• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

"Bizi birbirimize bağlayan ne kaldı ki?"

Mahmut Yıldırım, Fatma Nuran Avcı ile ikinci öykü kitabı, İki Kıyı üzerine söyleşti:"Herkes kendi kıyısında yaşam mücadelesi veriyor. Savrulanlar, yaralananlar, yaşama sevincini kaybedenler sayısız. İki Kıyı farklı kıyıdakileri, denizin ortasında kalıp çırpınanları anlatmaya çalıştı."


İki kıyı arasında mekik dokuyan, sayılı zamanın içinden geçen, dertlerini çantalarında, zihinlerinde taşıyan, daima yolculuk hâlinde olan canlı karakterlerin öyküleri…

İlk öykü kitabına adını veren Son Cevizlik ile Yaşar Kemal Öykü Yarışması’nda birinciliğe değer görülen Fatma Nuran Avcı, ikinci öykü kitabı İki Kıyı ile edebiyatın sunduğu olanakların peşinden giderek içimizdeki insanların kapılarını aralıyor.



Honoré de Balzac, “Birbirimize ulaşmak için hangi yollardan yürüdüğümüzü, acı sular okyanusunda, yeşil ve çiçekli iki kıyı arasında, dağların dibinde pırıl pırıl kumlar üstünde akan tatlı su kaynağına doğru bizi hangi mıknatısın çektiğini görmüyor musunuz?” der. Bu sözden yola çıkarak bizleri bağlayan ve ayıran İki Kıyı’dan bahseder misiniz?

Bağlanmak, ayrılmak. Anlamlarından, çağrıştırdığı nice kelimelerden önce şu soruyu sorarak başlamak istiyorum sözlerime: Bizi birbirimize bağlayan ne kaldı ki? Hangi dostluk, iyi niyet, anlayış? İnsanın insana bakışı çıkardan ibaret artık. Çıkarların merkezinde oyunlar oynanıyor. Oyalayan, çok çabuk yaşanıp biten oyunlar. Günümüzde sevginin yerini arzu, dostluğun yerini hınç aldı. Ayrıldık, ayrıştık. Her anlamda, her türlü ilişkide barıştan uzaklaşıyoruz. Herkes kendi kıyısında yaşam mücadelesi veriyor. Savrulanlar, yaralananlar, yaşama sevincini kaybedenler sayısız. İki Kıyı farklı kıyıdakileri, denizin ortasında kalıp çırpınanları anlatmaya çalıştı.



İki kıyı arasında mekik dokuyan, sayılı zamanın içinden geçen, dertlerini çantalarında, zihinlerinde taşıyan, daima yolculuk hâlinde olan canlı karakterlerin öyküleriyle içimizdeki insanların kapılarını aralıyorsunuz. İki Kıyı beraberinde neleri getirip götürdü?

İki Kıyı’nın temeli İzmir’e yeni geldiğim, kendimi yalnız hissettiğim bir cumartesi gününde atıldı. Bir baba oğuldu gördüğüm. Sarı saçlı erkek çocuğunun yüzü tertemizdi. Baba berduş, pasaklı. Çocuk, Ayvalık tostunu yemeye çalışıyor dökülmüş dişleriyle. Baba sürekli, Yesene hadi, diyordu. Bu sahne çok dokundu bana. O çocuğa bir daha rastlar mıyım diye defalarca aynı yere gittim. Bu öyküyü yazacağım, dedim sonunda. İnkâr edemem, gerçek karakterler çok yordu. Başlangıç paragrafıyla, kurguyla onlarca kez oynadım. Sona erdiğinde içim hiç rahat değildi. Sanki yayın sürecinde başıma gelecekleri hissediyordum. Öykülerim tamamlanmıştı, verilen sözler vardı: Olmadı. Bir karar vermem gerekiyordu. Madem depo sorun, kâğıt fiyatları dehşet, yazar başarısız bir satış elemanı gibi muamele görüyor, aynı zamanda çifte standart uygulanıyor, bazı yazarlar bu sorunları yaşamıyor, baş tacı. İki Kıyı’nın KDY Yayınları etiketiyle basılması, butik de, egemen de olsa yayınevlerine sözümdür. Bağımsızlıkta karar kıldım. Merak eden sipariş versin, dijital baskılı, ince kapaklı, makul fiyatlı İki Kıyı üç gün içinde okura ulaşsın. Yazmanın, üretmenin önüne geçmemeli hiçbir şey. Bu bilinçle getirene de, götürene de eyvallah, diyorum. Yeter ki canım sağ olsun.



Eseriniz iki bölümden oluşmakta: Çantalar ve Taşınmazlar. Çantalar özelinde birbiriyle bağlantılı karakterler yer almakta. Kurgusal karakterlerden ziyade âdeta yaşayan, canlı karakterlerin okur üzerindeki inandırıcılığı ve etkisi üzerine konuşalım isterim.

Atölye eğitimleri sırasında aldığım notlardan süze süze, yazmaya dair bana hep rehberlik eden, şaşmaz bir iki cümleyi paylaşmak isterim. Yazma eyleminin özü, okuru bir şekilde anlattığı hikâyeye ikna etmektir, sonrasında okuru hikâyeye dâhil edebilmektir. Belki de yazar o yüzünden okura dil döker, inandırmaya çalışır. Ama bu dili kim dökecek, yoluyla, yordamıyla… Karakter yaratma süreci masamda böyle başlıyor. Sokakta, toplu taşıma araçlarında gördüğüm bir yüze takılıp, o yüze türlü boyalar sürerek devam ediyor. Bir de sesini yakalayınca Fidan, Serkan, Bektaş canlanıyor. Ben insanın kırık tırnağından, titreyen parmaktan sarsılırım. Bu duygulardan kaçamıyorum, metne yansıyor dolayısıyla.



İlk öykünüzün alıntısından yola çıkmak istiyorum. İzmir Otogarı’nda bir kolunu annesi, bir kolunu babası çekiştiriyor Deniz Rıza’nın. Boşanmanın çocuklar üzerindeki etkisi büyük ve yaralayıcı bir konu. Aynı zamanda yazar mesaj veriyor, yargılıyor gibi eleştirilere de açık. Yazarken dikkate aldınız mı bunları?

Öykülerim ben dilinde, karakterlerim oldukça sıradan. Onların hayat anlayışı, düşünme biçimleri, davranışları belli. Bütün olarak kendilerinin temsil özellikleri var. Eleştiri korkusuyla yazmıyorum. Yaram çocuk, meselem çocuk. Sadece dile getirmek istediğim, mesajım da şu olabilir: Anne ve babalar sorumluluklarını bilsin, sevgiyle, özveriyle büyütemeyecekleri çocukları dünyaya getirmesin.



Son olarak kıyınıza vuran, sizi etkisi altına alan neler var? Yazmak istediğiniz konular, teknikler, okuma listeniz, yeni öyküler vs.?

İki Kıyı’da mizah öykülerim de yer aldı. Sanırım o yolda ilerleyeceğim. Kitaplar bir umman. Yerli yabancı öykü kitaplarını, romanları takip etmeye çalışıyorum. Etkilendiğim iki ismi verebilirim. Drago Jancar, O Gece Gördüm Onu; Miroslav Penkov, Batının Doğusu