Ara

Haldun Taner’in Devekuşları

Hasan Öztürk

Edebiyatımızın Keşanlı Ali Destanı yazarı Haldun Taner (16 Mart 1915-11 Mayıs 1986), kendisinin “az ya da çok yakından tanımış” olduğu sanatçı dostlarından söz ederken “ölürse ten ölür canlar ölesi değil” dediği kişilerden biridir şimdilerde. Adına ‘usta’ sözcüğü iyice yakışan Haldun Taner, kategorize edil(e)memiş bir yazardır edebiyat ortamında ve iyi ki de öyledir. Bu gerekçeyle ara sıra göz ardı edilmiş olsa bile… Vedat Günyol’un, 1953’teki konuşmasının “Bir defa, Taner bir dava adamı değil. Onun için konularını belli bir amaç için seçmiyor” (Dile Gelseler, 1966) cümleleri, benim anlatmak istediğimi özetliyor. Adından söz edildiğinde ‘öykücü’ ve ‘tiyatrocu’ sözcüklerinden birinin kendisi için önceliğinde güçlük çekilen yazar, usta bir ‘fıkra yazarı’ olarak da bilinmelidir aynı zamanda. Bilindik fıkracılara taş çıkartacak ironik diliyle ‘gülme’ ve ‘düşündürme’ birlikteliğini yöntem bilmiş ustanın yazdıklarıdır, otuz beş yıl yani ‘yolun yarısı’ sayılabilecek bir zaman sonra yaşadıklarımız.


1953’te, kitap olarak yayımlandığı yıl, tam da prova aşamasındayken “zülfüyâra dokunur” gerekçesiyle İstanbul Şehir Tiyatroları'ndan çekilen Günün Adamı, yasaklanmasıyla o günlerde başlattığı tartışmalar bir yana bugün de bilinmesi gereken bir oyundur. Çevresindeki edebiyatçıların bir biçimde eklendiği politik ortamın değer bilmezliğine tanık olan Haldun Taner, başarılı ekonomi hocasının iyi niyetlerle politika çemberine alınıp bir süre sonra türlü oyunlarla suyu sıkılmış limon gibi nasıl da itibarsızlaştırıldığını anlatır andığım oyununda. Onun politik yaşam gözlemciliğine “Yaşasın Demokrasi” (Kızıl Saçlı Amazon) öyküsünü eklememek olmaz. Öykü, demokratik yaşamın vazgeçilmez unsurları -içerik yoksulu- siyasal partilerin, yalnızca propaganda şaklabanlığıyla seçim kazanma çabalarına demokrasi deyişlerinin komikliğini anlatmaya ironinin gücü yetmez olduğunu gösterir. Bu neden böyledir diye merak edenler, “Sonsuza Kalmak” (Yalıda Sabah) öyküsünü okuduklarında bu toprakların, kültür inşası yerine inşaat kültürüne yatkınlığını gördüklerinde işin özünü kavramış olurlar.



Yer ve değer sorunu


Edebiyatımızda ‘değeri anlaşılamamış’ sanatçılarla ilgili sitemlerin ardı gelmez, bunu biliyorum ancak ben de küçük bir katkı sağlamak için Haldun Taner adını eklemek isterim ilgili tartışmanın ‘öykü’ listesine. Tek delilim, yalnızca özel sayılı bir dergidir.


“Türk Dili” dergisinin Temmuz 1975 tarihli 286. sayısı, “Türk Öykücülüğü Özel Sayısı” idi, bilenler bilir. Selim İleri’nin “Türk Öykücülüğünün Genel Çizgileri” yazısının ardından, dergide ‘öykücü’ olduğu için hakkında yazı yazdırılanlar: Hüseyin Rahmi, Memduh Şevket Esendal, Ömer Seyfettin, Halit Ziya, Refik Halit, Reşat Nuri, Sabahattin Ali, Sait Faik ve Orhan Kemal. Derginin, “Türk yazınında en beğendiğiniz öykücü kimdir? Niçin?” sorusuna mektupla cevap istediği kişiler: Nahit Ulvi Akgün, Ataol Behramoğlu, Hikmet Dizdaroğlu, Baha Dürder, Ayhan Hünalp, Mehmet Karabulut, Berin Taşan ve Muzaffer Uyguner. “Öykü nedir? Öykü anlayışınızı anlatır mısınız?” sorusuna cevabı alınanlar: Dursun Akçam, Talip Apaydın, Burhan Arpad, M. Başaran, Fakir Baykurt, Kemal Bilbaşar, Demirtaş Ceyhun, Meral Çelen, Gülten Dayıoğlu, Nahit Eruz, Füruzan, Muzaffer Hacıhasanoğlu, Afet Ilgaz, Selim İleri, Ümit Kaftancıoğlu, Ceyhun Atuf Kansu, Feyyaz Kayacan, Samim Kocagöz, Muhtar Körükçü, Şükran Kurdakul, Demir Özlü, Adnan Özyalçıner, Zeyyat Selimoğlu, Mehmet Seyda, Şahap Sıtkı, Naim Tirali, Necati Tosuner, Saadet Timur Ulçugür, Tomris Uyar, Nevzat Üstün ve Bekir Yıldız. Derginin, “Öyküler” başlığında dergiye öyküsü alınanlar: Samipaşazade Sezai, Nabizade Nazım, Hüseyin Rahmi (iki öykü), Memduh Şevket Esendal (üç öykü), Abdülhak Şinasi Hisar, Ömer Seyfettin (üç öykü), Halikarnas Balıkçısı, Halit Ziya Uşaklıgil (iki öykü), Refik Halit Karay (iki öykü), Reşat Nuri Güntekin, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ahmet Hamdi Tanpınar, Bekir Sıtkı Kunt, Sabahattin Ali (iki öykü), Sait Faik (üç öykü) İlhan Tarus, Kenan Hulusi Koray, Ziya Osman Saba, Kemal Tahir, Cahit Sıtkı Tarancı, Orhan Kemal (iki öykü), Orhan Veli ve Umran Nazif Yiğiter.


Edebiyat ortamında ‘nitelik’ peşinde koşan “sevgili okur”! Kişisel çabalarınla sen de öğrenebilirsin merek ettiklerini ya ben söyleyeyim. Dergi yayımlandığında altmış yaşında olan ve biri seçki, yedi öykü kitabı yayımlanmış Haldun Taner adı, dört ayrı kategorisinden hiçbirine alınmayan o derginin Selim İleri yazısında şöyle bir anılır, o kadar. Öykü kitaplarının adları, Sami N. Özerdim’in “Türk Öykü Kitapları Zamandizini” çalışmasında yerli yerinde verilmiştir. Bugünlerde mumla aranan “sevgili okur” eğer öykü özel sayılı derginin yayım yetki sahiplerini merak edersen sözünü ettiğim derginin künyesinde yayın kadrosundan hiç kimsenin adının verilmediğini bilmelisin. İlgili kişiler âlemin malumudur ya, küçük bir ayrıntı sayılırsa belirteyim: Beğendikleri öykücüleri, gerekçesiyle bildirmesi istenenlerden Berin Taşan, görünce “bir an duraksadım” dediği mektubu Ömer Asım Aksoy’dan almıştır.


Bugünün edebiyat okuru, 1975’te yayımlanmış bir derginin ‘öykü’ eksenli dört ayrı kategorisinde adlarını gördüğü bazıları için ‘Haldun Taner yok da bu kişi niçin var’ diye sorar mı bilemem. Nahit Sırrı Örik, Samet Ağaoğlu, Necati Cumalı, Oktay Akbal, Tarık Buğra, Tahsin Yücel, Aziz Nesin, Kamuran Şipal, Nezihe Meriç yok, On İkiye Bir Var kitabıyla 1955’te Sait Faik Hikâye Armağanı -Sabahattin Kudret Aksal ile- kazanmış Haldun Taner de yok ilgili yerlerde. Andığım derginin yayın çizgisini belirleyenler ile yazarlarının şimdilerde sağ olanları, bugünün kültür sanat ortamına baktıklarında en uygun deyişle hiç de ‘demokrat’ bulmazlar ortamı ve eleştirirler ortama çerçeve çizenleri. Zamanında dergiyi hazırlayanlar, bir yerlerde ‘öykücülüğümüz’ hakkında söz söyleyecek olsalardı da kendilerinden sonra yayımlanan Hikâye Tahlilleri (Mehmet Kaplan,1979), Hikâyeciliğimizin 100. Yılında Yüz Örnek (S. K. Tural - Z. Kerman - M. K. Özgül, 1987) vb. kitaplara Haldun Taner öyküsü alınmamış olsaydı belki de ‘tarafgirlik’ suçlaması az gelirdi onlara kendi geniş açılı demokrat bakışlarını anlatmak için.



Gündemi ‘edebiyat’ olan üç öykü


İki ayrı öyküsünden birer kısa alıntıyla sözümü tamamlayıp geçmek isterdim bu hatırlama yazısını ancak doğrudan edebiyat vurgulu, bugün de okunmayı bekleyen üç öyküsünden, edebiyatın okurlarına söz etmezsem Haldun Taner’i incitmiş sayarım kendimi. Keşanlı Ali Destanı yazarı, benim için öykücü Haldun Taner’dir, bunu söylemeliyim öncelikle.


Önce alıntılarım; biri yazıya, diğeri insana dair. Türlü uğraşıları sonunda “muslukçu ustası” olabilmiş bir futbolcuyu anlatan “Ases” (Onikiye Bir Var) öyküsünün sonlarında anlatıcının yargısı: “Yazarlık nedir? Bir hüsran avuntusu. Bütün hüsranların avuntusu. Yazarlık bir narsistik kompleks: ‘Bak ben ne yazdım. Ne marifetlerim var benim. Okuyun beni. Beğenin zekâmı, buluşlarımı’ demek. Sade yazarlık mı? Aktörlük, askerlik, politikacılık, işadamlığı; hırs olmadan, beğenilmek hevesi olmadan yapılır mı?” İkinci alıntım, 12 Haziran 1953 tarihli “İznikli Leylek” (Onikiye Bir Var) öyküsünden: “Bütün çabalar boşuna… Ne yaparsa yapsın, istediği kadar havalanacağım diye çırpınsın, sonunda insanoğlu da yaralı leylek gibi rezil ve perişan yan üstü toprağa yuvarlanmıyor mu? Kaderlerimiz aynı: Uçamayacağını bilmek, yine de uçmaya yeltenmek.” Ferit Edgü, yıllar sonra “Yusuf’un Utkusu” (Çığlık, 1982) ile ‘uçma’ konusunda büsbütün karamsar olmamak gerektiğini söylemiş olur sanki Haldun Taner’e. (Vedat Günyol’un andığım kitabından, ilgilileri için bir cümle aktarayım: “Varlık’ın 1 Temmuz 1953 sayısında çıkan Leyleklere ve İnsanlara Dair adlı hikâye adamakıllı kötümser.”)


Dört bölümlük “Ayışığında ‘Çalışkur’” (Şişhane'ye Yağmur Yağıyordu) öyküsü, kurmaca metnin; okur, eleştirmen ve otorite ortamındaki yansımalarını gösterenlere ilginç bir örnektir. Öyküye adını veren ‘Çalışkur’ apartmanındaki daire sakinlerinin ve apartmanda düzenin işleyiş biçiminin anlatıldığı ilk bölümde edebiyatın sözü geçmez. “Hikâyenin Tepkileri” başlıklı ikinci bölümde, ‘Çalışkur’ apartmanını anlatan öyküye yönelik değişik çevrelerin eleştirileri vardır. Haldun Taner, farklı gerekçelerle yöneltilen eleştirilerin çeşitliliği ve ilginçliğiyle öykünün ironik anlatımını canlı tutar. Yazılanın kurmaca bir metin olduğu unutularak toplumun hemen her kesimdekiler, öykünün kendileriyle ilgili kısmına açıklık getirmeye çalışırlar öyküde. Varlıklıların ahlaksız gösterilmesi doğru bulunmaz örneğin. Emniyet yetkilileri, öyküde adı geçen Zülfikar adlı bekçi için Sait Faik’in “Kestaneci Dostum” konusunda yaşadıklarını anımsatan açıklamalarda bulunur. Öyküden piyes çıkarmak isteyen gençler, resmî makamlara başvurur, kolejli genç kızlar için öykü, anlaşılamayan karışık bazı işlere araç sayılır. Yazarın, apartman katlarını sırasıyla anlatmayışını eleştiren teknik üniversite yetkilileri yanında yazarın dilini tutarsız bulanlarla öykünün tekniğine alışık olmayanlar da vardır. Öyküde anlatılanları doğrudan ahlak sorunu görerek yazarın ‘kötülük’ betimlemelerini, “Siz onu ibret olsun diye tasvir etseniz bile, ham ervah ondan intibah hasıl edip ibret alacak yerde, ilham alıp, kendine örnek edinir.” uyarısıyla eleştirenler olur. Raportörün, öykü hakkında ‘Radyo İdaresi Denetim Kuruluna’ sunduğu rapor, ‘ancak bu kadar olur’ dedirten türdendir. (Bu yazıyı yazdığım günlerde, 2021 Nisan’ı ortalarında, Orhan Pamuk’un yeni yayımlanan Veba Geceleri romanına yönelik eleştiriler sonrasında kitabı yayımlayan YKY’nin de bir açıklama yayımlamak durumunda kalmasını, Haldun Taner’in ileriyi görmüşlüğüne mi yoksa bizim edebiyatta geri kalmışlığımıza mı yormalıyız acaba?)


Öykünün “Sonuç” başlıklı bölümü; edebiyatın kurmaca metni karşısında muhafazakâr ve sansürcü anlayışın birleşmesine somut bir örmektir. Haldun Taner’in, bir sayfaya öykünün ilk metnini, karşı sayfaya da denetim kuruluna sunulan rapordaki değişikliklerin olduğu metni yerleştirmesi, ironiyi aşan toplumsal gerçekliğin, sansürcü zihniyetin bir göstergesidir. Sonuçta, raporun gereği yerine getirilerek öykünün dili ve kişileri değiştirilince hemen her kesimden olumlu eleştiriler alan yazar, bir milletvekilinden “radyoda Cuma günleri ahlâki konuşmalar” hazırlama çağrısı da almıştır ancak kuşa çevrilen metin, bu kez de ‘öykü’ olmaktan çıkmıştır. 18 Ekim 1954 tarihli öykünün bu bölümü, Sait Faik’in 1944’te Medarı Maişet Motoru adıyla yayımlanan romanının devletin sansürcü zihniyetiyle içeriği değiştirilip 1952’de Birtakım İnsanlar adıyla yayımlanışından bağımsız düşünülemez gibi geliyor bana. Sait Faik’in yaşadıkları gerçekti, Haldun Taner’in yazdığıysa kurmaca.


“Salt İnsana Yöneliş” (Kızıl Saçlı Amazon), edebiyatın atardamarı olarak bilinen edebiyat dergilerinin öyküsüdür. “Bir dergi çıkarmak, bir şey yamak, çabalarımızı bir eksen üstünde toplamak lazım.” diyen bir grup üniversiteli gencin, edebiyat dergisi çıkarma aşamasındaki sorunlarını anlatan “Salt İnsana Yöneliş” ayarında, ‘dergi’ konusuna yönelen başka öykü yoktur bizde desem abartmış olmam herhalde. Dergicilik deneyimleri de olmuş Haldun Taner, bu öyküsüyle edebiyat dergisi çıkarma heveslilerine bir tür gözlem raporu hazırlamıştır dense yeridir. Bu ülkede edebiyat dergisi deneyimi yaşayanların, yadırgayabilecekleri pek bir şey yoktur öyküde.


Zamanlarının türlü sanat etkinliklerine gönül veren gençler, en son “tiyatroculuk oyununu bırakıp dergicilik oyununa” geçmeye karar verince “futbol takımı yapan bir tek seçici gibi, herkesi her yerde deniyor” olan ve uyulması gereken kararları sıklıkla değişen şefin yönetiminde “salt insana yöneliş” akımını başlatmaya ve aynı adla dergi çıkarmaya karar verirler. Derginin adı, içeriği ve yayın çizgisiyle ilgili tartışmalar, dergi yayımlanmaya başladıktan sonra başka boyutlara evrilir. Yazılarıyla şiirleriyle heyecan yaratan dergiye eleştiriler yöneltilir, derken dergi birkaç sayı sonra kapanır ve böylece gençlerin “dergicilik oyunu” biter. Dergi öncesinin heyecanıyla oluşan birliktelik, derginin kapanmasıyla oluşan karamsarlıkla dağılmalara dönüşür. Sanat sevdalısı idealist gençler, yaşamın gerçekleriyle yüzleştikçe kendileri için daha gerçekçi kararlar verir, herkesten biri olurlar. 1956’da yazılan öyküde, dergi çıkaracak gençlerin dergilerine belirleyeceği ‘renk/çizgi’ kaygısı önemli: “Renk menk karıştırmayın. Başınıza bela mı arıyorsunuz. En iyisi polise, sağcı okura solcu görünmektir.”



“Yaprak Ne Canlı Yeşil” (Yalıda Sabah) adlı öykü, “Türk Dili” dergisinin andığım özel sayısında yer almalıydı diye düşündüklerimden biridir. 1971’de yazıldığı anlaşılan öyküyü okuyunca şunu düşündüm: Haldun Taner, edebiyat ortamını kontrolünde tutan, siyah camlı gözlüklü ya da maskeli yüzlü bir avuç seçkinin gerçek yaşamdan/edebiyattan kopukluklarını -kendisi gibileri göremediklerini- yermek için öyküyü önceden mi yazdı yoksa bu öykünün işkillendirmesiyle mi acaba adı geçen dergiye alınmadı? Belki de hiçbiri ya, neyse… Öykünün sonunda, “kişiliğim sandığım soytarıdan tüm yapay safraları attı” deneyimini yaşayan sanat tarihi asistanının, ‘kendisi olan’ bir kadını tanımasıyla kendine geliş hikâyesinden ders çıkarılmalıdır.


Beyoğlu’nda “daha çok sakallı, pipolu yazar, çizer, düşünür takımı, karşıki tiyatrodan da aktörler, operacılar, müzisyenler” takımının sıklıkla geldiği, “Pelit” adlı kahve öykünün mekânı olunca orada konuşulacaklar da kültür, sanat ve edebiyat türü konulardır. “Alman kültürü yalamışların” uğrak yeri olan kahvenin müdavimi anlatıcı, öyküleri bazı Alman dergilerinde yayımlanmış sanat tarihi asistanıdır. Kendisi gibi üç beş seçkinle kendilerine mekân tuttukları ve dışarıdaki dünyayı “adeta” unuttukları bu “havası kültür kokan” kahvede, Roksan adlı kız arkadaşlarının yaşlı aile büyüklerinin bakıcısı Zuhal ile karşılaşan asistan, ilk anlarda kültürlü kişilere “zamparalık” yakışmayacağını göstermek için “doygun adam” rolü oynamak isterse de ilişikleri ilerledikçe ilkelerinden büsbütün vazgeçer. Yeni çevresinin kendisine eklediklerini kendi iradesiyle kendisinden çıkardığında Giresunlu Hamide olduğunu saklamayan Zuhal, “okuyana garez” bir kızdır ve asistan benzeri, dünyayı okuduğu kitaplardan ibaret bilen okumuşlarla “vükelalık” yakıştırmasıyla dalga geçer, onları doğal olamadıkları için suçlar. Zuhal ile uçlara varan kaçamak duygusal/tensel ilişkileri, “desinlerci cilaları kazıyıp” kendi içindeki “arı insanı bulmayı, doğaya, insanlara, eşyalara, her şeye öyle içtenlikle yaklaşmayı” öğretmiştir Viyana kahvelerine benzettiği “Pelit” kahvesinin bir köşesinde Stammtisch’i (belli bir masası) olsun isteyen burnu büyük öykü yazarı akademisyene.


Sanatçı, “ölürken bile bir şeyler mırıldanır” ise…


Turneye çıkmak için çok az bir zamanları kalmış grup, gösteri için kendisinden hemencecik “bir şeyler çiziktir[mesini]” istediğinde, onlara; “kötü bir şey yazmak benim için daha zordur ve çok daha uzun zaman alır” (Ferhan Şensoy, Kitap-lık, Ocak 2004) cevabını veren Haldun Taner, kuşkusuz bir ‘dava adamı’ değil aksine bir ‘sanat adamı’ idi, böyle olduğu için de okunuyor, okunacaktır.


Yalıda Sabah kitabının sonuna eklenen “Niçin Hikâye” başlıklı görüşmedeki şu cümleleri, konuşmasında sanatçıyı Homer’in anlattığı kesik başa benzeten Haldun Taner’in okunma gerekçesidir: “Ben doğuştan alçakgönüllü bir insanım. Adeta hasta derecede. Çok kendi zararıma olarak… Evimin kapısında adım yoktur. İmzamı küçük harfle atarım. İmkân oldukça kendimden hiç konuşmam. Kendi BEN’imi içimden çıkarayım ki, içime daha çok dünya sığsın isterim. Sanatçı oluşum bu huyumu değiştirmez ancak bazen zorlar. Perhizi bozarım. Bana kalsa, becerebilsem, o bilgeliğe bir gün varabilsem, susacağım, hiçbir şey yazmayacağım, ya da yazdığımı kimse fark etmeyecek. Bilir misiniz eski minyatürcülerden çoğunun eserlerinin altında imzası yoktur. Eseri yapmış olmak onlara yeter. Yapan o kadar önemli değildir. Bence asıl büyük sanatçılık ve bilgelik buradadır.”

hasanaliozturktrb@gmail.com