Ara

Han Kang “Beyaz Kitap”ı anlatıyor


Han Kang’ın uzun süredir merakla beklenen romanı Beyaz Kitap nihayet okurla buluştu. Bu vesileyle Seda Ateş, Litera Edebiyat için yazarın Beyaz Kitap’a dair söyleşilerinden bir derleme hazırlayarak çevirdi.

“Şehir benim için ablamın metaforuna dönüştü”

“2013 yazında, Vejetaryen’in Lehçe çevirmeni Seul’e geldi ve tanıştık. Çeviri sürecine dair bir şeyler konuştuk. Sohbetimiz sona ererken bana istersem Varşova’da çalıştığı üniversitenin konuk yazar programına katılabileceğimi söyledi. O sıralarda Çocuk Geliyor’u yazıyordum, yalnızca bununla meşguldüm, ama kitabı bitirdiğimde bir süre başka bir ülkede yaşamanın iyi olabileceğini düşündüm. Buna ihtiyacım olduğunu hissettim. Dolayısıyla çevirmenim bu teklifi yinelediğinde, hemen kabul ettim. Eşyalarımı toplayıp gitmeye hazırlanırken arkadaşlarımdan biri neden Polonya’ya gittiğimi sordu, niye geçmişi acılarla dolu bir diğer ülke? Başka bir ülkeye davet edilmiş olsaydım, oraya giderdim. Tek istediğim farklı bir yerde yaşamaktı. Ülkenin tarihine, İkinci Dünya Savaşı’na dair bilgim kısıtlıydı elbette… Ancak Varşova’ya gittiğimde şehrin tarihini öğrenip gerçekten trajik bir yere geldiğimi idrak ettim. Varşova Ayaklanması’nda şehir neredeyse tamamen yerle bir olmuştu. Sonra yeniden inşa edilmiş, yeniden hayata döndürülmüştü. Bu şehir benim için ablamın metaforuna dönüştü.”



Han Kang, dilini bilmediği bu şehrin karla kaplı, karanlık sokaklarında yapayalnız yürürken savaşın şehrin mimarisinde bıraktığı izlerden, her bir sütun kalıntısından, her bir duvarın çatlaklarından sızan travmadan çok etkilenir. Eskinin kalıntıları yeni binalarla birleşmiş, geçmiş ve şimdi bir araya gelmiştir ancak fay hattı düpedüz belirgindir. Kang, Varşova’da geçirdiği dört ay boyunca her gün sokakları arşınlar, bu yürüyüşler zamanla içsel bir yolculuğa dönüşür. “Kaderi tıpkı bu şehrin kaderine benzeyen birini hayal ettim ve hikâyesini yazmak istedim. Anladım ki bu kişi ablamdan başkası olamazdı.”

Hang Kang, Beyaz Kitap’ın ortaya çıkış hikâyesini işte böyle anlatıyor. Doğduktan iki saat sonra ölen ablasına bir hayat biçiyor, kendisi yerine ablasının bu tuhaf ve tanıdık şehre, Varşova’ya geldiğini tasavvur ediyor. “Annem bana bazen ablamı anlatırdı. Beni üzmek için yapmazdı bunu, aksine benim ne kadar değerli olduğumu, beni ne çok beklediğini ve ablamın ölümü yüzünden ne çok acı çektiğini anlatmak isterdi. Annemin hâlâ yas tuttuğunu görebiliyordum. Zaman zaman ablamın yerine doğduğumu, onun hayatını yaşadığımı düşünürdüm.”

“Belki de içimizdeki bu şeye beyaz diyebiliriz”

Belirgin bir olay örgüsü olmayan, birbirinden bağımsız gibi görünen kısacık bölümlerde beyaz renkli nesnelerden ve beyazın çağrışımlarından yola çıkıp hayata ve ölüme dair düşüncelere dalan bu otobiyografik anlatıda niçin böyle bir biçim tercih ettiği sorulduğunda Kang şöyle cevap veriyor: “Yazarken herhangi bir taktiğim ya da stratejim yoktu. Böyle bir biçim buldum. Bu biçimin bir adı var mıdır, kendim de bilmiyorum. Ama bu kitabı yazmanın yolu romanın klasik anlatı teknikleri değildi, bu 65 parçalı yapı kesinlikle en doğrusuydu.”


Bütün eserlerinin birbiriyle bağlantılı olduğunu söyleyen Kang Beyaz Kitap’ta, önceki romanı Çocuk Geliyor’dan bir cümleyi cımbızlayıp anlatı boyunca bir tür leitmotif olarak kullanmış. “Ablamı asla unutamayan ebeveynler tarafından büyütüldüm. Çocuk Geliyor’da yazdığım bir cümle vardı: ‘Ölme, yalvarırım ölme.’ Bu bana tuhaf bir biçimde tanıdık gelen, adeta yıllardır zihnimde dönüp duran bir cümleydi. Sonradan bunun annemin hatıralarının bir parçası olduğunu fark ettim. Ablamın ölümünden doğumuna dek geçen o iki saat boyunca ona sürekli mırıldandığı bu cümle, benim içimde yer etmişti.”


Ablasıyla ilgili bir şeyler yazma fikrinin daha önceden düşündüğü bir şey olmadığını, Varşova’da birdenbire ortaya çıktığını belirten Kang kendini bir bakıma yazmak zorunda hissettiği bu anlatının kendisinde bir şeyleri değiştirip dönüştüreceğini başından beri bildiğini söylüyor. “Kitabın son bölümünde Seul’e dönüyorum, zaten bu bölümü Seul’e döndüğümde yazdım. Ablam hayatta olsaydı, ben hayatta olamazdım, hatta doğmazdım bile. Ve ben hayattaysam, demektir ki ablam hayatını yaşayamamış. Bu yüzden, onu sonsuzluğa uğurlamak zorundaydım. Kitabın sonunda da basit bir veda yerine onun verdiği son nefesi içime çekiyorum, dolayısıyla bu sonun hayat dolu ve umutlu bir yanı var.”

Ölümün ve hüznün yanı sıra, hayata dair güzelliklerin de vurgulandığı Beyaz Kitap’ı yazarken her gün, adeta dua eder gibi, beyaz şeyleri düşündüğünü belirten Kang, çoğunlukla cevabını bulamadığı sorulara yanıt aramak için, dünyaya dair bir merakla yazmaya giriştiğini söylüyor. “Yazdıklarım daima aklımdaki sorularla beraber ilerliyor. Vejetaryen’de, bunca şiddeti ve bunca güzelliği aynı anda barındıran bu dünyayı kucaklamayı becerebilir miyiz, diye soruyordum, şiddeti külliyen reddetmek mümkün müdür? Çocuk Geliyor’da bu soruyu bir adım öteye taşımak istedim: insanlık suçları karşısında insan onurunu nasıl anlamlandırmalıyız? Çocuk Geliyor’dan hemen sonra yazdığım bu kitapta da insanın onuru teması hâlâ aklımdaydı. Bu kez, içimizdeki bir şeyi, hiçbir şekilde zarar görmeyecek, yok edilemeyecek ve zedelenemeyecek bir şeyi ele almak istedim, belki de içimizdeki bu şeye beyaz diyebiliriz.”


Alıntılar:

https://www.smh.com.au/entertainment/books/south-korean-author-han-kang-on-her-new-novella-the-white-book-20171127-gztbr4.html

Han Kang and Max Porter in conversation at Spike Island (2017)

http://markcloostermans.blogspot.com/2017/11/interview-han-kang-white-book.html