Ara

İsimlerin Gölgesinde

Adım ne idi unuttum, sorulmayı sorulmayı.

(Karacaoğlan)

İnsanın seçmediği halde kendisine en yakın olan, hatta kendisiyle en çok bütünleşen şeyin, ismi olduğu düşünülür. Doğrudur. İsim, insanın parmak izi, alameti, mevkisi, mertebesi, geçmişi, geleceği, kaderi ve anlamı olabilir. Sahici ve sihirlidir. Bir ismin peşinde ömürler feda edilebilir, canlar titreyebilir, bir isim sonsuz bir ödül ya da ceza olabilir. Dünyanın zenginliği her dilde insan isimlerinin zenginliği ile örtüştürülebilir.

Fotoğraf: Roberto Gandola

Bir çocuğa isim vermek pek çok toplumda, pek çok dinde önemsenmiştir. Dualarla, ezanlarla çocukların kulaklarına heceler üflemek, kutsal sularla yıkanan küçük bedenlerin isimlerini ezgilerle kutsamak gibi ritüellerle karşılaşırız hala. Dünyaya yeni gelen insanın ismini seçmek, bunu yapan kişiyi de onurlandırır çoğu zaman. Anlamı olan kavramsal kelimelerin yanı sıra, hayran olunan bir sanatçı, devlet adamı, toplumsal bir kahramanın ismi de tercih edilebilir. Ya da unutulamayan bir sevgili, hayatta olmayan bir anne, saygıyla anımsanan bir büyükbabanın ismi tekrar yaşayabilir. Bir ömür başka bir bedende hayat bulan isimler böylece yeni insanlarla baştan doğar. Bazen de isimlerin etimolojik anlamından çok, yarattığı ya da çağrıştırdığı etki dikkate alınır. Kutsal kitaplarda çokça tekrarlanmış bir hece, soyun bayrağını taşıyan bir hakan, güçlü bir kraliçe ya da yiğit bir askerin ismi, anlamına bakılmaksızın ilk sahiplerinin anısına ithafen yaşatılır. Seçim ne olursa olsun, ebeveynler vefalı bir anmanın yanı sıra, bir yenilenme için de yapılması gerekeni yapmış, hayallerini, umutlarını birkaç harften oluşan bir muska gibi dünyaya gelen küçük insanın boynuna takmıştır.


İsimleri neden bu denli önemseriz? Belki de Tanrı’ya öykünmenin en masum halidir, bir isim seçmek; birine, bir şeye isim koymak. Daha en başından bir kaderi şekillendirebilme, hayatta belirleyici olma arzusundan kaynaklanır. Ne tuhaf ki, herkes, bu yolla kendine biçilen giysiyi, darlığına bolluğuna bakmadan taşır üstünde. Bazen de isimler, sahibi tarafından kendine biçilmiş sonsuz ceza ya da lanet olarak kabul edilebilir. O da zamanı geldiğinde bir başkasına isim koyarak seçmediği bu hayatta bedenini, ismini seçememesinin intikamını alır. Ne de olsa insan, yaşamın, ölümün, kalbinin sırrının peşinde neye ne kadar müdahale ederse, neyi ne kadar belirler ve sahiplenirse yerine yerleşmiş sayar kendini.


“Dediğime geleceksin çocuk. Bir gün adların güzelliğine inanacaksın…”


Burhan Sönmez’in son romanı Taş ve Gölge’nin ilk sayfasını açtığımızda, yedi isim taşıyan ölüye nasıl bir mezar taşı yapacağını düşünen Avdo’yla karşılaşıyoruz. Adını kimin neden böyle koyduğunu bilmiyor Avdo. Kendi adını sorgulamaya, sevmeye, kaçmaya ya da değiştirmeye, annesinin adını aradığı için, fırsat bulamamış yetenekli bir mezar taşı ustası o. Kaybolmuş bir çocuk olarak, dünyanın en güzel adının “anne” olduğunu, onu bulamasa da, adını öğrendiğinde hazinelere kavuşacağını düşünen, isimlerin büyüsüne inanan bir çocuk. Kayıp ömrünü ölüme sığınarak, hakikati ölülerle kurduğu ilişkilerle ısıtarak geçiren bir ihtiyar. Çocukluğunun gölgesindeki yalnızlığını ruhlarla, taşlarla, ağaçlarla, çiçeklerle ve içindeki saf sevgiyle eritir, kayıp sevgililerin isimlerini mezar taşlarından bulur, sevdiği kadının yanında yatacağı ebedi yatağının yanı başında yaşar. Sahici düşmanları ve sahici dostları olmuştur. Pek çok şehir görmüş, pek çok insan tanımış, mahpus yatmış, aldığı nefesle birlikte rüya ve gerçeğin arasında bir ömür geçirmiştir.


“Mezar taşı siyahtı ve renginde Samanyolu gibi ak lekeler taşıyordu. Taşın ortasına açılan küçük delik, taşın karanlığındaki bütün yıldızları çekip yutuyordu. Gözünü yaklaştırıp delikten bakanlar, bir gayya kuyusuna düşer, akılları karışır orada Tanrı’nın orada onlara baktığını sanırlardı. Sonra deliğin diğer tarafından baktıklarında karşılarında hiçlikten başka bir şey olmadığını görürlerdi. Bütün yıldızları ve karanlıkları yutan delikte ya Tanrı, ya da hiçlik vardı. Yedi Adlı Adam, ömür boyu bu ikisinin arasında asılı kalarak şehirden şehire dolanmıştı.


Ve Yedi Adlı Adam. “Peygamberlere verilsin âlemin sırrı, ben sadece kendi sırrımı bilmek istiyorum.” diyen bir kayıp. Adem olarak dünyaya gelmişken Haydar olmayı seçen (ya da tam tersi) sonra Musa, İsa, Ali olan, savaşın kokusunu aldığı her yerden kaçarak dünyanın dört bir yanında ismiyle birlikte kimliğini arayan bir adam. Kendi nişanlısı olup olmadığından bile emin olmadığı Miskal’in ismi ile birlikte varlığının da dünyanın sırrı olduğuna, Araf’ının sonu olduğuna inanarak ona kavuşacağı günü mektuplarla bekleyen bir adam.


Hayat ve ölümün, gerçek ve hayalin, sonun ve sonsuzluğun mezar taşlarında, onların gölgelerinde yükselen arayışlarına şahit olduğumuz bir yolculuk bu. Bu yolculukta yanımızda isimler var. Sadece insanların değil, köylerin, şehirlerin, nehirlerin, köpeklerin, gazinoların, mezarlıkların isimleri. Şahmeranlı bir tarakla sadece kaderlerini değil hayallerini, sevdalarını birbirlerinin isimleriyle izleyen kadınlar, ruhunu sevgilisinin adının ağırlığını taşıyarak onurlandıran, sevgilisinden alacağı en değerli hediyenin kendi adının ünlenmesi olarak gören adamlar ve onların hikâyeleri var. Taşların ve gölgelerin ardına gizlenmiş isimlerin anlamları, yükleri ve bedelleri var.


Avdo, Taş ve Gölge’nin başkahramanı. Ancak romanı Avdo’nun hikâyesi olarak tanımlamak, romanın her biri başka manzaraya açılan pencerelerini görmezden gelmek olur. Zira mezar ustası Avdo’nun hayatına giren insanlarla birlikte düşünceleri, hayalleri, kendine has dünyası bize ucu bucağı olmayan bir ovada, kimi koşma, kimi takılıp düşme kimi de bir duvar dibine sinip düşünme olanağı yaratıyor. İçinde zalim ile mazlumun, iyilik ile kötülüğün dönerek dans ettiği sayfalarda insanlığın kadim var oluş meselesini, gerçeği, rüyayı, sevdayı, hasreti, hayatı ve ölümü okuyoruz. Dağın taşı ile ovanın kuşunu vuranlarla, vurulanların, tanık olanların, susanlar ya da bağıranların yüzlerini görüyoruz.


Avdo başta olmak üzere Yedi Adlı Adam, Reyhan, Elif, İpek, Şef Kobra, Sarışın Denizci gibi pek çok karakter birbiriyle ilişkili ya da bağımsız hikâyeleriyle bizi sarmalıyor. Hepsinin hikâyesi, yanında felsefi, kimi zaman masalsı temaları beraberinde getiriyor. Akıcı hatta sürükleyici olarak nitelendirilecek bir romanda aynı zamanda kullanılan dilin masalsı ve şiirsel olması hayranlık verici. Okuru zapt ederken metni özgür bırakan bir dil bu.


Romanda olup bitenler, 1938 ve 2002 yılları arasındaki kronolojik olmayan bölümlerde anlatılıyor. Yapıt, deyim yerindeyse, bir origami sanatı gibi, katmanlı biçimde icra edilmiş. Alegorik bir kurgu ve merak uyandırıcı bir macera ile diriliğini yitirmiyor. Ülkenin yakın ve uzak tarihindeki olaylar, kişiler, kimi zaman didaktik bir biçimde de olsa, doyurucu bir dekor olarak kullanılıyor. Romana ustaca eklenmiş olan, içinde bulunduğumuz toprakların çoğu utanç verici ya da can acıtıcı olaylarını, isimlerini anımsıyoruz. Farkında olmadığımız yerlerin, belki de daha önce merak etmediğimiz tarihi ile ilgileniyoruz. Müthiş bir edebi lezzetle, hayatın, ölümün ve insan kalbinin gizini çözmeye çalışıyoruz.


Çağdaş Türk Edebiyatının önemli isimlerinden Burhan Sönmez, Kuzey, Masumlar, İstanbul İstanbul, Labirent adlı romanlarından sonra yazdığı Taş ve Gölge ile okurlarının zihninde ve kalbinde derin izler bırakacağa benziyor.







TAŞ VE GÖLGE

Burhan Sönmez

İletişim Yayınları, 328 s.

İstanbul, 2021.