top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Litera

Leyla Erbil ile bir konuşma


Ahmet Oktay

Ahmet Oktay: İlk kitabın Hallaç’ı da göz önünde bulundurarak söylüyorum, sanırım tanrı-anlatıcı’yı pek sevmiyorsun. Gecede’deki öykülerin tümü hep olayları yaşayanlarca anlatılıyor çünkü. Yani somut bireylerin bilinci içinden. Yöntemsel bir sorun bu, değil mi? Gerekçesini açsan biraz.


Leyla Erbil: Doğru, başım daralmadıkça birinci tekil’den pek ayrılmam. Birçok nedeni var: “Nereden biliyor?” sorusundan çekindiğimden de değil; nasıl anlatırsan anlat o soru hep vardır aslında, öte yandan ne kadar inkâr etse de her yazar biraz tanrıdır; bilir.


On dokuzuncu yüzyıl romanı -genellikle- kurumların kapısından içeri ya pek çekingen girer ya da hiç girmez. Tolstoy’u, Savaş ve Barış’ı düşün. Bu güzelim romanda genç Bolskonsky ile güzel karısının yatak odasına hiç girmedi Tolstoy. Kadın hamileydi, öldü. Bin dereden su getirdi, Nataşa’yla da yatmadı Andrey. Bir yolunu bulup anlatabilse, prens Andrey’i daha iyi tanıyacaktık, Bezuhov’la güzel Elen’i ve tabii Tolstoy’u da! Kişilerini hemen hemen eksik anlatan Batı romanının zoru, tarihi bir zorunluktan kaynaklanıyordu şüphesiz; sanayi devrimi tamamlansa da cinsel devrim tamamlanmamıştı. Ve bir adım daha atabilmek için Freud’u beklemek gerekti. Bütün dünya edebiyatını değiştiren, insanı yeniden tanımamızı sağlayan Freud yöntemlerinden söz açıyorum.


1950 kuşağı hikâyecileri diye söz açılan, aslında birbirinden farklı da olsa cinsel konulara verilen ağırlıkla göze batan ve Varoluşçular diye de anılan yazarlar da dolaylı ya da dolaysız olarak, Freud yöntemlerini deniyorlardı. Rüyalar, mektuplar, hatıratlar, sanrı ve sayıklamalar, sürçmeler… Bilinçaltının gün ışığına çıkmasıyla çiçeklenen insan! Belli oldu sanırım: bilimsel bir yöntemden insana, insanda yönteme, yazarın okura yansıttığı anlamla, öneriyle kendisini “seçme”si olayı. Bu anlamda yazılan her insanda yazar, yazarda da bütün insanlık mevcuttur. Flaubert’in, Madame Bovary olması!



Ahmet Oktay: Bildim bileli kurmaca tekniği ve biçem başlıca kaygındı. Hallaç’da olsun, Gecede’de olsun, Tuhaf Bir Kadın’da ve Eski Sevgili’de olsun, tek soruyla görülüyor: nasıl anlatmalıyım? Bu amaçla, Gecede’de kimi anlamsal katmanları vurgulamak amacıyla görsel öğelere başvuruyorsun. Örneğin büyük harf ve fotoğraf. Burada oyun söz konusu olmadığına göre, anlatım düzeyinde neyi amaçlıyorsun? Yazınsal iletim tekniğine ilişkin kaygıların ne? Ve bir ek: “Çekmece” öyküsündeki fotoğraf niye değişmiş ikinci baskıda?


Leyla Erbil: “Nasıl anlatmalıyım?” sorusu doğrudan sanata, yaratmaya ilişkin Ahmet Oktay. Sanatın “tarif” edilmeye kalkışılacağını akla getiriyor ki oluru yok. Ancak kişilerimi bulduktan sonra o çetin “nasıl” sorusunda güçlük çekmedim diyebilirim? Diyebilir miyim acaba? 1960’larda yazma kurallarını, hikâye kalıplarını rafa kaldırıp, geleneklere karşı çıkarak ortaya atılmak en azından benimsenmemeyi, beğenilmemeyi göze almak demekti, öyle de oldu; benden çok sonra yazmaya başlayan arkadaşların kitapları üçüncü beşinci baskılarını yaptıklarında benimkilerin hâlâ birincide kalmasının (ötekilerden çok kötü değillerse) bir başka anlamı olmalıdır. Ancak Hallaç’la (bütün acemiliklerini üstlenerek söylüyorum) o atılımı göze almasaydım belki ben de hâlâ, arkadaşlarımın kitaplarından ödünç konular, diller, imgeler almakla oyalanıyor olabilirdim. Kim bilir? […]


Gecede’de olsun (bu ikinci baskıda “Tanrı” hikâyesinin büyük harfleri kazayla küçük harf dizilmiş) öteki kitaplarımda olsun, görsel öğeler elbette ki birer oyun oynamaz. A. Bezirci onları birer yabancılaştırma öğesi olarak sevmedi ama, doğru yorumladı. Öyle; okura iletmek istenilen anlamın bir yüklemi; kendisi de zaten yabancılaşmış, parçalanmış bir dünyada bulunan kişilerimin, o dünyayı kendilerine öğretirken üzerlerine yığılan çığ gibidir, görsel öğelerin işlevlerinden biri. Sadece biri! “Çekmece”deki fotoğrafa gelince: ilk baskıdaki fotoğrafın yırtılmasıyla değiştirmek zorunda kaldım. Ama gene aynı limanın o görülmemiş fırtınayla bacaları kırdığı ve her şeyi parçaladığı gün çekilmiştir. Dikkatin ve ilgin şaşırttı beni.


Ahmet Oktay: Biçim sorunlarından girdik, sürdürelim: “Çekmece” adlı öykünün asıl anlatıcısının “çekmece” olduğuna değinildi mi? Öyle ya, kimsenin onu açtığı söylenmediğine göre bize; o mektuplar, kupürler, fotoğraflar hâlâ çekmecede duruyor olmalı? Kimse değinmediyse bu soruna, acaba üzerinde durulmayacak kadar önemsiz, herkesçe fark edilmiş bir anlatım yolu muydu bu?


Leyla Erbil: Söylediğin sorunlara değinen olmadı. […]


Doğrusunu istersen benim yazınımın tuhaf bir yazgısı var. Bu tuhaflığın nedenlerine ikinci soruda değindim biraz. “Çekmece” de dahil bütün yazdıklarım, yazar arkadaşların çok ilgisini çekti; onlardan övgüyle hatta hayranlıkla bahsettiler, yazılar yazdılar. Ama “edebiyatın iktidar kanadı” -bu söz senin- görmezliğe geldi onları; sustu, ya da düşmanca bir tavır takındı; bana duydukları öfkeyi -şu ya da bu nedenden ötürü- kitaba aktardılar. Zaten piyasaya hâkim olan, birbirleriyle aynı düşüncede olan dört beş kişidir ve nerede ise bir ömür boyu -yirmi yirmi beş yıldır- iktidardan çekilmemişlerdir. Edebiyat iktidarı denen şey iletişim araçlarını sürekli olarak ellerinde bulunduran kişilerin iktidarıdır. Böyle bir iktidarın yirmi yıl sürebilmesi için de nesnel koşulların onlardan yana elverişli bulunması gerekir. M. Fuat ne kadar naiv düşünüyor! Can Yücel, üzerinde durulması gereken bir konuşmasında şöyle değiniyor konuya: “… ilk kez edebiyatımızda (bence, dünya edebiyatında ilk kez) edebiyat ürünlerinden yola çıkmayan, oradan gelmeyen, yalnızca eleştiri şablonlarına göre işleyen ürünler görünüyor.”


Evet, mektuplar, kupürler, kartvizitler çekmecede, herkesin fark etmesi de gerekmez, değil mi?