• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Monokl'dan 3 yeni kitap

Otobiyografik anlatının yeni simgelerinden Tove Ditlevsen'den Bağımlılık, Hasibe Özdemir'den hayatın küçük görünen ama büyük etkiler üreten olaylarına odaklanan Balık Ölecek, Josiah Bancroft'dan Sfenksin Kolu okurlarıyla buluştu.


Tove Ditlevsen, Kopenhag Üçlemesi ile dünyada kadın edebiyatının ve (Ferrante ve Knausgaard’ın ardından da) otobiyografik anlatının yeni simgesi haline geldi.


Bazen Piet Hein’ın kolları arasında yatarken, geleceğim için planlar kurduğunda biraz canımı sıkıyor. Sanki hayatımı kendim idare edebilmekten acizmişim gibi her şeye burnunu sokup hayatımı değiştirip düzenlemek istemesinden sıkılıyorum. O zaman beni keşke rahat bıraksa diyorum. Hayat ebediyen bu şekilde akıp gitse diyorum. Ne birini ne ötekisini kaybetmeden ve büyük dönüşümlere neden olmadan onun ve Viggo F.’nin arasında gidip gelsem. Değişikliklerden hep nefret etmişimdir, her şey olduğu gibi devam ettiği sürece kendimi güvende hissetmişimdir. Ama böyle devam edemez. Artık sokakta sevgilileri görmek beni eskisi gibi etkilemiyor ama küçük çocuklu annelere bakmamak için gözlerimi çeviriyorum. Bebek arabalarının içine bakmaktan ve bizim sokakta, 18 yaşına gelmeden evvel çocuk doğurmadıkları için gurur duyan kızları düşünmekten kaçınıyorum. Piet, hamile kalmamam için önlem aldığından bu konudaki bütün düşüncelerimi içime gömüyorum. Şairlerin çocuk sahibi olmamaları gerektiğini, bunu yapabilecek yeterince insan olduğunu söylüyor. Oysa kitap yazabilen fazla insan yok.


Balık Ölecek 14 öyküden oluşuyor. Kendi derdinin farkında olmayanlar da var, bütün suçu karşıdakine atanlar da. Hayatın küçük görünen ama büyük etkiler üreten olaylarına odaklanıyor Hasibe Özdemir Balık Ölecek’te.


“Bu son diyorum, niye yalvartıyorsun abi ya!” 

Ona bakmak istemiyorum. Kazağı, eteği, kim bilir kimin eskisi boyasız çizmeleri. Hepsi ayrı ayrı eksik, bir araya gelince tamamlanan bir sefillik hali. Elini kolunu oynattıkça, incecik bir toz bulutu ondan bana doğru havalanıyor.


Ne giyersem giyeyim fark etmez, onunlayken birden solmaya başlıyor. Sanki yıllarca ortak bir sefaleti tecrübe etmişiz, o yoksul günlerin hatıraları da ‘hazır yan yana gelmişler mührümü vurayım’ demiş. Yok böyle bir yaşanmışlık. Ne çocukluğumuzda, ne gençliğimizde. Yine de insan ona bakarken anılarından bile kuşku duyuyor.


Kırılan bir şeylerin sesi geliyor çınlayarak. Ağır bir küfür ardından. Masalarda oturanlar bir an durup mutfağa doğru bakıyor. O farkında bile değil, konuşmaya devam ediyor. İstediğini henüz alamaması, anlayışımın kıtlığıyla ilgiliymiş gibi, cümlesini bu kez açarak koyuyor önüme. Yavaş yavaş söylüyor etkisini arttırmak için. Ağzına değil kazağının kirli yakasına bakıyorum. Bir yuvarlağı yamuk şekline sokmayı nasıl beceriyor? 

“Çok değil, yarısını versen bile toparlarız.”


“Ne düşündüğünüzü biliyorum” dedi Marat. “Bir kurmalının paslanıp gitmesine göz yummak ve sonra düzgün çalışmıyor diye onunla alay etmek ne ucuz bir numara. Ama konu bu zaten. Makineler bize hizmet etmez, biz onlara hizmet ederiz. Yarın hepsi yeryüzünden silinip gidecek olsa ırkımız yine devam eder. Ama biz elimizi makineden çektiğimiz an makine ölür.” Marat bu son iki kelimeden keyif almış gibiydi. “Sfenks bize ihtiyacımız olmayan efendiler inşa ediyor. Bizzat Kule’nin kalbi bir makinedir; erkeklerden ve kadınlardan enerji emen, onu şimşeğe dönüştüren ve sonra daha fazla efendi, daha fazla makine yapsın diye Sfenks’in atölyesine aktaran bir dinamodur. İnsan böyle bir adama nasıl hizmet eder?” 


“Sfenks korkunç çığlıklar atan güzel makineleriyle çok, pek çok erkeği ve kadını baştan çıkarmıştır. Eserlerinin ilerlemenin meyveleri olduğuna ve hemfikir olmayan herkesten korunması gerektiğine emindir. Dokuz sene önce o gaddar hurdacıdan emir almaktansa bu sandalyeyi seçtim ve asla pişman olmadım.”