top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Kol kola ilerleyen iki metin

İrem Üreten, Meksikalı yazar Valeria Luiselli'nin İngilizce olarak yazdığı ilk kitabı Kayıp Çocuk Arşivi üzerine yazdı. "Yol imgesini birçok açılımıyla zenginleştiriyor Luiselli: Sınıra doğru gelen çocukların göçü, Geronimo ve topluluğunun beyazlara teslim yolculuğunun yanı sıra, bir ilişkinin yolunu- yol ayrımlarını ve ruhsal bir iç yolculuğu irdeliyor."



Çağdaş edebiyatın genç ve dikkat çekici kalemlerinden Valeria Luiselli ilk romanı “Kalabalıkta Yüzler”den başlayarak, “Dişlerimin Hikayesi”yle, öykü ve makaleleriyle önemli ödüller kazandı. National Book Foundation’ın 2014 yılında belirlediği, gelecek vaat eden ‘35’inden Genç 5 Yazar’dan biri olarak duyuruldu. New York’ta yaşayan Meksikalı yazarın İngilizce olarak yazdığı ilk kitabıysa “Kayıp Çocuk Arşivi”. Roman, 2019’da Türkçe’ye çevrilerek Siren Yayınları’ndan yayımlandı.


Romanın temeli güncel bir politik meseleye, şiddetin, istismarın gündelik hayata sızdığı, uyuşturucu ve silah çetelerinin iktidarı ele geçirdiği El Salvador, Guatamala, Honduras’ın başı çektiği Orta Amerika ülkeleri ve Meksika’dan kaçarak sığınma talebiyle ABD sınırına kadar gelen çocukların hikâyelerine dayanıyor. Meksika-ABD sınırına göçmen taşıyan kaçakçılar eşliğinde ülkelerinden yola çıktıkları andan itibaren tehlikelerle dolu bir yolculuğu göze alan çocukların tek umudu, daha önceleri ABD’ye göçmüş aile fertleri veya tanıdıklarıyla bir araya gelebilmek, sınır dışı edilme riskine rağmen Birleşik Devletler’de kalabilmek. 


PBS NewsHour adlı haber programında yaptığı söyleşide Luiselli, ailesiyle Arizona’ya doğru çıktığı yolculukta, sınırda kimsesiz halde bekleyen ve sayıları 60.000’i bulan çocuklar hakkında sürekli olarak dinlediği haberlerin etkisiyle bu konuyu mesele edindiğini söylüyor. Yolculuğu sonrasında New York’a dönen yazar, Amerika Göç Mahkemeleri’nde çevirmenlik ve raportörlük için gönüllü olarak onlarca göçmen çocuğun hikâyesini dinliyor.


“Mahkemelerde dinlediğim her şeyi romana doldurmaya başlamıştım,” diyor Luiselli.

“1970’lerde Amerika’nın Orta Amerika’ya müdahalelerine varana kadar birçok şey hakkında ahkâm keserken buldum kendimi, politik görüşümün yönlendirdiği bir öfke ve hiddetle romanı öldürmekte olduğumu fark ettim,” diye de devam ediyor. Bu noktada romanı yazmayı durdurarak, doğrudan göç krizinden, mahkemelerdeki gönüllü rolü sırasında öğrendiklerinden bahsettiği kurmaca dışı metni “Tell me How It Ends”i ele alıyor. Ancak onu bitirdiğinde “Kayıp Çocuk Arşivi”ne dönebildiğini itiraf ediyor.


HARİTA: YOLLAR VE MESELELER ÜZERİNE

Roman, ses envanterleri oluşturan belgeci ve belgeselci çiftin, iki çocuğuyla New York’tan eskiden Meksika’ya ait olan Arizona’ya yaptıkları yolculuk ekseninde ilerliyor. İlk bölümün anlatıcısı Meksika kökenli olan kadın. Bir tanıdığının sınırı geçtikten sonra haber alınamayan iki kızının akıbetinin peşine düşüyor ve bu yolculukla mülteci çocuk krizine ilişkin araştırmalarını güney eyaletlerine yaymayı hedefliyor. Çocuklar, ana vatanlarındaki aile bireyleri tarafından, büyük bir çaresizlikle insan kaçakçılarının insafına teslim ediliyor, zorlu nehirleri aşıyor, tepesinden düşüp ölmenin muhtemel olduğu, “canavar” olarak adlandırılan trenlerde günlerce yol katediyor, bu esnada eşlikçilerinin, çetelerin veya başka insanların zulmüne maruz kalıyor, trenden indiklerinde koca bir çölü aç-susuz halde yürüyerek aşmak üzere terk ediliyorlar. Mucize eseri ABD sınırına ulaşabilenler için bambaşka bir macera başlıyor, bilinmeyen yerlerde gözetim altında tutuluyor, sorgulanıyor, mahkemelerde ifade veriyorlar. Tüm tehlikeleri aşarak geldikleri yabancı ülkeden yirmi bir gün içinde tekrar sınır dışı edilmeleriyse son derece muhtemel. Yazar, kadının peşine düştüğü bu politik olayın eşlikçisi olarak, Amerikan tarihinde yer alan son bağımsız yerli topluluğu Apaçilerin hikâyelerini yerleştiriyor. Belgeselci olan adam da son yerliler Geronimo ve topluluğunun hayaletlerini kovalamak üzere Chiricahua Dağları’na varmayı, orada birkaç yıl boyunca üzerinde çalışacağı ses projesine odaklanmayı istiyor. Arabalarının arkasında kutularla yola çıkıyorlar. Kitaplar, defterler, raporlar, notlar, ses kayıt cihazları, ses kayıtları, fotoğrafların yer aldığı koskoca bir arşiv, metnin içinde yer alırken bir örüntü oluşturuyorlar.  

Okurken parçası olduğumuz bu araba yolculuğu bir ailenin öyküsünü anlatıyor bize, kadın anlatıcının bakış açısında dağılmakta olan bir ailenin hikâyesini. Yol imgesini birçok açılımıyla zenginleştiriyor Luiselli: Sınıra doğru gelen çocukların göçü, Geronimo ve topluluğunun beyazlara teslim yolculuğunun yanı sıra, bir ilişkinin yolunu- yol ayrımlarını ve ruhsal bir iç yolculuğu irdeliyor.


"Haritayı masaya yayıyoruz. Devasa bir elin falına bakan çingene topluluğu misali, işaretparmaklarımızın ucuyla sarı ve kırmızı otoyol çizgilerini takip ediyoruz. Geçmişimizi, geleceğimizi okuyoruz: yola çıkış, bir değişim, uzun hayat, kısa hayat, ileride zorlu bir dönem var, burada güneye yöneleceksiniz, burada şüphe ve belirsizlikle karşılaşacaksınız, önünüzde bir yol ayrımı var."

Çocuklar, kadının melankolik iç dünyasının karşısında naiflikleri, tabii komiklikleri ve neşeli varlıklarıyla yer alıyorlar. “Ya aile dağılırsa, çocuklara ne olacak,” sorusunu sormaya başlıyoruz. Ne de olsa beş yaşındaki kız kadının, on yaşındaki oğlansa adamın öz çocuğu, dolayısıyla olası bir ayrılık, kardeşler arasındaki bir parçalanmanın da sinyallerini veriyor. Çocuk dünyasının saflığını tanıtırken, dağılmasına kıyamayacağınız bir aile birliği olgusunu güçlendiriyor. Kadın ve çocukların karşısında erkek karakter oldukça sessiz ve silik olarak yer alıyor. Teptikleri uzun yolda çoğunlukla otoyola odaklanmış, ağzını bıçak açmaz halde görüyoruz onu. Kadının bakış açısından okuduğumuz metinde, adamın sesini, arada sırada çocuklara anlattığı Apaçi hikâyelerinde duyuyoruz. Oğluyla birlikte ses envanteri oluşturmak üzere dış mekâna çıktıklarında aralarındaki baba-oğul ilişkisine ucundan köşesinden şahit oluyoruz. Bunun dışında, okuyucu için kadının bakış açısına hapsolmuş, kendi tutkusu olan projenin peşi sıra yola düşen, katedilen yolda giderek ilişkiden uzaklaşan biri olmanın ötesine geçmiyor. Kadının iç dünyasının dışa vurulduğu bölümlerde kavga ettiklerinin bilgisini alıyor, ne var ki herhangi bir çatışmalarına tanık olmuyoruz. Kim bilir belki de kopan bir ilişkinin gölgesinde, kadının gözünde giderek silikleşen bir erkek figürü çizmek istiyor Luiselli.


YA O ÇOCUKLAR BİZİM ÇOCUKLARIMIZ OLSAYDI?

Kız ve oğlanı tanımanın, yaklaşımlarını, tepkilerini görmeninse, romanın ana damarında akan “Orta Amerika’dan göçen çocuklar” meselesine önemli bir katkısı var. Bu kayıp çocukların temsilinde, dünyanın her yanında şiddete maruz kalan, zulüm gören, acı çeken ve çaresizlik hisseden çocukları düşünmek mümkün. Yine de onların trajedisini sıradanlaştırmamızı ya da Luiselli’nin deyişiyle “ıstırap çekenin paraziti” haline gelmemizi engelleyecek olan, bu karakterlere yakından bakmak, onları ete kemiğe büründürmek. Luiselli’nin asıl amaçlarından birinin, okuyucuda samimi bir empati duygusunu harekete geçirmek olduğunu düşünüyorum. Ancak onları tanıdığımızda dehşetin boyutlarını iliklerimizde hissedebiliriz. Aksi durumda, bir haberde dinlediğimiz, isimleri bile söylenmeyen, yalnızca sayıdan ibaret olmaya mahkûm hâlde, kısa süreli hafızamızda yer almaktan öteye geçemezler. Dehşeti yalnızca bu sayıyla ölçebilir, kısa sürede başka bir gündeme devir teslimini yaparak unutuşa terk ederiz. Savaşları, afetleri ve tüm felâketlerin mağdurlarını aradan biraz zaman geçtiğinde düşünmez olduğumuz gibi. 

Kimse şimdilerde buraya gelen çocukları… uzayıp giden yarı küresel bir savaşın mültecileri olarak görmüyor. Kimse bu çocukları onlarca yıl öncesine dayanan tarihi bir savaşın sonucu olarak görmüyor. Herkes, “Ne savaşı, nerede?” “Niye buradalar?” “Neden ABD’ye geldiler?” “Onlarla ne yapacağız?” diye sorup duruyor. Kimse ‘Evlerinden neden kaçtılar?’ diye sormuyor.” 


“Ya kaybolan çocuklar bizim çocuklarımız olsaydı? Tamamen yalnız kalsalardı ne olurdu? Hayatta kalabilirler miydi?” sorusunu kendine soruyor anlatıcı. Anlatı ilerledikçe tanıyıp benimsediğimiz o iki çocuğun bir çölün ortasında yapayalnız kalma ihtimali bizi dehşete düşürmeye yetiyor. Yazar, aile sınırları içinde korunan kızla oğlanın da, kimsesiz halde göç yollarına düşüp yabancı bir ülkenin sınırlarına yol alanların da, tüm naifliği, savunmasızlığı ve büyükler tarafından gözetilmeye muhtaç halleriyle yalnızca birer çocuk olduklarını hatırlatıyor okura.


Romanın içinde bir başka örüntüyü oluşturan ağıtlar da göçmen çocukların yolculuğunun öyküsünün etkisini arttırıyor. Bunları kadının arşiv kutusunda yer alan “Kayıp Çocuklar İçin Ağıtlar” adlı kırmızı kitabın bölümleri olarak parça parça metne yerleştiriyor. Kadın, uykusuz geçen gecelerde ağıtları okuyor. Oğlan da bu acılı göç yolculuğuna dair okumaları romanın ikinci bölümünde sürdürüyor, ta ki kayıp çocuklar karşımıza çıkana kadar. Oğlan yolculuk boyunca çektiği polaroid fotoğrafları yanmamaları için yine bu kitabın arasına sıkıştırıyor. Kitabın sonunda fotoğrafların okura gösterilmesi Luiselli’nin kurguda kullandığı şaşırtıcı bir oyun niteliğinde. Metin içinde yer alan bu metinlerde, ben anlatıcının sözünü üst anlatıcı devralıyor. Geçmişte ve günümüzde çocukların göç yolculuğuna bütünsel bir bakış sunuyor. Luiselli romanın sonunda verdiği alıntılar bölümünde, ağıtların içinde yer alan ve farklı eserlerden anıştırılan dize ve kelimelere de referans veriyor: Ezra Pound’un Kantoları’ndan, Juan Rulfo’nun Pedro Paramo’suna, Rilke’nin Duino Ağıtları’na kadar kimi imge ve tabirlere “Kayıp Çocuklar için Ağıtlar”da ne şekilde yer verdiğini bizlere gösteriyor. Bu pasajlarda, göç etmekle yer altı dünyasına inmek arasında bir analoji oluşturuyor, bu yolla Homeros ve Ezra Pound’a selam gönderiyor. 


Meselesiyle köprü oluşturan birçok eseri, şarkıyı metin boyunca fazlasıyla kullandığını görüyoruz. Elbette bunların bir kısmı romanın sonuna geldiğimizde uçup gidiyor. Ancak, çocuklarla birlikte yol boyunca dinledikleri, onlar için bir odak haline getirilen William Golding’in “Sineklerin Tanrısı” adlı romanı veya David Bowie’nin “Space Odyssey” şarkısı örneğin, olayların ilerleyişine, karakterlerin algılarına daha etkili bir biçimde hizmet ediyor. Böylelikle, kurgunun parçaları olarak hafızamızda da kalıcı yer ediniyorlar.


OĞLANIN GÖZÜNDEN: KADERLERİ BİRLEŞEN ÇOCUKLAR

Kızla oğlan ebeveynlerinin radyoda dinledikleri kayıp çocuk haberlerini, Sineklerin Tanrısı’nı, Geronimo ve topluluğunun yaşantısı üzerine babalarının anlattıklarını, yüksek sesle söyledikleri Bowie şarkısı Space Oddity’i belleklerine kaydediyor, parçalar üzerine düşünüyor, sorular sormaya başlıyor ve yol boyunca biriktirdiklerini kendi aralarında oyuna dönüştürüyorlar. Onların oyunlarına kulak veren kadın, çocukların içinde bulundukları ortamı nasıl değiştirdiklerinden bahsediyor:

Yetişkinlerden daha geçirgendir onlar, karmaşık iç dünyaları durmaksızın dışarı sızar, gerçek ve katı olan her şeyi kendilerinin hayaletvari versiyonlarına dönüştürür. Belki bir çocuk, tek başına, kendi kendine çevresindeki yetişkinlerin idame ettiği ve tutunduğu dünyayı değiştiremez. Ama o dünyanın normalliğini bozmak, peçesini yırtmak her şeyin kendi farklı iç ışıklarıyla parlamasını sağlamak için iki çocuk yeterlidir.

Oğlan büyük bir atın üzerinden zehirli oklar atıyor sınır devriyesine, kız bir tür çöl dikeninin ardında mavi üniformalı Amerikalılardan saklanıyor (fakat dallarda mango olduğunu fark edip saldırıya geçmeden önce durarak bir mango yiyor) Uzun bir savaştan sonra iki çocuk arkadaşları olan bir çocuk savaşçıyı diriltmek için beraber şarkı söylüyor.


Zengin bir milliyetçi Amerikalı’nın çocukları geri göndermek için uçak kaldırdığı piste vardıklarında kız arabada uyuyor. Kadın dürbünle çocukların uçağa binişini izliyor, tıpkı kendi kızı gibi parmağını emen bir çocuğun uçağa tırmandığını görüyor, uçak manevra yaparken alkışlayan memurlara karşı öfkeden kendini kaybediyor. Kocası kadını zapt etmek üzere kollarını ona doluyor ve oğlan annesinden dürbünü istiyor. Bir an için çocuğun gözlerini kapatmak geliyor kadının içinden, sonra onun için yapabileceği tek şeyin, o anda yalnız olmadığını hatırlamasını sağlamak olduğunu idrak ediyor. Uçağın kalkışıyla Space Oddity’de yer alan hikâye arasında bir bağlantı kurarak oğlanı bu oyuna “yer kontrol” olarak atıyor ve bu yolla onunla diyalog kuruyor. Bu sahnenin sonunda, oğlanın kayıp çocukların hikâyesini hepsinden daha iyi anladığını düşünüyor kadın. En doğru şekilde gördüğünü, işittiğini, idrak ettiğini ve onları çevreleyen kaosu bir dünyaya yerleştirdiğini biliyor. Romanın ikinci bölümünde oğlan tarafından anlatılacak olan, hem kendi ailesine, hem de kayıp çocuklara dair hikâye çok daha kalıcı olacak ve nesilden nesile aktarılacak. Bu düşünce, kitabın ikinci bölümünde sözü oğlanın devralacağına dair bir öncü işaret niteliği taşıyor. 

İkinci bölümde oğlanın gözünden gördüğümüz olaylarla birlikte, onun kardeşiyle ilişkisi, tavır ve tepkileri okur için iyiden iyiye yüzeye çıkıyor. İşte o zaman anneleri tarafından merak edileni de okumaya başlıyoruz: Olaylar onun tarafından nasıl görüldü, ne kadarı ne şekilde anlaşıldı. Bunun ailece çıktıkları son gezi olduğunu küçük yaşına rağmen kavrıyor, çok daha küçük yaşta olduğu için kız kardeşinin yolculuğa dair pek az şey hatırlayacağını da. Bunun için bir çare arıyor ve yol boyunca fotoğraflar çekmeye sırf ona bir hatıra yaratabilmek için başlıyor, belgelemeye dair hedefi bu sayede ortaya çıkıyor. Belgeciliğin, kişisel ve toplumsal bellek için önemini de vurguluyor bu bölümde. Babalarının onlara Apaçi isimlerini ezberlettiği kısımdaysa, tarihin sildiği belgelerin yokluğunda belleğin önemini vurguluyor.

Çocuğun anlattığı ikinci kısım, ilk bölümde annenin anlattıklarını yankılar nitelikte. Bir çocuğun kendi ailesi tarafından görülme, fark edilme özlemini açığa çıkarıyor. Sınıra varmaya çalışan kayıp çocuklarla, aile sınırları içinde korunan çocukların kaderlerini giderek birbirine yaklaştırıyor yazar. Romanda tekrarlanan imgelerden biri de, romanın temel yapı taşlarından biri olan “ses”le bağlantılı olarak “yankı”. Arizona topraklarındaki “Yankı Vadisi”nde dördünün de tecrübeledikleri yankılanma durumunu, kızla oğlanın kayıp çocuklara yaklaştıkları anlatıda, biçim olarak da devam ettirdiğini görüyoruz. Kesintisiz bir hâl alan metin oğlanın bakış açısında ben anlatıcıyla, kayıp çocuklara bakan üst anlatıcı arasında değişip duruyor ve hepsinin ortaklaştığı bütünsel bir metni doğuruyor bana göre. Aynı anlatı içinde bakış açılarını değiştirmeyi özgün bir biçimde kullanırken bu tekniğin ilk defa uygulandığı Virginia Woolf’un Mrs. Dalloway’ine saygı duruşunda bulunuyor Luiselli, okura edebi hazzı veren hünerini sergiliyor.


HİKÂYE ANLATICILIĞINA DAİR

Luiselli romanın bir ailenin, bir yolculuğun hikâyesi olduğunu söylüyor, aynı zamanda hikâye anlatıcılığına dair de bir roman bu. Özellikle kadının anlatıcı olduğu bölümde didaktik cümleler sıklıkla yer alsa da, çok rahatsız edici olmadığını, aksine politik meseleye okuru dahil ettiğini söyleyebilirim. Bu politik ve toplumsal olayda yazara düşen sorumluluğu sonuna kadar üstleniyor yazar. Öte yandan, hikâye anlatmanın meselelere dair hiçbir şeyi düzeltemeyeceğinin, kimseyi kurtaramayacağının farkında. Ne olursa olsun, bizleri, toplulukları birleştirici rolü açısından çok büyük bir önem taşıyor, daha önce değindiğim gibi toplumsal belleği diri tutmak için de. Sanırım hikâyelerin dünyayı hem daha karmaşık, hem de katlanılabilir hale getirebildiği konusunda Luiselli ile hemfikiriz.


KAYIP ÇOCUK ARŞİVİ

Valeria Luiselli

Siren Yayınları, 2019

Çeviri: Seda Ersavcı

Tür: Roman

Comments


bottom of page