• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Litera

Elena Ferrante: "Şahane bir özgürlük içinde yaşayacağımıza artık inanmıyorum"

Elena Ferrante sanki içimizden, tanıdığımız biri gibi. Peki doğaya, ataerkil düzene, kadınlık hallerine, güncel siyasete ve dünyanın durumuna nasıl bakıyor? İtalyan yazar Daria Bignardi’nin karantina günlerinde Elena Ferrante’yle yaptığı bu röportaj, işte bu soruların peşinde koşuyor.


Daria Bignardi


Vanity Fair Italia dergisinin bu sayısının yönetmeni Francesco Vezzoli, benden Elena Ferrante ile söyleşi yapmamı istediğinde ona gerçeği söyledim. “Daha iyi tanımayı en çok istediğim yazar o ama pazartesi günü yeni bir radyo programına başlıyorum ve cuma günü yeni kitabımı teslim etmem gerekiyor; yani bu hafta çok önemli iki olay üst üste geliyor; tek bir boş dakikam yok ve onun gibi biriyle röportaj yapabilmek için layıkıyla hazırlanmam gerekiyor.”


Francesco tüm sanatçılar gibi biraz da sihirbaz olduğundan benim fikrimi değiştirecek tek şeyi söyledi; daha o gün ilk kitabımı (Non vi lascerò orfani) okumayı bitirdiğini ekledi.


Burada bu sihirbaza ve bir yazar olarak büyük hayranlık duyduğum ve bugünden sonra yürekten sevdiğim yazara teşekkür ediyorum.



Sevgili Elena, iyi akşamlar. O bilinen deyişle, “Tüm kitaplarınızı okudum.” Napoli Dörtlemesi’ni büyük bir iştahla on gün içinde okuyup bitirdiğimde bir türlü aklımdan çıkartamadığım Elena ve Lila’yı özlemeye başlamıştım bile. Trieste’de kocamla yaptığımız uzun bir yürüyüş sırasında bir saat boyunca ona kızların, Nino’nun, Rino’nun, Gigliola’nın, Enzo Scanno’nun, Stefano Carracci’nin ve bütün ötekilerin hikâyesini anlattığımı hatırlıyorum. Geçen yaz okuduğum bin sayfalık başka bir kitap bende benzer bir etki yarattı: Hawai asıllı Hanya Yanagihara adındaki bir kadın yazarın Değersiz Bir Hayat romanı. Okudunuz mu?

Hayır, ama madem sizin hoşunuza gitti, okuyacağım. Yüzlerce sayfa boyunca okurun dikkatini kendinde tutabilen kitaplardan daima öğrenecek bir şeyler vardır. Bunun neden ve daha da önemlisi nasıl olduğunu insanın kendine sorması gerekir.


Orada da bir arkadaşlık söz konusu ama bu sefer dört erkek arkadaş arasında yaşanıyor bu. İçlerinden biri ve ana kahraman olan Jude, hayatını ömür boyu belirleyecek olan korkunç bir çocukluk yaşamış. Çocuklarına kötülük yapan büyükler de bir zamanlar çocuktu. Şiddet denen bu zincir sizce kırılabilir mi?


Bilmiyorum. Bazen insanın sevildiğini hissetmesi yetiyor ama her zaman işe yaramıyor. Ötekiler sisli alanlar ve keşfetmesi çetin oluyor. Kendileri tehlikeli bir şekilde yaralanmışlarsa onların sevgisinden kuşku duymak gayet kolay oluyor.


Jude da Lila gibi dâhi bir tip. Ama kendini jiletliyor. Sizce kendini kesmek cinsiyet tanır mı?


Sanıyorum tüm eylemlerimiz, hatta şans ya da şanssızlık eseri daha fazla bize ait gibi görünenler, cinsiyetimiz tarafından süzülüyor.


“…şahane bir özgürlük içinde büyüyeceğimiz ve yaşayacağ