• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Han Kang “Beyaz Kitap”ı anlatıyor


Han Kang’ın uzun süredir merakla beklenen romanı Beyaz Kitap nihayet okurla buluştu. Bu vesileyle Seda Ateş, Litera Edebiyat için yazarın Beyaz Kitap’a dair söyleşilerinden bir derleme hazırlayarak çevirdi.

“Şehir benim için ablamın metaforuna dönüştü”

“2013 yazında, Vejetaryen’in Lehçe çevirmeni Seul’e geldi ve tanıştık. Çeviri sürecine dair bir şeyler konuştuk. Sohbetimiz sona ererken bana istersem Varşova’da çalıştığı üniversitenin konuk yazar programına katılabileceğimi söyledi. O sıralarda Çocuk Geliyor’u yazıyordum, yalnızca bununla meşguldüm, ama kitabı bitirdiğimde bir süre başka bir ülkede yaşamanın iyi olabileceğini düşündüm. Buna ihtiyacım olduğunu hissettim. Dolayısıyla çevirmenim bu teklifi yinelediğinde, hemen kabul ettim. Eşyalarımı toplayıp gitmeye hazırlanırken arkadaşlarımdan biri neden Polonya’ya gittiğimi sordu, niye geçmişi acılarla dolu bir diğer ülke? Başka bir ülkeye davet edilmiş olsaydım, oraya giderdim. Tek istediğim farklı bir yerde yaşamaktı. Ülkenin tarihine, İkinci Dünya Savaşı’na dair bilgim kısıtlıydı elbette… Ancak Varşova’ya gittiğimde şehrin tarihini öğrenip gerçekten trajik bir yere geldiğimi idrak ettim. Varşova Ayaklanması’nda şehir neredeyse tamamen yerle bir olmuştu. Sonra yeniden inşa edilmiş, yeniden hayata döndürülmüştü. Bu şehir benim için ablamın metaforuna dönüştü.”



Han Kang, dilini bilmediği bu şehrin karla kaplı, karanlık sokaklarında yapayalnız yürürken savaşın şehrin mimarisinde bıraktığı izlerden, her bir sütun kalıntısından, her bir duvarın çatlaklarından sızan travmadan çok etkilenir. Eskinin kalıntıları yeni binalarla birleşmiş, geçmiş ve şimdi bir araya gelmiştir ancak fay hattı düpedüz belirgindir. Kang, Varşova’da geçirdiği dört ay boyunca her gün sokakları arşınlar, bu yürüyüşler zamanla içsel bir yolculuğa dönüşür. “Kaderi tıpkı bu şehrin kaderine benzeyen birini hayal ettim ve hikâyesini yazmak istedim. Anladım ki bu kişi ablamdan başkası olamazdı.”

Hang Kang, Beyaz Kitap’ın ortaya çıkış hikâyesini işte böyle anlatıyor. Doğduktan iki saat sonra ölen ablasına bir hayat biçiyor, kendisi yerine ablasının bu tuhaf ve tanıdık şehre, Varşova’ya geldiğini tasavvur ediyor. “Annem bana bazen ablamı anlatırdı. Beni üzmek için yapmazdı bunu, aksine benim ne kadar değerli olduğumu, beni ne çok beklediğini ve ablamın ölümü yüzünden ne çok acı çektiğini anlatmak isterdi. Annemin hâlâ yas tuttuğunu görebiliyordum. Zaman zaman ablamın yerine doğduğumu, onun hayatını yaşadığımı düşünürdüm.”

“Belki de içimizdeki bu şeye beyaz diyebiliriz”

Belirgin bir olay örgüsü olmayan, birbirinden bağımsız gibi görünen kısacık bölümlerde beyaz renkli nesnelerden ve beyazın çağrışımlarından yola çıkıp hayata ve ölüme dair düşüncelere dalan bu otobiyografik anlatıda niçin böyle bir biçim tercih ettiği sorulduğunda Kang şöyle cevap veriyor: “Yazarken herhangi bir taktiğim ya da stratejim yoktu. Böyle bir biçim buldum. Bu biçimin bir adı var mıdır, kendim de bilmiyorum. Ama bu kitabı yazmanın yolu romanın klasik anlatı teknikleri değildi, bu 65 parçalı yapı kesinlikle en doğrusuydu.”


Bütün eserlerinin birbiriyle bağlantılı olduğunu söyleyen Kang Beyaz Kitap’ta, önceki romanı Çocuk Geliyor’dan bir cümleyi cımbızlayıp anlatı boyunca bir tür leitmotif olarak kullanmış. “Ablamı asla unutamayan ebeveynler tarafından büyütüldüm. Çocuk Geliyor’da yazdığım bir cümle vardı: ‘Ölme, yalvarırım ölme.’ Bu bana tuhaf bir biçimde tanıdık gelen, adeta yıllardır zihnimde dönüp duran bir cümleydi. Sonradan bunun annemin hatıralarının bir parçası olduğunu fark ettim. Ablamın ölümünden doğumuna dek geçen o iki saat boyunca ona sürekli mırıldandığı bu cümle, benim içimde yer etmişti.”