Ara

Buram buram hayat kokan kitap: Sarıyaz

Özlem Söğütlü

Mahir Ünsal Eriş’in son öykü kitabı Sarıyaz, “bu dünya neden?...” sorusuyla başlıyor. Öyküleri okurken bir yandan da “bu dünya neden hep sarsıntılı?”, “bu dünya neden hep kötü?”, “bu dünya neden hep yaşanası?”, “bu dünya neden hiç adil değil?” gibi ilavelerle cümleyi tamamlamaya çabalıyorsunuz.


Yazar depremle yaşamların, ölümlerin, hayallerin, kahramanların, kayıpların üstündeki örtüyü açıyor. Tıpkı yerkürenin altında barındırdıklarını gün yüzüne çıkartması gibi.


Deprem gibi yıkıcı bir felakette ölümün olmaması üzerine kurulu bütün öyküler. Yazarın derdi, ölümler üzerinden seslenmek; göz önünde olduğu için de asla ortaya çıkmayacak bir sorumluyu aramak hiç değil. Yazar, deprem gibi güçlü bir metafordan yararlanarak, sıradan gibi gözüken hayatlarda deprem etkisi yaratan olayları göz önüne seriyor. Sevilen insanın kaybı, yabancı birinin aileye girmesiyle duyulan yalnızlık, hayalin yerle bir oluşu, erkekliğe ilk adım, yoksulluğun yarattığı çaresizlik, kapitalizmin doğayı tahrip etmesi, insanın para hırsıyla kirlenmeye başlaması, değişmeye başlayan siyasî ortam, duygusal açıdan bitmiş bir evliliğin partnerlerde yarattığı travmalar öykülerin merkezine yerleşmesiyle dikkat çeken konular oluyor.


Birbirine Dokunan Hayatlar


Öykülerin hepsi aynı mekânda, aynı zamanda, aynı atmosferde geçiyor. Önce şehrin üstüne sarı bir toz bulutu çöküyor, arkasından deprem gerçekleşiyor. Her öykü bir diğerine atıf yaparak aynı dünyayı paylaştığımızı, aynı havayı soluduğumuzu, şu veya bu şekilde hayatlarımızın birbirine dokunduğunu vurguluyor.


Bütün öyküler, Melih Cevdet Anday’ın şiirlerinden bir alıntı ile başlıyor. Bu alıntıyla yazar, konu hakkında okuruna belli belirsiz bir ipucu veriyor ve zekice tasarlanmış bir kurmacaya doğru adım attığınızı hissediyorsunuz. “Beyefendi” öyküsünde kasabanın yerel gazetesine yazı gönderen meçhul kişinin Melih Cevdet Anday olması hem yazının gücünü gösteriyor hem de ustayı selamlıyor. Kasaba halkı, dünyanın dört bir yanından bilgi veren yazılardan, yazarının kim olduğunu bilmeden, etkileniyor. Yazar, bu öyküyle okuruna “ustaların konuşma zamanı geldi” dedirtiyor.


Çok Katmanlı Cümleler


Yazar, öykülerin tamamında öykünün ruhuna uygun, tanıdık ve bir o kadar da güçlü bir dil kullanıyor. Her öyküde, öylesine söylenmiş gibi duran, “nasıl bir ifade bu böyle” dedirtecek cümlelere rastlıyorsunuz. Mesela, “Herkes, bir genç kızın canını kana kana içmiş olmaktan duyduğu azabı bir hastalığa, gelip geçici bir üzüntüye değişti (s. 22)” cümlesi, toplumun her bireyinin üç maymunu oynayarak kötülüklerden kolektif olarak sorumlu olduğunu gösteriyor. “Başkasının helaki, hayatta olmaya kıymet katar, anlatılacak ömürlük tecrübe katar, şükür katar (s. 26)” cümlesi de insanın egoist bir varlık olduğunu anlatıyor. Bir özlü söz gibi dizilen “Herkes kendi hesabına uyanır, herkes kendi kâbusuna uyur (s. 47)” cümlesi ise bireysel vicdanı ve vicdan azabını betimliyor. “Şüphe; sulayıp sakınmak, budayıp ilgilenmek gereken bir çiçek değil, istenmeyen bir ayrık otu. Kendi kendine büyür de büyür, yayılır da yayılır (s. 57)” ifadesinde de, şüphenin ruhu sararak nasıl ele geçirdiğini, rasyonel düşünme yetisini nasıl kaybettirdiğini gösteriyor.


Bunun gibi sayısız ifadeyle yazar, söyleyeceklerinin, yazdıklarından çok daha fazla olduğu; evrensel, toplumsal ve bireysel sorunları dert edindiği; toplumun katmanlarını ve insan ruhunun karanlık derinliğini gördüğü; karakterine ve kurmacaya olan sadakatinin bu kadarına izin verdiği bilgisini ulaştırıyor okura. Böylece, gösterdikleriyle, anlattıklarıyla, kapısını araladıklarıyla dünyanın bin türlü halini ortaya koyuyor.


Çocuk Gözü


Yazarın yaşı dikkate alındığında tanıklık etmediği bir Türkiye’yi anlattığını görüyorsunuz. Tanığı olunmayan bir zamanı böylesine ayrıntılarıyla betimlemek, yazarın sağlam bir okur, iyi bir dinleyici, keskin bir gözlemci ve zamanın ruhunu yakalayabilme yeteneğini haiz bir araştırmacı olduğunu gösteriyor. Dûçâr olunmayan bir hastalığın nöbet anını, rengi, kokusu, sesi ve görüntüsüyle anlatabilmek; nöbetten sonraki zihin dağınıklığını, beden ve ruh yorgunluğunu gösterebilmek de ayrı bir maharet.


Öykülerin birçoğunun çocuk gözünden anlatılması, geçmişi tarih olmaktan çıkarıyor ve karakterlerin duygu dünyasında okurun yolculuk etmesini sağlıyor. Çocukların dünyası yetişkinlere göre daha renkli, daha mutlu, daha yaratıcı. Deprem gibi bir olayda piknik havasını yaşayabilen, kahkahalarla gülebilen ve güldürebilenler sadece çocuklardır.


Yazar, dünyanın insanlardan ibaret olmadığını, “dedemin turnası” öyküsüyle anlatıyor. Kapitalizmin yok etmeye başladığı doğayı betimlemek için turna metaforunun kullanılması, kitaba ayrı bir sıcaklık katıyor. Turna kuşu, sadece doğanın değil, mitlerin ve kültürlerin de bir parçası. Böylece yazar, doğayla birlikte kültürün de yok olmaya başladığının işaretini veriyor.

Eriş’in öyküleri, kokusuyla, rengiyle, insanıyla içine çekiyor, sarıyor, keyifli bir okuma sunuyor.





SARIYAZ

Mahir Ünsal Eriş

Can Yayınları, 136 s.

İstanbul, 2019.