Ara

Kum Tefrikaları terennümü


Ömür İklim Demir, Muhtelif Evhamlar Kitabı’nı okuduktan sonra izini sürdüğüm bir yazar. İlk romanı Kum Tefrikaları’nı da aynı ilgiyle okudum. Sık sık kum fırtınalarının olduğu Suruç’ta ve büyük bir kısmı çölde geçen bir iç öykünün harmanlanmasından oluştuğu için “kum”; okura heyecanla beklenen günlükleri parça parça okuttuğu için de “tefrikaları” sözcüklerini kitap adı olarak seçtiğini zannediyorum, yazarın. Gerçi kitabın iç kapağına “ya da Dünyanın Kenarı, Salonun Ortası” ibarelerini eklese de günlüklerin gönlümüzü çalacağını bilip Kum Tefrikaları’nı öncelemiş. Ben niye terennümü seçtim, onu da bir Murat Hoca bir de kitabı okuyanlar anlasın.


Kum Tefrikaları’nın anlatıcısı Doktor Mithat ve dostu, danışmanı Murat Hoca Suruç’ta, bir nevi tecrit hayatı yaşıyorlar. Ölümü göre göre, yaşama yabancılaşan Mithat, hayatın iş olsun diye akıp gittiği bu yerde, yalnızlığını Murat Hocayla paylaşır. Mithat’a Yurdanur Halasından miras kalan İstanbul’daki konakta eniştesi Yüzbaşı Şevket Kemal Bey’in günlüğünü bulup Edebiyat Öğretmeni olan Murat Hoca’ya sadeleştirmesi için verir. Birlikte günlükleri okudukları zamanlarda, rakılı, sigaralı sofralarda biraz olsun bu tecrit halini sağaltıp dostluklarını demler ve yaşadıkları zamanın dışına çıkarlar.


“ Bazen yine hastane dönüşlerinde benim evin salonunda ve bazen yine akşamüstleri Hoca’nın arka balkonunda ya da oturma odasında, birayla, çayla, rakıyla, havayla, suyla, sırtımızda masabaşı kamburlarla, parmaklarımızda devlet malzeme ofisinin dağıttığı köşeli nasırlarla, çocuksu bir heyecanla, orta yaşlı hezeyanlarla, temkinli gülüşlerle, meşgale ve meşguliyet gibi miadını doldurmuş kelimelerle okuduk. Okumak ne kelime, daldık Şevket Kemal Bey’in günlüğüne.” s 209



Murat Hoca’nın dediği gibi “ Ters ters bakınca hoca eliyle sus işareti yaptı. Ne diyordun sen bana geçen gün, şey yok işte, şey ….Spoiler yok.” Kitabı okuyacak olanlar için pek ipucu vermemeye çalışarak, Doktor ve Hoca’nın büyük bir isteklilikle okuduğu, okuru da meraklarına ortak ettiği 6 Şubat 1914’te başlayıp 6 Mayıs 1914 tarihinde biten günlüklerle havacılık tarihimize tanıklık ediyoruz. Günlüklerin anlatıcı Şevket Kemal Bey’in son derece nahif diliyle; kitabın çerçeve anlatıcısı Doktor Mithat’ın alaycı, mizaha yatkın dili birbirine zıtlık oluşturarak üslup farkının belirginleşmesi sağlanıyor.


Günlüklerle yüz yıl önceki geçmişe gidiyor, rutin Mithat ve Murat Hoca buluşmalarıyla şimdiye dönüyor, kum gibi akışkan zamanda yolculuk ediyoruz. Çizgisel zaman bu zikzaklı gidiş gelişlerle kırılırken kitabın sonu bizi zamanlar üstü bir efsanesinin kollarına atıyor. Romanın destanlardan, efsanelerden, masallardan evrildiği bilgisinden yola çıkarsak Kum Tefrikaları’nda geçmişle ve şimdiyle örülü bu bağdaştırma, roman türüne bir saygı duruşu niteliği taşıyor.

Yazar çok olağan bir durumu anlatırken kurduğu akıllıca bağlantılarla, kullandığı benzetmelerle sahneyi ustalıkla canlandırıyor. Çocukluk arkadaşı Erman’la konuşmaları, biraz uzayınca sıkıldığını anlatmak için


Biraz daha konuşuyordu Erman, bu sefer de Airbnb diye bir internet sitesinden bahsediyordu. Turistler geliyormuş. Gençler geliyorlarmış, iyi para veriyorlarmış. Azgın bir otoyolun kenarında, karşıdan karşıya geçmeyi bekliyordum sanki ama şansıma, son sürat arabalar, Erman marka koca koca tırlar geçiyordu o yoldan; asla durmuyorlardı. Sonunda dayanamadım, pat diye yola attım kendimi. ‘Neyse artık Erman.’ dedim.”syf 170


Seslerin Çağrışım Gücü


Romanlarda metni; betimlemeler, monolog ya da diyaloglarla kurarken sesler ihmal edilebiliyor ve sesin çağrışım gücü es geçilmiş oluyor. Ömür İklim öykülerinden birinde çalan kapı zilinin çalınma sıklığı ve şiddetini bize Zırrrrrn, Zıııııııııııırrrrrrnnn, Zııııııııııııııııııııııııııııırrrrrrrrrrrrrrrrrrrrnnnnnn uzun kısa duyururken romanında da tavan arasına sıkışmış bir yavru kedinin sesini miiiiiivv,miiiivv, miiiiivvvv diye inceden inceye duyurarak, duygusal etki alanını genişletiyor. Tik… tak… tik… tak…,öhhö!öhhö! dın, dın – dın …sesleri havada uçuşuyor.


Mizah ve Müziğin Hafifletici Etkisi


Roman kahramanlarının her biri ölüm acısını yakından deneyimliyorlar. Zaman zaman oluşan sis bulutunu mizah ve müzik dağıtıyor. Mizah Doktor Mithat’ın üslubunun bir parçası, müzikse çilingir sofralarının eşlikçisi.


Doktor Mithat kazada kaybettiği anne ve babasını anımsadığı, uykusuzluk çektiği bir yerde

“ Son ziyaretinde bende unuttuğu torba geliyordu aklıma: İçinde iki örgü şişi, bir top yün, yarım bir kazak…Battıkça batıyordum yatağın içine. Tıng…Tıng…Tıng… Parmaklarımın arasında üç tel bıyık, kafamda meçhule teğet birkaç cümle, boğuluyor muydum yoksa metafor zehirlenmesi mi geçiriyordum, bilmiyorum.” s.61.


Romana eşlik eden müzikler listesi diskografi başlığıyla kitabın sonunda listelenmiş. Hatta bir sözlük de eklenmiş. Murat Yalçın’ın Pera Mera adlı öykü kitabında da rastladığımız bir yöntem bu. Müzik romanın atmosferini güçlendirirken okuyucuyu dinleyiciye dönüştürüyor. Romanın ritmine eşlik eden şarkılar bağlam değiştiriyor. “Bu su hiç durmaz…” ezgisini kitabı okuduktan sonra duyduğumuzda birçok yenilgiden sağ kurtulmuş Doktor Mithat’ı cızırtılı bir pikapta bu ezgiyi dinlerken hayal ediyor, onunla birlikte dinliyoruz.


Romanı okurken sıkça dinlediğim Buika puslu sesiyle “No habra nadie en el mundo que cure” şarkısında “Dünyada kimse yok ki derdime derman olacak / Kimse olmayacak / bu dünyada sular özgür olduğundan beri./ Güzelim nasıl olur da gözlerinde sadece çöller var.” diyerek zamanın ötesine sesleniyor. Tıpkı yazarın okurlara, bu ilk romanında tarih ve zaman olgularını akıllıca örerek edebiyat mesaisi dolu, nitelikli romanların haberini verdiği gibi. Kum Tefrikaları’nı terennüm eden çok olsun.






KUM TEFRİKALARI

Ömür İklim Demir

YKY, 432 s.

İstanbul, 2020.