Ara

Bir ölüm türü olarak aşkın romanı Malina

"Ortada bir cinayet olmasa da bir cinayet romanı Malina. Çünkü Bachmann bir ölüm türü olarak aşkı anlatıyor. Aşkı bir ölüm türü olarak karşımıza çıkararak, aşka dair ne söylendi ise, neredeyse hepsini, bütün aşk tanımlarını yerle bir ediyor."

Şule Tüzül, Bachmann'ın okurunu altüst eden, sarsan ve yakasını bir türlü bırakmayan efsane romanı Malina üzerine yazdı.


Bilmece

Hiçbir şey gelmeyecek bundan böyle.

Bir daha ilkbahar olmayacak.

Herkese kehanetidir bin yıllık takvimlerin.

Ama yaz, ve hani derler ya,

“yazdan kalma” diye, onlar da olmayacak –

artık hiçbir şey gelmeyecek.

Asla ağlamamalısın,

Der bir şarkı.

Onun dışında

bir şey

diyen

kimse yok.

(Toplu Şiirler, Ingeborg Bachmann, YKY, Çeviren: Ahmet Cemal)


Kitaplar ve dolayısıyla yazarlar, anlattıkları ve anlamlandırdıkları ile okurlarını bir yandan dinginleştirirler, çünkü yaşamla daha fazla yakınlaşmamızı, yaşamı daha iyi anlamamızı, bizi tedirgin eden ya da korkutan gerçekleri daha sağduyulu biçimde algılamamızı sağlarlar. Diğer yandan sarsarlar, alt üst ederler, içinizde, derinlerinizde tam da yerine oturduğunu sandığınız şeyleri yerle bir edip yeniden inşa etmeye zorlarlar. Yazar, bu nedenle yazar değil midir zaten…



Ek olarak, bazı kitaplarsa yakanızı bırakmaz. Siz de zaten yakanızı bırakmasını istemezsiniz. Tekrar ve tekrar okuturlar kendilerini. Çünkü her okumada size yeni şeyler vaat ederler. Bu dinginleştirme ve huzursuz etme süreçlerini, her defasında başka başka biçimlerde tekrar ve tekrar yaşatırlar okurlarına.

Ingeborg Bachmann’ın Malina’sı işte o kitaplardan.


Her kitabın elbette okuru kadar yorumu var ancak Malina her yönü ile pek çok farklı yoruma açık bir kitap. Bachmann da kitabının çok farklı biçimlerde okunabileceğini belirtmiş zaten. Malina, genel kabul görmüş roman kriterlerinin ötesinde bir kitap. Kitapla ilgili ilk tartışmalar roman olup olmadığı üzerine yapılmış. Her ne kadar bir romandan beklediğimiz karakterlere, zaman ve mekâna, olay örgüsüne sahip gibi görünse de, günlük yaşamdan ve somut yaşanmışlıklardan kopuk, adı olmayan bir kadın kahramanın iç dünyasında olup bitenlerin romanı. Dış dünyada pek de bir şey yaşanmıyor aslında, yaşananlar her gün yaşanan sıradanlıklar. Ama işte o sıradan dediğimiz şeyler çiziyor ya yaşamlarımızın yönünü…


“İnsanların birbirlerini ağır ağır öldürmekte olduklarına inanmıyor musunuz? Kimi zaman herkes açık ve seçik görebiliyor bu gerçeği, ama uzun zaman parçaları boyunca da insanlar yine belli bir dinginlik içersinde yaşayıp gidiyorlar, küçük yaralarıyla, yaralanmalarıyla birlikte, ve aslında yaşanabiliyor da bunlarla…”


Ne kadar geniş kapsamlı bir tarih, felsefe ve edebi birikiminiz varsa o kadar farklı okumalara açık bir kitap Malina. Bu nedenle yaşamınızın farklı dönemlerinde yapılacak okumalar kitapta yepyeni şeyler görmenize neden oluyor.

Ortada bir cinayet olmasa da bir cinayet romanı Malina. Çünkü Bachmann bir ölüm türü olarak aşkı anlatıyor. Bachmann, “Ölüm Türleri” başlığı altında üç kitaptan oluşacak bir dizinin ilk kitabı olarak yazmış Malina’yı. İlk yayınlanma tarihi 1971. Diziyi tamamlayamadan, 1973 yılında, çok genç bir yaşta kaybediyoruz Ingeborg Bachmann’ı.


Malina ile Bachmann, aşkı bir ölüm türü olarak karşımıza çıkararak, aşka dair ne söylendi ise, neredeyse hepsini, bütün aşk tanımlarını yerle bir ediyor. Bunu yaparken işin içine birçok felsefi görüş de katılıyor. Heidegger ve Wittgenstein üzerine yoğun çalışmaları bulunan Bachmann, onların felsefelerini Malina’nın temel taşları arasına yerleştirmiş. Ne kadar geniş kapsamlı bir tarih, felsefe ve edebi birikiminiz varsa o kadar farklı okumalara açık bir kitap Malina. Bu nedenle yaşamınızın farklı dönemlerinde yapılacak okumalar kitapta yepyeni şeyler görmenize neden oluyor.



“Çünkü Bugün sözcüğünü kullanma hakkının aslına yalnızca kendini öldürmek isteyenlere ait olması gerekir.”


Kitabın ana karakterleri anlatıcı Ben, Ben ile aynı evde yaşadığı söylenen Malina (Malina, kadın kahramanımız Ben’in iç dünyasındaki erkek yan) ve Ben’in büyük aşkı Ivan. Araya bazen Ivan’ın küçük çocukları, Ben’in kızkardeşi, anne ve babası, Ben’in yardımcıları girebiliyor küçük rollerde. Ama asıl mesele Ben, Malina ve Ivan arasında dönüp duruyor. Her şey o kadar yoruma açık ki, Ben’in yaşamı, Bachmann’ın otobiyografik özelliklerini taşıdığı kadar, bütün kadınları temsil ediyor. Malina, bir kadının içindeki erkek yanı, evet, ama aynı zamanda hayatımızdaki tüm erkek rollerinin temsili de olabilir. Ivan, Ben’in sevgilisi olduğu kadar, Bachmann’ın hayatına giren erkekleri temsil ediyor bir yandan. Biraz Paul Celan, biraz Max Frisch. Diğer yandan yaşamdaki tüm sevgililerin, Bachmann’ın deyimi ile “hasta olan”, ömrümüz boyunca bizi tekrar ve tekrar öldüren bütün erkeklerin temsili.


Doğa ve hayvanlara daha yakın, ekofeminist bir Ingeborg Bachmann olsaydı Malina nasıl bir roman olurdu, diye düşünmeden edemedim…

Malina’nın, dolayısıyla yazar olarak da Ingeborg Bachmann’ın, beni şaşırtan bir yanı var. Öncelikle Malina için, ömrünü dil konusuna adamış bir yazarın ürünü olarak eşsiz bir eser diyebiliriz. Dil bu romanın ana kahramanı aslında. Diğer yandan bir şair olan Bachmann’ın, yüceliği kadar imkansızlığını anlattığı bir aşk şiiri de diyebiliriz Malina’ya. Tüm bunlara rağmen, hem dil konusunda hem de faşizm konusunda, insanların hem kendi aralarında hem iç dünyalarında uyguladıkları şiddet konusunda, bu kadar duyarlı bir yazarın, bu romanı insan merkezli bir dil ile yazmış olması, doğa ve hayvanlar söz konusu olduğunda onlara uyguladığımız faşizm konusunda hiçbir söyleminin bulunmaması dikkatimi çekti. Doğa ve hayvanlara daha yakın, ekofeminist bir Ingeborg Bachmann olsaydı Malina nasıl bir roman olurdu, diye düşünmeden edemedim…


Malina ya da Ingeborg Bachmann kitapları söz konusu ise, Ahmet Cemal’i büyük saygı ve hayranlıkla anmamız gerekiyor. Malina, her yönü ile yoğun ve zor bir metin. Ahmet Cemal, Malina’yı 1971’de yayınlandığı yıl okumuş, çok etkilenmiş. Ingeborg Bachmann’ı yakından takip eden bir okur olmuş hep. 1973 yılında, Bachmann’ın ölümünün ardından Malina’yı dilimize çevirmeye karar vermiş. Ancak kendisini bu kadar yoğun bir metni çevirecek kadar yeterli hissetmemiş. Bachmann ile yoğun biçimde ilgilendiği yıllardan sonra, 1985’te çeviriye geri dönmüş ve bir ay kadar kısa bir sürede çeviriyi tamamlamış. Bizler bu kadar yoğun ve özenli bir çalışmanın, bir yazarla okurunun arasındaki özel bir diyalogun ürünü olan bir çeviriyi okuyoruz. Bachmann’ın Toplu Şiirler kitabının giriş yazısında, “Malina adlı romanını çevirdiğimden bu yana, bu sanatçıyla yaşamı sanki belli bir anlamda hep paylaştım.” diyor Ahmet Cemal.


Malina, okurunu ruhsal olarak zorlayan bir roman. Ahmet Cemal de kitabın başındaki yazısında bu konuya değiniyor. Aşkın ve mutluluğun olanaksızlığına dair uzun bir metin okuyoruz. Sanki hiç çıkış yok gibi. Ama sanırım tam de bu nedenle içinde umut barındıran bir roman Malina. Tüm bu umutsuzlukların ana kaynağı olan insana ayna tutan, insanı kendi ile yüzleştiren, bu hesaplaşmadan doğabilecek bir umut ihtimaline yaslanan bir roman olarak okuyabiliriz belki Malina’yı. Kitabın birkaç yerinde, kahraman Ben’in düşlediği bir dünyanın kısa tasvirlerini okuyoruz. Okur için biraz nefes alma durakları sanki bunlar. Bachmann, kitapta yer verdiği bu ütopya üzerine sorulan bir soruya şöyle cevap vermiş:


“…. çünkü bizler, günümüzde hiçbir şeye sahip değiliz. İnsan, ancak maddi şeylerin ötesinde bir şeylere sahipse zengindir. Ve ben bu materyalizme, bu tüketim toplumuna, bu kapitalizme, burada cereyan eden bu korkunçluğa, sırtımızdan yaşamaya hakları olmayan bu insanların zenginleşmesine inanmıyorum. Gerçekte inandığım bir şey var, ve ben buna ‘bir gün gelecek’ diyorum. Ve özlemini çektiğim şey, bir gün gelecek. Evet, belki de gelmeyecek, çünkü onu hep yıktılar, binlerce yıldır yıktılar. Gelmeyecek, ama ben yine de inanıyorum geleceğine. Çünkü eğer inanmazsam, artık yazamam.”


İşte biz de bu nedenle okuyor olmalıyız, ruhsal olarak bizi bu kadar yoran ve zorlayan Malina gibi eserleri. O bir günün geleceğine inandığımız için, Bachmann gibi yazarlar bizi buna inandırdıkları için…