• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Mutluluğun sihirli formülü: Zehir ve ilaç!

Bu haftanın Gözden Kaçan'ı, Dirk Wittenborn'ın “Farmakon”ı. Orta sınıf bir Amerikan ailesinin özelinden Wittenborn, insanlığın tüm acıları ve hastalıkları geçirecek mucize ilaca dair beklentisini etkileyici bir dille anlatıyor. Romanı Gökçe Gündüç Türkçeye kazandırmış.


Binyıllar önce yılan yeryüzünde şifanın, sağlığın temsilcisiymiş. Hayat ağacına sarılmış kocaman bir yılan. İşte bu çok iyi bildiğimiz resim Sümerde, Babilde, Mısırda bugün düşündüğümüz gibi ademi cennetten kovmak adına baştan çıkaran kötülüğün temsili değilmiş. Zira onlar biliyorlarmış ki yeryüzündeki bütün zehirlerin de bir temsili olarak yılanın zehri, doğru yollarla doğru ölçülerde alınırsa eğer tüm insanlığa şifa verirmiş. Ondandır ki binyıllar evrile devrile ilerler insanlık kendi söylencelerini unuta hatırlaya yeniden yeniden yazar ve yaratırken ‘farmakon’ sözcüğü Yunancaya hem ilaç hem zehir anlamıyla girmiş. Ancak “Farmakon”un yazarı Dirk Wittenborn bu sözcüğün çift anlamını yalnız geçmişe dair değil, günümüze ve hatta geleceğe dair de pek çok anlamlar ima ettiği için bir roman adı olarak seçmiş olmalı. Ona, yaşadığı dünyaya, ülkesinin ve ailesinin 50 yıllık geçmişine ve geleceğine dair çelişkilerle dolu imalar…


“1939’da yarım milyon Amerikalı, akıl sağlıkları bozuk olduğu düşünülerek tedavi altına alınmıştı. 1951’e gelindiğindeyse, hesaplarıma göre, bu sayı üçe katlandı. Atom çağının yarattığı endişeden miydi? Dinin başarısızlığı mıydı? Auschwitz’teki fırınların fotoğrafları Life dergisinde yayımlandığından mıydı(en azından ben bunları son derece rahatsız edici bulmuştum)? Kahramanların tayt giydiği ve yine tayt giyen genç erkek yardımcılarıyla ikamet ettiği çizgi romanların yıkıcı etkisi miydi? Siyahilerin popülerleşen ritmlerinden miydi? Ya da aşırı seksten? Yetersiz seksten? Atmosferde zehirleyici bir şey mi vardı acaba? Ya da sütte? Radyoaktif atıklar? Televizyon, florür, UFO’lar? Refah? Belki de en sonunda, oldum olası ne kadar sefil yaşadığımızı fark etmemize yetecek kadar boş zamanımız mı vardı? Sebebi her ne idiyse, hastalık artık salgındı. Bir çözüm bulunmalıydı ve bunu yapacak, şizofreniyi, depresyonu veya daha da iyisi, eski moda, uygunsuz tuhaflığı tedavi edecek sihirli formülü bulan ilk kişi, Pasteur kadar ünlü olacaktı.”

Bu sözler “Farmakon”un yazarı Dirk Wittenborn’un babası ABD’li ünlü psikiyatr Dr. J.R. Wittenborn’a ait, daha doğrusu “Farmakon”da karşımıza çıkan roman kahramanı Dr. William Friedrich’e… “Farmakon”, otobiyografik bir ilk roman, yazarın kişisel tarihinden, içinde yaşadığı dünyanın temel sorunlarından birine uzanan, değen hatta onu etkileyen bir hikaye. Zira 20.yy’ın en büyük sorunlarından biri olan depresyonu iyileştirecek sihirli formülün peşinde geçen bir yaşamı, bir babayı ve onun ailesini anlatıyor.


“Akıl hastaları için değerlendirme ölçeği”

Her ne kadar Friedrich’in Yale’in Psikoloji Bölümü’ne kabul edilmesini sağlayan “akıl hastaları için değerlendirme ölçeği” ancak ve ancak hastaların tedavisinin %95’inin başarısızlığını kanıtlasa da 1952 yılında gezegendeki en az keşfedilebilmiş yer insan beynidir. Ve Friedrich hem “Uygunsuz tuhaflığı” iyileştirecek sihirli formülü bulma hem de dört çocuklu ailesini en iyi şartlarda yaşatma umudunu taşımaktadır. Onun bu umudu kısa sürede mucizevi bir işaret almasını sağlar: Gai kau dong’u, yani Yeni Gineli yerlilerin mutlu olmak için şamanlarından aldıkları mayalanmış kwina yapraklarını öğrenir. Bu yaprakların kullanıldığına ve mutluluk getirdiğine şahit olan meslektaşı Dr. Bunny Winton’ı ikna ederek çalışmaya başlar Friedrich. İki doktor, bir denek grubu kurarak yarattıkları ilacı insanlar üzerinde denemeye kadar işi ilerletirler. Ancak denek grubunun dışında bir öğrenci daha vardır Gai kau dong’u denettikleri: Casper Gedsick. Bu isim ki, Dr.W. Friedrick’in ve ailesinin kaderini belirleyecek, hayatlarını cehenneme çevirecek ve romanın asıl kahramanı Zach’ın dünyaya gelmesini sağlayacaktır.

Casper, ilaca en olumlu tepkiyi veren, en büyük gelişimi kaydeden deney dışı denektir. Ancak ilacı bıraktıktan sonra dönüştüğü şey onu bir katil yapar: Friedrich’in ortağı Dr. Bunny Winton’un ve Friedrich’in küçük oğlu Jack’in katili. Bu olaydan sonra hep bir arada kalsalar da ailesinin aldığı yara tamir olmayacaktır. Ama en önemlisi Friedrich ne kadar başarılı olursa olsun mutluluğun ilacını asla bulamayacağını, böyle bir sihirli formülün hiç olmadığını öğrenecektir. Yani, yaşamını adadığı şeyin hiçlik olduğunu… Romanın sonunda yer alan iç hesaplaşmasında hem çocuklarının durumu hem de tüm hayatını adadığı işinin sonuçları vardır aklında: “ Mutlaka birilerinin yaşamadıklarını yaşamalarını sağlamıştı. Evet, belki sahte bir mutluluk duygusu yaratmış, suçluluk ya da utanç duyguları içinde yok olmalarını engellemişti. Ama işte yine aynı soruya varıyordu: İnsanlar suçluluk duymaları ya da utanmaları gereken bir davranışta bulunduktan sonra, ne hissetmelidir? Yapay bir neşe mi? Mucizevi tedavi diye bir şey yoktur. İnsan zihninin daha iyi işlemesi için keşfedildiği söylenen bu ilaçlar, bir süre moda olduktan sonra zamanla gözden düşerler; tıpkı durmadan değişen etek modelleri ya da kravatların eni gibi”…

Daha çok savaşların damgasını vurduğu geçtiğimiz 50 yıl, toplumsal hayatta da depresyonun ve kimyasalların çağıydı hiç şüphesiz. Zehir ve ilacın kolkola gezdiği karanlık bir çağ… Bu durumun ne sebepleri, ne sonuçları ne de devası ortaya koyulabiliyor bugün. Zira insan davranışları Friedrich’in de düşündüğü gibi sürekli değişiyor, bugün anormal kabul edilenler yarın son derece normal ve sıradan oluveriyor… Mutluluksa insanın ancak içinde olsa olsa bir parça bulunan ve bir ömür boyu peşinde koşulan bir kavram olmaktan öteye gidemiyor.