ve günümüzde hâlâ derinden hissedilen kurallar dahilinde yaşamak anlamına geliyor. Kadınlar ve erkekler derken aynı kelimeleri kullanıyoruz ama eril anlamların kökleri daha derinde, bizi tutsak ediyorlar ve bizim anlamlarımız boğuluyor. Öte yandan şekilcilik günahı işlememeliyiz, türlerin tarihi aynı zamanda darbelerin ve kaynaşmaların, baş eğmelerin ve isyanların tarihidir. Kırmızı Mektup kitabında, erkek ve kadın rollerinin nasıl sertçe belirlendiğini anımsıyor musunuz? Dünya yerinden oynamıştı.


Cinslerin akışkanlığı konusu çok ilgimi çekiyor ve koşullanmalar olmasaydı, eril ve dişil yanlarımızı ömrümüzün, tarihimizin, buluşmalarımızın süresi içinde keşfetseydik şahane bir özgürlük içinde büyür müydük diye merak ediyorum. Siz bu konuda ne düşünürsünüz?


İtiraf etmeliyim ki şahane bir özgürlük içinde büyüyeceğimiz ve yaşayacağımız bir geleceğe artık pek az inanıyorum. Bugünden daha iyi olacağını hayal ediyorum, evet ama bir şahanelik ummuyorum. Kaldı ki insani olayların güzel yanı, hele ki anlatılmaya çalışırken şudur; değişim eski sorunları çözer ve bu arada yeni sorunlar yaratır.


Teması Eros ve aşk olan Verona Güzellik Festivali’ne yirmi sekiz erkeğin ve tek bir kadının davet edildiğini izlediniz değil mi?


Evet. Festivalin bütünüyle eril geleneğe uygun olduğu dikkatimi çekti. Erkekler ezelden beri bizim bedenlerimize tutkundurlar, bizi severler, sanatlarının ve edebiyatlarının merkezine koyarlar ama kendi kendilerine çalıp oynarlar; kendi kurallarını, kendi hiyerarşilerini belirlerler. Biz sadece dürtüyüz: Haz, aşk, büyük yapıtlar konusunda esin veririz. En iyi halde de bize esin perisi olarak bakarlar ve bunu da sahiplenme iyeliğiyle yaparak ‘benim esin perim’ derler.


Sizce kadınlar ve erkekler, Eros ve aşk hakkında farklı mı düşünüyorlar?


Kesinlikle evet. Ama huzurlu yaşama adına, bugün hâlâ sık sık neredeyse aynıymış gibi davranırız. Bu da pek iyi bir şey değildir.


Repubblica gazetesinde Michela Murgia’nın tüm katılımcıların erkek olduğu davete katılımını iptal eden Bakan Peppe Provenzano’yu örnek almamız gerektiği yazısını okudunuz mu?


Evet. Michela Murgia’nın tüm görüşlerini zevkle okuyorum.


Hepsierkek bir hashtag oldu ve şimdi de bir harekete dönüşmek üzere. Siz bunu destekler misiniz?

Bilmiyorum. Erkeklerin tümü Provenzano gibi yapsa ve sözcü masasına her sefer birkaç kadın otursa da, ciddi adımlar atabileceğimize inanmıyorum. Eski ve anlayışı kıt dışlamalardan daha çok ortak seçimlerden korkuyorum.


Kadın felsefeci Luisa Muraro bir süre önce, bizimkinin, kadın üzerindeki erkek egemenliğinin sona erdiği dönem olduğunu söyledi. Siz de buna inanıyor musunuz?


Luisa Muraro’nun yapıtlarına çok şey borçluyum, ona büyük bir hayranlık duyuyorum. Ve evet, ataerkilliğin gerçekten bittiğine inanıyorum ama bu biraz da Nietzsche’nin Tanrı Öldü’süne benziyor. Yılankavi yürüyüşünü sürdüren cenaze alayı, askeri geçit misali küstah ve daha uzun bir süre çirkin adımlar atacak gibi görünüyor.


Erkek olmak hoşunuza gider miydi?


Geçmiş dönemlerde gidebilirdi. Bugünse hayır. Kadın olmak büyük bir serüven ve olağanüstü bir fırsat. Bu daha da gelişecek, daha yeniden yaratacak koca bir dünya var. Kim bilir, belki de erkekler kadın olmak isteyecekler.


Ben biraz isterdim erkek olmak. İş hayatımda hiçbir sorun yaşamadım ama özel yaşantımda, pek çok başka kadın gibi ben de çok zorlandım: İşi ve anneliği birlikte yürütmek, Elena gibi vicdan azabı çekmek anlamına geliyor. Bu sizi ilgilendiren bir konu mu?


Elbette. Benim kuşağım için kendini gerçekleştirmek, erkeklerin bizi bir kenarda annelik yaparak tutarken kendilerinin geleneksel olarak üstlendikleri hayat biçimini fethetmek anlamına geldi. Sonra keşfettik ki onların hayat tarzları bizi kapsamıyormuş ve onun solgun bir taklidi bile bize ancak yeni ve eski mazlumluk hallerini kabul edersek veriliyormuş. İşte o kısırdöngü hala devam ediyor, bizi yoruyor ve mutsuz ediyor. Farklı sonuçlarla yazdım bunu. Ama bu konuyu işleyen ve beni en çok zorlayan kitabım Karanlık Kız oldu.


Sizce kadınların daha fazla anlaşıldığı, değerinin daha çok bilindiği yerler var mıdır dünyada? Ve hangileridir?


Sizin bu ifadenize katılmamama izin verin. Anlaşılmamız değil, kendimizi anlamamız; değerimizin bilinmesi değil kendi kendimizin değerini bilmemiz gerekiyor. Değer sahibi erkek hiyerarşileri içinde kabul görmeyi istemek hâlâ mazlum rolünü üstlenmektir. Bu nedenle, belki biraz kışkırtıcı olsa da görüntüye rağmen en azından bu anlamda bizden daha iyi olan ülkeler olduğunu sanmadığımı söyleyeceğim. Üstelik dünyaya şöyle bir bakarsak çok daha kötü davranan ülkeler var.


Bugün beni yanıtlarken, sizi kızdıran nedir?

İnsandışılık.


En çok hoşunuza giden?


Kadınlar arasındaki karmaşık, çelişkili, tutkulu, acımasız kuralsız arkadaşlık.


“…yirmi yıl öncesine kadar doğa benim için fırtına, gün batımı, açan çiçekler, nehir, deniz anlamına gelirdi. Sonra onu böyle güzel bir seyirliğe indirgemenin madde kırıntıları içinde bir kırıntı olduğumuzu unutmak anlamına geldiğini öğrendim.”

Yazarken neden esinlenirsiniz?


Bu konuda hiçbir fikrim olmadığını söylesem? Hatta korkarım yazı mucizevi bir şekilde akıp giderken beynimizin içinde neler olduğunu hiç kimsenin bilmiyordur.


Karantina sırasında neleri fark ettiniz?


Her şeyin bir anda değişebileceğini: tüm canlıların hastalığa ve ölüme tabi olduğunu; mumun kısalığını ve söndürmek için tek bir üflemenin yeteceğini; yaşama sevincinin her şekilde beslenmesi gerektiğini. Ama bunlar daha önce bilmediğim şeyler değildi elbette.


Ben kızımla ve kedimle kapandığım karantinamda hem kedime hem evime derin bir şekilde bağlandım. Siz hayvanlarla, bitkilerle, insanlarla, göğün bir parçasıyla, yeniden bulduğunuz eski kitaplarla ilişkinizi derinleştirdiniz mi?


Bitkilerime normalden daha fazla takıntılı bir özen gösterdim.


Doğa ne kadar önemli sizin için?


Bugün çok önemli ama yirmi yıl öncesine kadar doğa benim için fırtına, gün batımı, açan çiçekler, nehir, deniz anlamına gelirdi. Sonra onu böyle güzel bir seyirliğe indirgemenin madde kırıntıları içinde bir kırıntı olduğumuzu unutmak anlamına geldiğini öğrendim. İşte o zaman yönümü şaşırdığımı fark ettiğim her sefer olduğu gibi incelemeye başladım. Bugün doğaya acil olarak özen göstermezsek, kendimize, hayatta kalışımıza, dünyada yaşama zevkimize özen göstermemek anlamına geleceğini biliyorum.


Et yemeyi doğru buluyor musunuz?


Hayır bulmuyorum ama tiksinerek de olsa kimi zaman yiyorum.


Okuduğuma göre daima yazıyorsunuz ama okunmayı çok fazla önemsemiyorsunuz. Oysa ben okunmanın vazgeçilmez olduğunu hissediyorum ve romanımı tamamlayanın okur olduğunu düşünürüm; yazarın bile fark etmediği şeyleri okur bulur. Bugün milyonlarca okurunuz varken, okursuz yapabilir misiniz?


Bunu düzeltmeliyim. Asla hiçbir yerde okunmayı önemsemediğimi yazmadım. Hatta okuru sayfaya bağlamak için çok çalışıyorum ve anlatım bittiğinde, yayımlamaya karar verdiğimde kitabımın çok değil, çok çok okurla buluşmasını arzu ediyorum. Sonra bu olmazsa da yetiniyorum. Ama ilkesel olarak okuru önemsiz sayacak kadar kibirli kitaplar yayımlamıyorum. Onlar belki benim yazı alıştırmalarım olabilir ve onlar da sadece benim işime yarar.


Ben bazen kahramanlarımın başına ne geleceğini bilmiyorum. Büyüyorlar ve benim hiç hayal edemeyeceğim şeyler yapıyorlar. Sizin de başınıza geliyor mu bu durum?


Evet, sanırım yazan herkesin hatta hikâyelerinin gidişatını titizlikle belirleyenlerin bile başına geliyordur.


Sen Gittin Gideli kitabını yayımladığınız ve sadece birkaç bin sattığınız o dönemi özlüyor musunuz? Şimdi milyonlarca kitabınız satılıyor ve bu bana olağanüstü ama aynı zamanda korku verici bir durum gibi görünüyor. Kendinizi nasıl koruyorsunuz bu düşünceden?


Kendimle yazarlık mesleğim arasına daima net bir çizgi çizdim. Bugün kendimi kitaplarımın başına gelenlerden ayrı tutmak benim için zihinsel bir alışkanlık. Ne diyeyim ki? Hiçbir şeyi özlemiyorum. Kendime koyduğum kurallara sadık kalmak her türlü olağanüstülüğü yeniden boyutlandırıyor ve korkuları denetliyor.


Tüm dünyada kitapları milyonlarca satan tek bir İtalyan yazarla şahsen tanıştım: Umberto Eco. Uluslararası şöhreti onu çok mutlu ediyordu, kesinlikle durumun kurbanı değildi. Ama kendimi tutamayıp, o erkekti diyeceğim. Kadın yazarların bu konuda daha yüksek bir duyarlılıkları olduğunu düşünüyorum. Gene o lanet olası vicdan azabı…


Olabilir. Ama ısrar ediyorum, ben kitaplarımın başarısından memnunum. Eh vicdan azabı hissettiğimde nereden kaynaklandığını biliyorum: Bazı kadın yazarların –kurgu ve kurgu dışı– kitapları çok daha fazla dikkat çekmeyi hak ediyor. Yüksek başarım, başkalarınınkini engelliyor diye korkuyorum.


Şimdi hepimiz yalnız ve yalıtılmış yaşarken akıntıya karşı çılgınca bir hareket yapıp dünya çapında okurlarınızı – risk almamak için- online olarak bir araya getirmek gibi çılgın bir fikriniz olabilir mi? Gizliliği kaldırmak gibi delice bir hareket örneğin?


Çılgınca düşünceler beni sadece başkalarından geldiği zaman eğlendirir. Sanki bana bir oyun öneriliyormuş gibi olur ve bu gibi durumlarda oynamayı kabul ederim, eğlenirim. Ama kuralları yıkmak benden geldiğinde, benim bir gerekliliğim olduğunda hiç eğlenmem, gayet ciddi olurum ve asla oyun olsun diye kuralları bozmam.



Svetlana Aleksiyeviç’e çok büyük bir hayranlık besliyorum, onu hiç okudunuz mu? Aleksiyeviç, Kadın Yok Savaşın Yüzünde adlı yapıtında onu ilgilendirenin bizi çevreleyenler değil, içimizde olanlar olduğunu yazıyor. “Olayın kendisi değil, onun duygularda yarattığıdır. Şöyle diyebiliriz: Olayların ruhu.” Olayların ruhu sizi ilgilendirir mi?

Benim ve başka herhangi birinin içsel hayatı dediğimiz şey beni ilgilendirir. Aleksiyeviç’i beğeniyorum çünkü bize içsel yaşamın olayları gizleyebileceğimiz tek yer olduğunu söyler, yaşanıp bitmiş olay geçmişte kaldığında tükenmişti ve onu canlandırmak için belleği, hayal gücünü ve dili yeniden canlandırmak gerekir.


“Dünya kendiliğinden sağa meyillidir, ancak demir yumruğun savunduğu sıkı önyargılar ağı içindeyse kendini güvende hisseder.”

Şu günlerde Lukaşenko’ya muhalif olanlar içinde hapiste olmayan tek kişi Aleksiyeviç. Evvelsi gün, maskeli kişiler evine girmeye çalıştılar. Onun için çok korkuyorum ve bu söyleşiyi yaparken ve yayımlandığında başına ne gelmiş olacak endişe ediyorum. Svetlana Aleksiyeviç Nobel Ödülü’ne rağmen Beyaz Rusya’da, Minsk şehrinde kalmayı seçti. Belki de olabilecekleri tahmin ediyordu ve bunların tanığı olmayı istedi. Eğer siz Elena Ferrante, sahip olduğunuz uluslararası ünle Beyaz Rusya konusuna dikkat çekmek için bir çağrıda bulunsanız, belki Aleksiyeviç şu anda yaşadığı risklerden kurtulur. Bunu yapmak ister misiniz?


Çağrıların etkisine pek inanmıyorum. Bazılarını imzaladım, bazılarını imzalayacağım ama sonra utanıyorum çünkü tek bir imza yetmez, aldığım izlenim her şeyin gerçek bir iz bırakmadan unutulduğu yönünde. Belki hâlâ güçlü partiler, net saflar, etkin gazeteler ve soğuk savaş zamanındaki gibi kamuoyu olduğunu sanarak davranıyoruz. Öyle değil… Ben şimdi burada size kendi görüşümü söylüyorum. Lukaşenko, berbat siyasi yaşamının sonuna geldi bence ve umarım sahneden çekilmenin yolunu hızla bulur. Aleksiyeviç gibi ulusal ve evrensel bir değer olmuş olan sembol kişiye dokunma aptallığı yapacağını sanmam. Ama tahmin edilenden daha da kalın kafalı olabilir. Her gün onun maskeli/maskesiz saldırganlarıyla yüzleşmek zorunda kalan pek çok yürekli kadına fazlasıyla kötülük yaptı. Gerçekten tahammül edilmez bir adam. Tüm varlığımla ondan ve başta Putin olmak üzere gezegenin dört bir yanında güç sahibi veya değil aşırı uçta yer alan tüm erkeklerden nefret ediyorum. Buna karşı ne yapabilirim? Bir imza yeter mi? Bilmiyorum, kısa sürede başka şeyler bulunması gerekiyor, pek az tarihsel olayda bunu başarabildik. Söyleyecek sözümüz olduğuna inansak bile, şimdilik elinden bir şey gelmeyen televizyon seyircileriyiz.


Azınlıkların hakları ve genel olarak haklar konusunda ne Amerika’da ne bizim buralarda, dünyanın hiçbir yerinde iyi bir hava esmiyor. Sizin kahramanlarınız ve sanırım siz de 68 olaylarını yaşadınız. Dünyanın sola değil de sağa meyledeceği bekleniyor muydu?


Hayır ama bu bir hata oldu. Dünya kendiliğinden sağa meyillidir, ancak demir yumruğun savunduğu sıkı önyargılar ağı içindeyse kendini güvende hisseder. Değişmek hiç kolay değildir ve haklı olarak, heyecanla gençken düşünülenlerin tersine gerekli olan zaman, eğitim, sabırlı ve kalıcı mücadeledir.


Elly Schlein gibi birkaç nadir örnek dışında İtalya’da sol partiler hiç bu kadar soluk ve sönük olmamıştı. Onu izliyor musunuz?


Onu beğeniyorum. Televizyonda boş gevezelik yapmıyor, net ve kolaya kaçmadan yönünü belirliyor, ayakları yere basıyor ama siyasi olarak hayal gücü zengin değil.


Siz kime ya da neye umut besliyorsunuz?


Medyanın zaman zaman abartılı şekilde parlattığı figürlere pek dikkat etmiyorum. Aslında baştan sona kadınlardan oluşan iyi bir hükümet görebilmek hoşuma giderdi; iyi yetişmiş, siyasi olarak donanımlı, yüksek derecede uzmanlık sahibi olan, az konuşup çok iş yapan, başarılı arabuluculuk yapabilirken kendi yolunda dümdüz gidebilen kadınlardan oluşan bir hükümet. Vasat kadınlardan çok var, karizmaya da doyduk.


Büyük kriz anlarında olduğu üzere, edebiyat gayet canlı. Size de öyle geliyor mu?


Evet. Sevdiğim İtalyan ve yabancı kadın yazarlardan söz etmemi istediklerinde öyle uzun bir liste çıkarıyorum ki, nasıl anlatacağımı şaşırıyorum.


Gazetenizi kâğıttan mı ekrandan mı okuyorsunuz?


Genellikle kâğıttan okuyorum ama seyahatlerim olduğunda kindle kullanıyorum ve bunu dert etmiyorum. Biraz şaşkınlıktan sonra okuma gereksinmesi ağır basıyor ve devam ediyorum.


Sevdiğim bir başka kadın yazar, Elizabeth Strout kısa süre öncesine kadar elle yazardı, bir kitabı bitirmesi yıllar alıyordur. Şimdi o da bilgisayara geçti. Onun kadın kahramanı olan Olive Kitteridge’i tanıyor musunuz?


Evet, Olive Kitteridge ne şahane bir yaratım oldu.


Peki ya Annie Ernaux’yu tanıyor musunuz? Bence olağanüstü. Onunla da tanıştım. Sert, zor bir tip. Strout ise Aleksiyeviç gibi çok sevimli. Sizinle aynı işi yapanlarla tanışma fırsatını kaçırdığınız için üzülüyor musunuz?


Bunu yapıyorum, çok okuyorum. Kimi zaman internet üzerinden mektuplaşmak hoş olurdu diye düşünüyorum. Kim bilir belki Ernaux, Strout, Aleksiyeviç ve burada ve her yerde yazma üzerine düşünen ve yazan kişilerle mektuplaşabilirim. Yazılı söz ile temas kurmaktan hoşlanıyorum, sözelliğe pek güvenmiyorum. Şimdi sizinle söyleşi yapıyoruz ama bunu yazıyla sürdürüyoruz. Belki de sert, güvenilmez ya da başka bir olumsuz sıfata sahip görünmekten korkuyorum: Ben güvenilmez miyim, ben sinir bir tip miyim, nerede hata yaptım, neden olmadığım gibi göründüm? diye günlerce kendimi yer bitirirdim.


Sizi genç bir kızken en çok rahatsız eden kitap hangisiydi? Ben, kötülüğü keşfetmeme neden olan Sologub’un Küçük Şeytan kitabından nefret etmiştim.


Bilmiyorum, belki Hugo’nun Gülen Adam’ıdır. İç ve dış arasında şifalanması mümkün olmayan bir tezat ve bundan kaynaklanan sonuçları onda görmüştüm.


On bir-on iki yaşımdayken 19. yüzyıl sonunda doğan Pearl S. Buck adlı bir kadının Kutsal Toprak adlı kitabını okumuştum. Bir daha asla unutmadığım bir cümlenin altını çizdiğimi hatırlıyorum: Aşk, damarı kalpten kalbe saf ve özgür biçimde akmazsa korkunç bir şey. Sanki bir önsezi gibi. Sizce çocukken her şeyi biliyor muyuz?


Evet. Yazımızın tonu bile, ona aptalca ihanet etmezsek aynı kalır. Nihayetinde sanki keşifler yapmak değil de onaylanmak için geliyoruz bu dünyaya. Böyle söyleyince çirkin görünüyor ama ben bunu avutucu buluyorum, hele ki çocukluğun ve yeniyetmeliğin hayalleri senin gerçekliğin olarak karşına çıktıklarında.


Teşekkürler Elena. İyi çalışmalar.



_____________________________

Çeviren: Eren Yücesan Cendey










kulturagif.gif

1/1

1/2

Mail listemize kaydolmak için:

  • White Facebook Icon

reklam, sponsorluk ve işbirliği için bize ulaşın