top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Yazarın fotoğrafıLitera

konuşma

tan doğan, ülkü tamer'in "konuşma" adlı şiiri üzerine yazdı: "kulağı ters taraftan göstermekse, göstermek! ilk okumada şaşkınlık yaratan, anlaşılmazlığında soluklanan, merak uyandıran ‘çarpıcı şiir’in imge-simge bağının çözülemezlik hissine bürünmüş derinliği söz konusu olsa da, ‘zaman’la ve okuyup düşündükçe üzerine, usuuul usul gizeminden çıkabiliyordu 'konuşma'"


tan doğan



“konuşma”

ya da

bir ‘ülkü tamer şiiri’ üzerine birkaç söz


sizi ya da başkaca ‘yorum’larda bulunanları pek bilemem, ne ki hem felsefe hem de şiir ile halimce yoğrulmuş biri olarak bu ‘şiir’i ilk okuduğumda, onca duygu ve düşünce varken, (başka akımlara göz kırpa kırpa) dört filozofuyla iki felsefe akımı çivilendi birden beynime: septisizm (kuşkuculuk): “hiçbir şey yoktur, olsa da bilemeyiz, bilsek de başkasına aktaramayız.”/georgias. “bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir.”/sokrates. “düşünüyorum, öyleyse varım.”/descartes. “değişmeyen tek şey, değişimin kendisidir.”/ herakleitos

saltık (mutlak) ‘kesin bilgi’nin (özellikle de ‘bilimsel bilgi’nin) olamayacağı; her tezin bir antitezle senteze (ki ‘karşıtların birliği’ni savunan herakleitos’un diyalektik düşünüydü bu), her sentezin de bir başka tez ve dahi antitezle çürütülebilip bir başka senteze gebe kalacağına vurgu yapılmakta; “düşünüyorum”la, yani eleştiriyorum, sorguluyorum, ‘kuşku’ duyuyorum, (ki ‘septisizm’ bağlamınca descartes’in) “kuşku duymadığım tek şey, her şeyden ‘kuşku’ duyduğumdur.” sözü ile (‘varoluşçuluk’ bağlamınca) varlık kazanılabileceği; var olmaktan ‘varoluş’a geçilebilineceğine işaret edilmekteydi kısaca.

agnostisizm: bilinemezcilik. “üzerinde konuşulamayan konusunda susmalı.”/wittgenstein. ‘töz’ (cevher: her şeyi yaratan, ilk, ana, temel başlangıç-çıkış noktası), iki temel ve karşıt düşün olan ‘idealizm’e göre ‘tanrı’, ‘materyalizm’e göre ‘madde’ (özdek) olsa da, ‘ilk yaratı(m)’ açık-seçik ispat edilemediğinden, bir ‘bilimsel kanıt’a dayandırılamadığından ya da salt/yalnızca ‘inanç’a (kişisel ‘inan’a ya da tanrısal/dinsel inanca) dayandırıldığından ancak, ‘töz’ü bilmek olası değil ve bu durumda da ‘bilinemezcilik’te karar kılmak olası kısaca... 


kulağı ters taraftan göstermekse, göstermek! ilk okumada şaşkınlık yaratan, anlaşılmazlığında soluklanan, merak uyandıran ‘çarpıcı şiir’in imge-simge bağının çözülemezlik hissine bürünmüş derinliği söz konusu olsa da, ‘zaman’la ve okuyup düşündükçe üzerine, usuuul usul gizeminden çıkabiliyordu “konuşma”: 

aman, kendini asmış yüz kiloluk bir zenci,

üstelik gece inmiş, ses gelmiyor kümesten; ben olsam utanırım, bu ne biçim öğrenci? hem dersini bilmiyor, hem de şişman herkesten

iyi nişan alırdı kendini asan zenci, bira içmez ağlardı, babası değirmenci, sizden iyi olmasın, boşanmada birinci çok canım sıkılıyor, kuş vuralım istersen


kuşkuculuk ve bilinemezcilik felsefesiyle aklımı bezeyen ‘şiir’, ‘toplumcu gerçekçi’ ile birinci yeni (‘garip’), ‘ikinci yeni’ (‘ikinci toplumcu yeni’ diye de adlandıranlar var) arasındaki gelgitler düşün halimden çok, ‘hiççilik’ ile ‘varoluşçuluk’ kıyaslaması bir yana, hem kuşku hem de bilinemez bir bakışı vurmasıydı aklıma ve dahi ruhuma o an sanırım!

‘öylesine’ ya da ‘dışsal’ okuyan birinin, bırakın ilk dizeyi, son dizeye bakıp, “kuş vuralım istersen” önermesini değil mantıksal, şiirsel, duygusal olarak okuması, içselleştirmesi bile ‘insancıl’ ve ‘evrensel değerler’, dahası ‘hayvan hakları’ bağlamında ‘çok canını sıkmış!’ olabilir kesinkes. salt böylesi bir ‘sıkıntı’ durumunda dahi ‘kuşku’ ve ‘bilinemez’ bir konuma yaslanmak azımsanamayacak bir düşünsellik olsa gerek. yoksa düşünsellik, yerini ‘şiddet’ içerikli bu dizeden ötürü ‘öfke’ye bırakabilir ki, yalnızca bu dize bile ‘şâir’in, yani ülkü tamer’in (1937- 2018) insafsızca ve dahi hissi olarak ‘yargısız infaz’ına yol açabilir.

descartes’in “düşünüyor”umu, eşdeyişle ‘sorguluyorum, eleştiriyorum, değerlendiriyorum, anlama çalışıyorum’u ile sokrates’in “eleştirilmemiş, sorgulanmamış bir yaşam, yaşanmaya değmez” sözü, söz konusu dize özelinde, ‘şiir’in tümü genelinde ‘şiirsel eleştiri ve sorgulama’nın kaçınılmazlığını sunmakta bize, ‘yersiz yargılama’ yerine!

lafı uzatmam tamamen kişisel, kişisel olduğu denli ‘şiir’i yorumlamamın. söze/irdelemeye sizi ya da başkaca ‘yorum’larda bulunanları pek bilemem demem de bundan yani bence ile karşı karşıyasınız.. katılıp-katılmamak da ‘sizce.’

bilemedim! diyerek gizeme sığınabilir, kuşkuluyum! diyerek dizelerden sıyrılabilir ya da okuyup geçebilirdim hoş, güzel, farklı, sarsıcı benzeri üç-beş lâf-ı güzâf  ile ‘şiir’den. ve fakat ‘okudukça’ bile-isteye ‘kâfir kâfiye’lerce bezenmiş olan ‘şiir’in şiirselliğinden çok felsefik boyutu üzerine düşündükçe hem (platon’ca) ‘mağara’lara ve zifirî kuyulara, yer altı-üstü mahzenlere, dar-gepgeniş, kısa-upuzuan demeden dehlizlere dalmama hem de bundan heyecan yüklü müthiş bir keyif almama neden olabildi. 

kaç ‘şiir’ var ki ‘dünya’da yüreğiniz denli aklınızı da çarptırmış, içinizi coşturduğu kadar fikrinize de nüfûz etmiş olsun.. bilemedim! kaç ‘şiir’ var ki ‘dünya’da hem ‘insanlık tarihi’ hem ‘felsefe akımları’ hem ‘siyasal yönetimler’ hem ‘sosyo-ekonomi’ hem ‘sanat’, bu bağlamda ‘şiir türleri’ ve daha neler nelerle göbek bağı kurabilip, açık ya da örtük bir ‘eleştirel-sorgusal’ yöntemle gerçeği dilleyip, ‘insan’ olgusunu dizelesin.. bilemedim! kaç ‘şiir’ var ki ‘dünya’da toplumuyla ya da toplumlarla, ülkelerle; çağıyla ve başkaca çağlarla, şiir, felsefe, siyaset, ekonomi akımlarıyla, düşünürleriyle, ‘okur’ ve ‘şâir’lerle ve tomris’le, cemal’le, turgut’la, edip’le ve de annesiyle-babasıyla, dünüyle-günüyle ve dahi ‘kendi’yle bir de bendeniz ile “konuşma”da bulunsun.. bilemedim! onca soru ve sorunu sarmalken şiirce, yine de uzatabildim elimi ülkü’ye, bir ‘şiir’le kucaklarken ‘dünya’yı “o.”

imdi dize dize ‘konuşma’yı dillemeye geldi sıra bence:


“aman, kendini asmış yüz kiloluk bir zenci,”

 (belirtmeliyim ki, “aman” kelimesinin yersiz, gereksiz ya da bir umursamazlık, anlamsızlık, dahası bir ‘ironi’ içermek suretiyle ‘amaan canım!, amaaaan sen de! geç bunu, boş ver!’ dercesine kullanıldığı kanısında değilim, öyle de yorumlanabileceği fikri saklı kalmak şartıyla. ‘şiir’i dizesel ve bütünsel olarak dadaizm ya da sürrealizm akımına dayandırmadığımı da imlemek isterim.)

“aman”ın verdiği şaşkınlık, asmasından kendini bir ‘insan’ın değil de ne! ne çok kişi “alnımdan vuracağım, dağdan atlayacağım, kendimi asacağım canıma kıyacağım” der de, diyen, laf üreten, yeltene değil de, bir nedenle ‘intihar’ eden olur o canına kıyan. ‘hayattan caymak’, yaşamak kadar, handiyse ondan zor. öyle ‘hesap-kitap işi’nden çok, ‘duygu durum’ içerikli konum sırf  saptanmış bir sayrılıkla/‘hastalık’la değil, aile, eğitim, kültür, çevre, toplum, ekonomi, siyasa benzeri bir takım nedenlerle ilintili ve de ‘psikoloji’ye dayalı sorunlarla ilgili olsa gerek. ‘kendini asma’yı düşünmek, ona yeltenmek, deneyip vazgeçmek başka, her ‘şey’den uzaklaşmayı, yaşam serüvenini, nefes almayı; ‘ister-istemez’ bir ruh hâliyle ‘hayat’ yerine ‘ölüm’ü koymayı .göze alıp ‘kendini öldürme’ başkadır. ‘durduk yerde ‘bu duruma düşmek isteyen de kim?! 

“yüz kiloluk” biri “olmak ya da olmamak” yüz yaşında biri! ‘yaşamak’ da, nasıl yaşamak? ilk dizenin bu bölümünde 

eğer  bir kişinin çok yağ birikmesi nedeniyle derisinin altında, özellikle de karın bölgesinde bir şişkin görünüm, iri göbek oluşmuşsa, o kişiye ‘şişman’ denilmektedir. şişmanlık sıralamasında başı çeken ülkelerden olan abd’de ‘obezite’ oranı ortalama yüzde kırk! 

kelime olarak farsça’dan pas demek olan zang, ‘zangî’ ile arapça’dan ‘zenc’  siyah, ‘zenci’ siyahî anlamına gelmekte olup, kara/siyah deriden ve ırktan olan kimse demektir. ‘kapitalist’liğiyle övünen ‘obez’ ülke abd’de de, anakaranın yerlisi olmayan ne ki ‘köle’ ticareti yoluyla buraya zorâkî götürülen siyahî kişilerdir. ‘köle’ kelimesinin kökeniyse farsça piç anlamındaki ‘kola’, dilimizde ‘kul’ ve dahi ‘yük hayvanı’ anlamındaki ‘kölük’e kelemesine dayanmakta olup, ‘efendi/sâhip!’ olan birinin ‘malı-mülkü’ olan kişiye denirdi ki, “bir kölenin kaçmasına yardım eden veya kaçak bir köleyi barındıran kişiler için ölüm cezası”nın hükmedildiği, milattan önce bin yedi yüz altmış tarihli mezopotamya’nın bâbil ülkesine dayanan ‘hammurabi kanunları’nda bile yer almıştır. ‘beyaz adam’ım özgürlüğünü elinden alıp kendine kul-köle ettiği ‘siyah tenliler’i sömürmesinin yanı sıra, koyu renkli insanlar için aşağılayıcı, alaycı ve ırkçı bir tâbir olarak da kullanılan ‘zenci’ kelimesi, ‘dışlanmış’ı, ‘yoksanan’ı, ‘öteki’ muamelesi göreni de târif etmek adına kullanılmaktadır bir de. [bir köşeli ayraç açıyorum: on iki eylül darbesi sırasında, bin dokuz yüz seksen bir yılında, siyah-beyaz trt ekranında altı bölümlük (abd’de bin dokuz yüz yetmiş yedi tarihinde) bir dizi, abd ‘köle tüccarları’nın eline düşmüş, her an ‘özgürlük’ için kaçıp kaçıp yakalanan bir çiftlikte ağır işkencelere mârûz kalarak çalıştırılan ‘zincirli köle’ kunta kinte’nin gerçek hayatını anlatan, alex haley’in aynı adlı romanından uyarlanmış ‘kökler (roots)’ adıyla gösterimdeydi. ‘köle’, ‘siyâhî’, ‘zencî’ kelimelerinin ne anlama geldiğini tam yirmi yaşımda felsefe bölümü ilk sınıf öğrencisiyken daha da idrâk ettiydim heyhat! şimdi hayatta olmayan annemle ne çok ağlardık, yüzümüzü-gözümüzü birbirimizden gizleye gizleye ve sile sile yanaklarımızdan akan yaşları... bu köşeli ayracı ka-pa-tı-yo-rum!]

gördüğüm/bildiğim kadarıyla kara/siyah tenlilerin çoğun ‘zayıf’ olmasına karşın, bu dizede yer alan “kendini asmış zenci” tamı tamına “yüz kiloluk!” ilk soru işaretimdi bu kendime: zenci yüz kilo olur mu, çoğun (aksırana-tıksırana dek yiyip-içen kapitalist, zengin ve umarsızların) ‘beyaz’ların pek kolay yüz kiloyu aşabildiği bir dünya’da? 

trajik öğelerle bezenmiş ‘şiir’de yer alan “kendini asmış”, “öğrenci”, “dersini bilmiyor”, “iyi nişan alırdı”, “bira”, “babası değirmenci” “boşanmada birinci” benzeri kelime, kavram ve olgulara bakıldığında, bir ‘çocuk’tan çok -en azından- bir ‘genç’ dikiliyor karşımıza gibi. ‘düz okuma’yla birincil, ilk anlamıyla ilk dizede yer verilen “kendini asmış”lık bir ‘güç/kuvvet” gerektirdiğinden ve  “yüz kiloluk” bir çocuk olasılığının düşüklüğünden ötürü, böylesi bir çıkarımda bulunulabilinir. bir ‘tokat’ gibi aklımıza, ruhumuza indirilen ilk dize -son dize denli olmasa da- sarsıcı, sersemletici, flaş, şok edici, şaşkınlık yaratıcı olması nedeniyle -‘dadacılık’ ile bağsız, ilintisiz bence- bilinçli bir seçimle, özellikle oluşturulmuş/yazılmış bir dize olsa gerek. 

imdi sorulabilir ki, bu ‘genç’ (ya da olası orta yaşlı) kişi, ‘anamalcı-sömürgeci beyaz adam’ın dayatmasına, baskısına,‘her tür eziyet’ine mârûz kalıp canından bezen “zenci”, toplumun her hangi bir kesiminde (evde, işte, sokakta vb.) yaşam süren bir kişi, ‘şâir’irin kendisi (ya da bir yakını, tanıdığı, düşsel kahramanı/karakteri v.b.) olamaz mı? olabilir ki (“konuşma” şiiri ile ilgili ülkü tamer’in bir açıklamasına ya da şiirini çözümlemesine denk düşmedim -ıskalamış da olabilirim elbette!), bunu ancak ‘şâir’ bilir. 

yedi artı yedi, on dörtlük hece vezniyle yazılmış sekiz dizeden mürekkep ve hem anlamca hem de kâfiye/uyak bakımından (“zenci, kümesten, öğrenci, herkesten, zenci, değirmenci, birinci, istersen”) dizeler arası bağı olan ‘şiir’in ikinci dizesine yer verelim ve ilk dizeyle olan bağını irdeleyelim şimdi de: 


“üstelik gece inmiş, ses gelmiyor kümesten;”

“üstelik” dendikte, handiyse çekilir bir konum sayılabilirken ‘gündüz’, bin bir duruma, olaya, konuma gebe olan ‘gece’nin ‘fena hali’ düşürülmekte akla. karanlıktır, kapalıdır, sırdır ve ıraktır ki ıssızlığı, yalnızlığı da içerebilir. salt tavuk, horoz, hindi, kaz gibi ‘evcil hayvan’lara yönelik yapılmış kapalı barınak ve dahi ‘uyku yeri’ olması kadar, şiirsel bağlamda ve ‘imgesel dil’in anlatı olanağında kovuk, oda, küçürek/ufak ev hatta yurt da [dede korkut kitabı’nda/hikâyelerinde ‘sığır damı (“tavuk kümesine, sığır tamına dönmiş”)] olabilmektedir  “kümes.” demiş olsun ki ‘şâir’ barınılan bu yere “gece inmiş” olduğunda “ses gelmiyor” bir konuma bürünmüş “kümes” bağlamında ıssız bir ‘ev’ (barınak)  ve o evin de “zenci”si kendi: ne anlarsınız bundan? onca insanın yaşadığı bir yurtta, toplumda ‘dışlanma’nın, itilip-kakılıp ‘yoksanma’nın, ‘öteki’ sayılmanın gölgesi olamaz mı bu  dize (bence böyle de) sizce de? kurtların, çakalların, sansarların, tilkilerin dağdan köye, köyden çiftliğe, çiftlikten “kümes”e indiği ve özellikle de ‘kara horoz’a ya da ‘siyah tavuk’a ya da [diğer kümes hayvanları, ‘gezen horozlar ve tavuklar” çuha çiçeği, yonca, marul, lahana ve de mısır, arpa, buğday yerken, onların artıkları, çürük gıdalar, çerçöple vb. ile ölmemek için karnını tıka basa doyurmak zorunda kalırken (sağlıksız beslenmeyle obez olan)] “yüz kiloluk bir zenci”ye musallat olduğunda, canlı canlı lime lime parçalanıp acı içinde kıvrana kıvrana ‘yutulma’mak için “kendini asmış” olamaz mı ‘şâir’, (gerçi dilini yutmuşlara, tepkisizlere, ‘egoistler’e de er-geç sıra gelecek, bir gün büsbütün “ses gelmiyor kümesten” konumuna düşecek olsalar da) canını kurtarmak için sinip ‘ölü taklidi’, ‘uyur numarası’ yapan onca yüreksiz, korkak ve savaşımdan kaçan (‘mâkus kader’i/’yazgı’yı) ; “bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın”,, “benden sonra tufan” diyen, başta ‘kendi’ (“kendini bil.”/sokrates) olmak üzere ve başkaları için ‘varoluş’ mücadelesi vermeyen horozun, tavuğun umursamazlığı hatta ‘yem’ olarak önlerine attıkları bedenini, beynini, ruhunu, gönlünü ve ömrünü ‘hiç’leyerek?!

vurarak, çarparak, kararak, eklemleyerek birbirine okuyalım bir de iki dizeyi:


“aman, kendini asmış yüz kiloluk bir zenci,

üstelik gece inmiş, ses gelmiyor kümesten;”

ne diyorsunuz şimdi?



döndüğümüzde başa, ya ‘agnostik’ olup s'imgesel dokunan ‘şiir’i ‘bilinemez’ kılacak, ‘hiçbir şey anlamadım!’ deyip, okuyup-geçmeyi yeğleyecek ya da ‘septik’ olup kelimelerin ve dizelerin ‘düz söylenişi’nin ardına düşüp, başka şey(ler)i anlatmaya, farklı olay ve olgulara, bir tarihsel-toplumsal-siyasal-ekonomik sürece parmak basıp, ‘gizil bir dil’ ile ‘başkaca bir gerçek’i açığa çıkarmayı işaret ettiğini düşünüp ‘şâir’in, ‘kuşku’yla ardına düşecektik ‘şiir’inin. bu irdeleme/inceleme, ‘eleştirel-sorgusal okuma’ ‘yol’undaysak birlikte, ikinci öbekte/grupta yer alıyoruz demektir ki bu da karl jaspers’in “felsefe, yolda olmaktır” sözünün ‘şiir’ için de geçerli olduğunu dilememize, ‘konuşma” üzre/içre yol almamıza neden ve üçüncü dizeye geçmemize ‘kapı’ demektir:


“ben olsam utanırım, bu ne biçim öğrenci?”

‘o’ ve ‘kendi’ aynı kişiyse, “öğrenci” de ne ‘şâir’in yanında diye, sormak da olası bir başkayı, diğerini, ‘öteki’yi “zenci” bilmekle?

düz/yüzeysel yerine ‘yakın’, dahası ‘iç’ten/içinden okuma’yla “konuşma”nın dizelerine eğildiğimizde eğretilemelerin ve s/imgelerin (‘bireysel, toplumsal ve evrensel bilinç’le) ‘ruh’una girmemiz, ‘okur-eser bağı’nı dipten, kökten kurmak ve metnin ‘arka plan’ını görmek, ‘gizil anlam’ı çözmek, algılamak, anlamak koşuluyla ‘şiir’e yaklaşmak; ussal/mantıksal çözümleme çabasıyla duygusal/tinsel ve dahi ‘estetik haz’ almanın harmanında  soluklanmak kaçınılmaz görünmekte.

‘metafor/eğretileme deryâsı’ bir ‘şiir’le karşı karşıyayız. örneğin ‘öteki’ne “benzetirken ‘zenci”yi ‘şâir’, ‘evi’ de (barınağı da)  “kümes”e benzetebiliyor. ‘imge/imaj’dan da (örneğin nâzım’ın  “akıyordu su / gösterip aynasında söğüt ağaçlarını / salkımsöğütler yıkıyordu suda saçlarını!” 

“imgesel odak”  (focus imaginarius) üzerine, “bir şiiri kaynaklarını inceleyerek açıklamak, çağdaş eleştirinin benimsediği bir metot değildir. fakat şiirin kendisinden başka şeylerin yardımıyla açıklanması pek çok okuyucuyu tatmin eden bir metottur” demesine bakarak pierre bourdieu’nun denebilir ki “başka şeyler” pek geniş kapsamlı olduğundan ister-istenmez tam kuşatıcı olmamakla birlikte bir ‘dibe iniş’, bir inceleme/irdeleme kaçınılmaz olmakta.

ekin/kültür, bilgi ve düş birleşimi olan ‘imge’nin ‘görme biçimi’yle ilintisi, dış-iç dünya ilişkisi, görünen-görünmeyen bağı, simge/sembol/alegori, im/işaret, belirtke/amblem, söylen/mit, beti/figür benzeri kavramların da katılması ve karılmasıyla dizelere, ‘soyut’tan ‘somut’a bir yolculuğa gereksinim duyulmaktadır.

‘duyular’la algılanıp ‘dil’e aktarılan, bir betimlemeden/tasvirden çok ‘öznel bir yorumlama’dır ki düşün bağlamında bir edim, bir şeyin bilincidir sartre’a göre ‘imge.’ imdi ‘şâir’in bilinçaltı-üstü-içi-dışı-yanı-yöresi yapısı/konumu göz önünde tutulduğunda, öğeler arasındaki ‘uyum’a ve ‘anlam’a yaklaşma olanağına sahibiz diyebiliriz ancak.

şimdi söz konusu dizeye baktığımızda “ben”, “ben olsam”, “bu”, “bu ne biçim”, “öğrenci”, “bu ne biçim öğrenci” öbeklerini tek tek irdelemeye kalkışsak, freud’dan (altben-ben-üstben  -id-ego-süperego) yola çıkıp aristotales’de (“form/biçim” kavramı) soluklanıp john dewey’e, hegel’e doğru (“öğrenci” olgusu) yol almak, dibe dalmak zorunda kalırdık. onca ‘etmen’in dâhil olması, bir ‘dize’nin değil çözümlenmesinde, tozunun alınmasında bile ‘iş’in içine girerken, ‘durum’un, eşdeyişle ‘şiiri anlamaya çabalama eylemi’nin ne denli güç olduğunu yadsımak olası değil. yineleyelim dizeyi:


“ben olsam utanırım, bu ne biçim öğrenci?”


“kümes”te “kendini asmış” ve fakat  “bu ne biçim öğrenci” ki ‘ölme’yi ‘acemî’liğinden ötürü becerememiş mi bir türlü yoksa? yoksa “ben olsam utanırım” demesi bu yüzden mi ‘şâir’in ‘öfke’yle ve “yüz kiloluk” biri bile ‘intihar’ını gerçekleştiremiyorsa, diğer “zenci”ler neylesin mi yoksa ‘şâir’e göre? yoksa ‘hayat’la (insan, iç-dış doğa, kâinat-hakîkat vb.)  ‘bağ’ını kursaydı bu gelmez miydi başına, yâni urganında, ‘bağ’ında sallanma, ölme-ölememe (utanma-utandırma) durumu? “mâdem caydın dünya’dan, a mangalda kül bırakmaz, a geveze, a bilmiş, a bilgiçlik taslayan, a “herkesten şişman” (ruhen, aklen) çaylak, hiç değilse ‘adam gibi’ ölmeyi becerseydin ya!”der gibi mi ne, kızgın şâir bir de:

“hem dersini bilmiyor, hem de şişman herkesten”

bir de, “efendine hizmet et ey köle! ‘özgürlük’, ‘hak’, ‘adâlet’, ‘hukuk’ vb. senin neyine! hem ‘kendi’nle hem ‘toplum’la hem ‘dünya’yla barışık değilsin, üstelik de bir gram ‘çaba’n yok “varoluş”un için, hem de ‘beyaz sâhip’ gibi ye-iç, yaşa-dur, ‘burası bostan içi, yan gel oğlum zenci” misâli.. hayde hayde de hayde!”  de diyorsa kendine (bir başkasına, ‘öteki’ne ya da ‘toplum’a), şaşmamak gerek ‘şâir’e.

ve fakat “kendini asmış yüz kiloluk bir zenci”yi nasıl da kulağından çekiyor, nasıl da azarlıyor deseniz ve şaşsanız buna, anlarım. fenaaa bir tokat gibi ‘şâir’in sözleri: ‘aşağılanmışın aşağılanması!’ iki kez yerin dibine sokması ‘zenci’yi, azımsanamayacak bir ‘özeleştiri’ (ki (bireysel, toplumsal, evrensel olanı da içermiyor değil.) )


yarıladık gibisankiyani ‘şiir’i!

“aman, kendini asmış yüz kiloluk bir zenci,

üstelik gece inmiş, ses gelmiyor kümesten;ben olsam utanırım, bu ne biçim öğrenci?hem dersini bilmiyor, hem de şişman herkesten”


bir ‘şiir’ için ‘çetrefil’ kelimesini kullanmak istiyorsanız, buyurun: içinden çıkılması güç dizelerle bezeli bir konuşma, hem de ne “konuşma!”

ilk iki dize ve üçüncü ile dördüncü dize arasında ‘özel’, ‘şiir’in bütününde ‘genel’ bir bağ kurmak zor da olsa kaçınılmaz. ya beşinci dize için ne demeli:


“iyi nişan alırdı kendini asan zenci,”

yine “zenci” ve bu kez ‘iyi nişan alır’ konumda çıkıyor karşımıza! taş (cam), sapan (kuş –“kuş vuralım istersen”), kurşun (hayvan, insan) ile hedefini, attığını vuran usta atıcı olarak niteler, ‘nişancı’ kelimesini kullanır, ‘iyi nişan alırdı’ demekle yetinmezdi ‘şâir.’ keskin nişancı olmak başka, “iyi nişan alır’ olmak başka, üstelik de “kendini asan zenci”nin ‘beceriksiz’liği ya da ‘sakar’lığı sonucunda canına kıydığı, kendini öldürdüğü kesin olmayıp, kuşku götürürken!

“yüz kiloluk” ile “şişman”lık vurgulaması ayrı kelimelerle de olsa aynı kapaya çıkarken, “zenci” nitelemesi iki kez dilleniyorsa, (hegel’e, unamuno’ya levinas’a göz kırparak) ‘ötekileşme’, (sartre’a göz kırparak) ‘yabancılaşma’, (bireysel ve toplumsal yoksanma, yoksulluk ve yoksunluk, liberalizm ve neo-liberalizm/yeni-erkincilik, kapitalizm/anamalcılık ve globalizm/küselleşmevcilik vb.) ‘dışlanma’ ve (nietzsche’ye göz kırparak) ‘hiçlenme’ kavram, olgu ve düşün/felsefe akımları da gözden geçirilebilir ‘şiir’ bağlamında bir daha. 

“kendini asan” ne ki öldüremeyen “zenci”, “iyi nişan alır” olsa da-olmasa da ne gam! “insan, yeryüzüne fırlatılmıştır” diyen sartre, yine ‘insan’ için “özgür olduğu kadar sorumlu, sorumlu olduğu kadar da özgürdür” demiş. kierkegaard’da, camus’da, sartre’da (çelişkileri, “karşıtlıklar”ı da içeren (herakleitos babası) bu felsefe, saçma/absürt ve alaysama/ironi (ki sokrates’in ‘doğurtma/maiotik’ bir ayağıysa ‘diyalog -“konuşma”- yöntemi’nin, diğer ayağı da ‘alaysama/ironi’dir) ile “varoluşçular”da söz konusudur. (var olmak, ‘fırlatılmak’ yetmez ki) “varoluş özden önce gelir” önermesini öne sürüp, bir nevi binasını, evini, “kümes”ini yıkıp, yeniden oluşturmalıdır her kişi düşününü savunmuşlar, ‘olan’la yetinmeye karşı durmayı dillemişlerdir sözleri ve yapıtlarıyla.

‘deri rengi’nden çok (siyah, sarı, beyaz vb.) ya da ‘ırksal’ bir söylemden öte, “zenci”liği “öteki”leştirilme olarak algıladığımızda, “kendini asma” ve “nişan alma” olay ve olgusunu yeniden değerlendirmek olası ki burada başa, ilk dizeye bir nevi ‘dönüş’ (herakleitos: -sürekli, dönüşsel yanma süreci- ‘ateş’.. -tez-antitez-sentez-‘diyalektik’.. ‘devinim-dönüşüm’ ve ‘nietzsche: ‘bengi dönüş.’) var: 

“aman, kendini asmış yüz kiloluk bir zenci,”

“iyi nişan alırdı kendini asan zenci,”


“unutmayın, hep aklınızda dursun, ruhunuzda ‘asılı’ kalsın” der gibi ‘şâir’, başlangıç-süreğen-son ya da ‘doğum-hayat-ölüm’ bağı bağlamını.

istediği kadar “iyi nişan” alsın kişi, hedefi on ikisinden vuramadığı sürece ‘karavanacı’dır, ‘keskin nişancı’ değil. ne yapmak-nasıl yaşamak (‘kendini seçme’, ‘kendi olma’) istiyorsak, o şekilde ‘gerçekleştirmek’ durumundayız ‘kendi’mizi. “savaşım her şeyin babasıdır” derken herakleitos, ‘kendi olma savaşımı’ndan da söz açar (“kendimi aradım.”) evet, “varoluş” mücadelesinde yenik düşmek, dahası (herkesin bedeni, beyni, ruhu ve biricik ömrü kendine ait) hayattan caymak da söz konusu, kim ne derse desin! değerli olan, kendi değerlerince yaşam sürmek değil de ne! ya da “zenci”, “öteki” olmamak için ‘insanca savaşım’da bulunmak kaçınılmazken, (etik, estetik, epistemolojik, ontolojik, mantık vb.) ‘değerler’ yerine, ‘öğretilmiş bilgiler’e, ‘bilindik yaşamlar’a, ‘baskılar’a ve ‘dayatmalar’a ömrü ‘köle’ kılmak da neyin nesi? (yadırgayan yadırgansın, yargılayan yargılansın) ‘kendini öldüren zenci’ olsa neyse de kişi, her tür savaşımdan kaçan ‘kendini asan zenci’ olmak, zül!


‘bira içmez ağlardı, babası değirmenci,’

‘kendini asan zenci’ demek ki ‘ayık kafa’yla asmış kendini, üstelik de ‘iyi nişan’ alarak! düğüm mü açıldı, sicim mi koptu, ‘kümes’ mi çöktü ‘yüz kilo’luktan ya da ‘şişman’lıktan.. bilinmez! ‘babası’nın ‘değirmen’inde ‘arpa’yı öğütüp suyunu içseydi, belki de biraz ‘rahat’lar, ‘hayata tutunma’nın yollarını başkaca düşünüp, duyumsar, “iyi nişan alırdı” yerine, iyi mücadele eder, ‘güzel yaşamanın yollarını arardı’ya dönüşür, “kendini asan zenci”den ‘hayatı ve insanı savunan’ kişiye, ‘birey’e ulaşabilir ki, kim bilir!

ahkam kesmiyor, ayar çekmiyor, formül sunmuyor olsa da ‘şâir’, “ağlardı”nın boşunalığına parmak basmıyor da değil. sıkışmışlık, daralmışlık, çıkmazlık, çaresizlik ve yalnızlık benzeri kavram ve konum içinde ‘tutunamayan’, ‘varoluş sıkıntısı’nda ‘bunalan’ insanın vargısı değildir elbette ilk akla gelen çözüm olarak ‘intihar’, ilk altı dize irdelendiğinde:

“aman, kendini asmış yüz kiloluk bir zenci,

üstelik gece inmiş, ses gelmiyor kümesten;ben olsam utanırım, bu ne biçim öğrenci?hem dersini bilmiyor, hem de şişman herkesten

iyi nişan alırdı kendini asan zenci,bira içmez ağlardı, babası değirmenci,”


bir de yedinci dize var: 


‘sizden iyi olmasın, boşanmada birinci’

“baba” olgusu/figürü (‘anne’ denli) eskiye dayanan, mitolojik, edebî ve felsefik dünü olan, kozmos-kaos, iyi-kötü, doğru-yanlış, güzel-çirkin benzeri (herakleitosça“karşıtlıklar”ı) “zıtlıklar”ı içeren, ‘güç’ ile temsil bağı olan, varlık ve yokluklarında (sağ ya da ölme durumlarında) etki alanları ‘derin’ ve ‘geniş’ olan bir olgu. ‘öksüz’ bir (“zenci”) gencin (“değirmenci” ‘baba’sıyla bir (“kümes”te) evde sürdürdükleri yaşamın neliği, (psikolojik, sosyolojik, pedagojik vb. bağlamda) azımsanamayacak bir araştırma/irdeleme konusu olsa gerek. 

(öksüz ya da anne-baba –diyelim ‘şiddetli geçimsizlik’ ile ‘birinci celsede boşanan’– ayrı olan ‘mutsuz genç’ için) “boşanmada birinci” olan “baba”sına, ona olan ‘öfke’sinin zaman-uzam içinde ve (baskıcı, anlayışsız, sevgisiz bir –“sizden iyi olmasın” ey kötü babalar!–) mutsuzluk sunan (belki de ‘alkolik’) “baba”nın yarattığı ‘zorlu yaşam koşulları’ doğrultusunda çaresizliğe varması, -itilen-kakılan, aşağılanan/hor görülen) “kendini asan zenci” durumuna düşmesi şaşılacak bir durum olmayabilir bu bağlamda.

geldik mi ‘şiir’in en can alıcı, en hassas, en farklı ya da uçuk denilebilecek noktasına; zurnanın ‘zırt’ dediği yere: 

“çok canım sıkılıyor, kuş vuralım istersen”



'varoluş sıkıntısı' (tüm ‘savaş’lar da dâhil) salt ikinci dünya savaşı sonrası bir  'anlam ve değer' sorunsalı olarak değil, 'insanın ussallık tarihi'nin başlangıcından şu âna dek süren ve sürecek gibi görünen bir 'kaygı hâli'dir de. ussal ve tinsel sorular ne çok: neden varız, var olmanın anlamı ne, ölmek için doğmak ne demek, hayatın gelgeçliği karşısında yaşamanın bir değeri var mı, her tür çaba boş ve hiç ise bunca çırpınış da ne, ölümlünün ölgünlüğü neye işaret, zaman ve uzamda dünya durumlarının ereği yok mu, sonu mutsuz bir yolu sürmek niye, ölmek için yaşamak niye?... yine de "as'lolan hayat" deyip, bin bir çırpınış içinde nefes alırken çoğunluk, (nice nedenin yanı sıra ‘bunalım’, ‘bulantı’, ‘baskı’, ‘gerginlik/stres’ etkenli duygusal, düşünsel, ruhsal vb. kaynaklı) eni-sonu 'rastlantısal’lığa ve' bilinemez'liğe dayanan bir 'hayattan cayan'lar, yaşamından vazgeçenler, ölümü seçenler de olmadı değil. 

“elveda dostum, el sıkışmadan / sessizce.. ne keder ne tasa gerek: ölmek yeni bir şey değildir bu dünyada /  ama yaşamak da yeni bir şey olmasa gerek.” derken yesenin (1895-1925:30 yaşında!), “görüyorum / bir kemik çuvalı gibi / yere atışını gövdeni. / -dur! diyorum / bırak ! / delirdin mi sen? / sürer mi ölümü / hiç insan / tebeşir tozu gibi / yanaklarına?” demiş mayakovski (1893-1930:37 yaşında!) ki, iki dost şâir  'hayattan cayan'lar, yaşamından vazgeçenler listesine dâhil etmişler kendilerini.

‘baş’a döndüğümüzde kuşkuculuk, varoluşçuluk ve bilinemezcilikten söz açarken ‘son’a göz kırpmıyor değildim ‘çok canım sıkılıyor’ olsa da!

bir ‘zenci şâir’in kendinle “konuşma”sı diye adlandırıp anlamaya/algılamaya da çabalayabiliriz ‘şiir’i, bizle, ‘okur’la hasbıhâli diyerek de. nice unsuru içinde barındıran, bireyselden toplumsala, ordan evrensele uzanan dizelerin kökü derin ve ‘dip sıkıntı’ yükü! ‘çocukların ve kuşların şâiri’ diye de adlandırılan ülkü tamer’in çocuksu bir ruh hâliyle kuş vurmak isteğinde bulunacağını kim söyleyebilir ki! öyle bir dert, tasa, hüzün ve dahi ‘acı’dır ki ‘varoluş sıkıntısı’, kadın-erkek, çocuk-genç, yaşlı-ihtiyar demez, insanın ruhunu, aklını, beynini, bedenini öyle bir sımsıkı avuçlar ve sıkar ve tuzağındaki kapanına düşürür ki, bir bunalım, bulantı, gerginlik anında her tür ve bütünsel ‘anlamsız ve değersizliğin tam on ikisinde’ canınızdan, ömrünüzden edebilirsiniz kendinizi bir “kuş” kılıp.

bir sır “konuşma” provası: ey zenci ‘efendim?’ ikimiz de köleyiz. ‘öyle!’ sen bensin, ben de sen. ‘mâlûmun ilâmı!’ ne desem-yapsam anlamsız. ‘heyhat!’ gönlümün kuşu da hoş ama boş. ‘çok canım sıkılıyor!’ kuş vuralım istersen…

“var biraz da sen oyalan” der ya yûnus, belki de ‘hayat’ öyle: öyle-böyle-şöyle bir “oyalan”ma hâli! ‘özgür istenç’le gelmemiş, kendimizi seçememiş,  “fırlatılmış” olsak da içinde yaşam sürdüğümüz yeryuvar’a/dünya’ya, elde var hayat ve bin bir yüzlü bir ‘zaman’ı tüketirken,  dediğince cansever’in “ne gelir elimizden insan olmaktan başka” ve de (kara/”zenci”) ‘yazgı’dan sıyrılıp “elimizden” geldiğince, var olmak ile yetinmeyip, kendimizce/halimizce ‘varoluş’ çabasında savaşımlarda bulunabilir, ‘aşk’ın ve dahi ‘mutluluk’ düşünün ardında bir “kuş” gibi çırpınabilir, hiçbir şey yapamıyorsak doğayla, dünya’yla, evren’le veya insanlarla/insanlıkla ya da en az bir ‘insan’la; olmadı deli-divane, sessiz-sitemsiz, güle-ağlaya ‘kendi’mizle yaşaya-yaza-okuya “konuşma”da bulunabiliriz belkigibiyani, bir şey çıkmasa da ‘sonuç’ta.. kalsak da “zenci!”




ek: değinmek istediğim kimi konular ‘öksüz-yetim’ kaldı biraz: kapitalist sistemin eleştirisi kişinin (ruhsal, bedensel, düşünsel) istismarı (“zenci”-beyaz, köle-sahip karşılığıyla) ırkçılık eleştirel sorgulaması ritm/tartım, üslûp/biçem etik ve estetik değerler anlaksal/zihinsel süreç (bilinç ve bellek) soyut-somut ilintisi bakış [teleskopik (-çiçek-‘dürbün’/ü)- mikroskobik] dün-gün-yarın bağı zaman-uzam ilişkisi tekil-çoğul algı onama (kabûl/tasvîp)-karşı çıkma (ret) karşıtlığı ve ‘direnme’ olgusu *düşünsel-görsel-ruhsal imge/imaj ayrılığı-aynılığı  nefret söylemi-sevgi dili…


şerh: ülkü tamer  için, sizin için, bendeniz ve herkes için “insanın anayurdu çocukluğudur” / jorge amado

hamiş: her şiir diye yazılan nasıl 'şiir' değilse, bir 'şiir' de sâdece 'şiir' değildir. 


birkaç eskil söz: “arayın, siz ki bilmek kaygısındasınız.”/lucianus.. “bütün umudum kendimde”/terentius..  “kukla gibi, iplerimiz çekilip, oynatılıyoruz.”-“bir şeyler koparır bizden, yıllar akıp giderken”/horatius..  “ıssız yerlerde kendin için bir evren ol.”/tibullus.. “öldürücü yara bağrımızda kalır.” / virgilus


nihâî 'taş': şiir, felsefe, sanat, psikoloji, siyasa, sosyo-ekonomi... “çok canım sıkılıyor” diye diye ve sora sora kendine ve dahi ‘biz’e, “kuş vuralım istersen” derken, bir taşla kaç ‘kuş’ vurmuş ola ki ‘şâir?!...’