top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Orhan Pamuk’u anlamak üzerine bir konuşma

Nihat Kopuz yazdı: "Orhan Pamuk edebiyatının büyüklüğünü ve ona yöneltilen eleştirilerin haksızlığını göstermek niyetiyle, karlı bir Ocak gecesinde Taşlık Sahaf Kafe'de yaptığım konuşmanın bir bölümünü Litera okurlarıyla paylaşmak istedim."


2018 yılının Ocak ayında sevgili Erhan Çipa beni, Orhan Pamuk hakkında bir konuşma yapmam için Taşlık Sahaf Kafe’ye davet etti. İlk defa onlarca edebiyat severin karşısına çıkacak ve Orhan Pamuk kadar sansasyonel bir sanatçıyı genç bir yaşta anlatmaya çalışacaktım. Muhatap olduğum kitle ellilerini çoktan aşmış ve bunca yılı kitaplar arasında geçirmiş insanlardı. Genç sesimle onlara Orhan Pamuk’u anlamak üzerine bir sunum yaptım. Toplantının sonunda karşımdaki kitleyi heyecanlandırmayı başardığımı görmekse beni mutlu etti elbette.



Orhan Pamuk’u konuşabilmek ülkemizde daima bir mesele olmuştur. Sürekli bir tartışmanın merkezine çekilmeye çalışılan Sayın Pamuk, yazdığı son kitaplarla da olumsuz eleştirilerin hedefi oldu. Orhan Pamuk edebiyatının büyüklüğünü ve ona yöneltilen eleştirilerin haksızlığını göstermek niyetiyle, o karlı ocak gecesinde Taşlık’ta yaptığım konuşmanın bir bölümünü Litera okurlarıyla paylaşmak istedim:

Orhan Pamuk biz okurların karşısına sadece iyi romanlarla çıkmaz, niçin sanatçı olduğundan, hangi yazarlardan derinlemesine etkilendiğinden ve roman sanatının ne olduğundan / ne olması gerektiğinden büyüleyici bir şekilde bahseder. Denilebilir ki Orhan Pamuk romancılığının yanı sıra sağlam bir dünya görüşüne sahiptir, bir ölçüde kuramcıdır ve etkileyici bir referans kaynağıdır.


21.yy’da roman yazıyorsanız, kanımca, bu işi niçin yaptığınızı da çok iyi bilmelisiniz. 19.yy dünya edebiyatı yazarlarının ve 20.yy’ın son çeyreğine kadar Türkiye’de kalem oynatan pek çok sanatçının böyle bir kaygısı yoktu. Mesela Dostoyevski her biri tuğla boyutunda olan baş yapıtlarını niçin yazdığını veya roman sanatının neler yapması gerektiğini bize anlatmayı tercih etmemiştir. Belki de sadece sezgileriyle hareket etmiş, niçin yazdığı üzerine oturup günlerce düşünmemiştir. Dostoyevski benim için 19.yy’da Rusya’da gerçekleşen özel ve yeri doldurulamaz bir cinnet olsa da 21.yy gerek yaşantı adına gerekse edebiyat açısından farklı bir anlayışı ifade etmektedir. Günümüz yazarları eskiye göre daha karmaşık bir dünyanın ve yaşantının konuklarıdır. Hayat 19.yy’a göre, hatta bir kuşak öncesine göre bile şaşırtıcı derecede farklıdır.


Bakınız, Orhan Pamuk, niçin mimarlığı ikinci sınıftan bıraktığına, niçin mimar olmayıp yazar olmayı tercih ettiğine nasıl cevap veriyor:

İstanbul’da bana istediğim binaları yaptırmayacaklarını bildiğimden mimar olmayıp yazar oldum. Romanlarımda istediğim binaları yapıyorum.

(Orhan Pamuk’un ifadesi bire bir yukarıdaki kelimelerden oluşmuyor. Benim ezberimde kalan şekliyle aktarmaya çalıştım.)


Bakınız, Orhan Pamuk niçin yazdığına nasıl cevap veriyor:

İçimden geldiği için yazıyorum. Başkaları gibi normal bir iş yapamadığım için yazıyorum. Benim yazdığım gibi kitaplar yazılsın da okuyayım diye yazıyorum. Hepinize, herkese çok kızdığım için yazıyorum. Bir odada bütün gün oturup yazmak çok hoşuma gittiği için yazıyorum. Onu ancak değiştirerek gerçekliğe katlanabildiğim için yazıyorum. Ben, ötekiler hepimiz, bizler; İstanbul’da, Türkiye’de nasıl bir hayat yaşadık, yaşıyoruz tüm dünya bilsin diye yazıyorum. Kâğıdın, kalemin, mürekkebin kokusunu sevdiğim için yazıyorum. Edebiyata, roman sanatına her şeyden çok inandığım için yazıyorum. Bir alışkanlık ve tutku olduğu için yazıyorum. Unutulmaktan korktuğum için yazıyorum. Okunmaktan hoşlandığım için yazıyorum. Bir kere başladığım şu romanı, bu yazıyı, şu sayfayı artık bitireyim diye yazıyorum. Herkes benden bunu bekliyor diye yazıyorum. Kütüphanelerin ölümsüzlüğüne ve kitapların raflarda duruşuna çocukça inandığım için yazıyorum. Hayat, dünya, her şey inanılmayacak kadar güzel ve şaşırtıcı olduğu için yazıyorum. Hayatın tüm bu güzelliğini ve zenginliğini kelimelere geçirmek zevkli olduğu için yazıyorum. Hikâye anlatmak için değil, hikâye kurmak için yazıyorum. ‘Hep gidilecek bir yer varmış ve oraya tıpkı bir rüyadaki gibi bir türlü gidemiyorum duygusundan kurtulmak için’ yazıyorum. Bir türlü mutlu olamadığım için yazıyorum. Demek ki mutlu olmak için yazıyorum.

Etkileyici değil mi?


Aşağıda, Orhan Pamuk’un dünyasını şekillendiren temel yazarları ve eserleri aktarmaya çalıştım:

Orhan Pamuk’un Ben’inde Ahmet Hamdi Tanpınar

Ne ölçüde dünya edebiyatından etkilenirsek etkilenelim gerçek bir yazarın kendi topraklarındaki yazarlardan güç alması gerekir. Orhan Pamuk bunun bilincindeydi ve Türk edebiyatında Tanpınar’ın peşini kovaladı. Hatta, “Tanpınar’ın bıraktığı yerden devam etti, Tanpınar’a ait satırların altını iyi çizdi ve gereken boşlukları doldurdu,” desek yanılmış olmayız. Burada, Tanpınar’ı aştı demeye çekiniyorum. Çünkü bunu söylersem konu dışına çıkıp sayfalarca açıklama yapmam gerekecek. Yalnız şu kadarından bahsedeyim: Ülkemizde -belki dünyanın pek çok başka ülkesinde de- eski olanı kutsama düşüncesi edebiyata hakimdir. Bugün Joyce’un Shekespeare’i aştığını söylerseniz büyük tepkilerle karşılaşabilirsiniz. Oysa Jale Parla’nın da değindiği gibi, büyük edebiyat, biraz babaya benzemekle biraz da babayı öldürmekle alakalıdır.


Pamuk’un Tanpınar’da bulduğu şey sadece Tanpınar’ın romanlarının yapısı ve konusu ile alakalı değildi. Pamuk, Tanpınar’ın hayata bakışı ve bu bakışı romanlarına yedirmesi bakımından onunla empati kurmuştu. Pamuk’a göre Tanpınar, öfkelenmeyen, geçmişteki kültürel kaybı kişisel bir acı şeklinde yaşayabilen ve bunu yapıtlarına başarıyla yediren aklı başında bir sanatçıydı. Pamuk’un aşağıya alıntıladığım Tanpınar’a dair ifadeleri bu empatiyi güçlü bir şekilde anlatır:


Bütün eserini besleyen derin acı duygusu eski sanatların ve hayatın kaybolmasından kaynaklanır. Ama buna tepkisi yüzeysel muhafazakârlarda olduğu gibi birilerini suçlamak değil, kişisel bir acı ve vicdan azabı çekmektir. Çünkü Batı sanatını hem çocuk gibi özgürce, hem de suçluluk duygularıyla tanır ve sever.


Görüldüğü üzere Pamuk’un Tanpınar’dan derinden etkilenmesinin temel nedeni Tanpınar’ın hayata karşı geliştirdiği öznel duygularla alakalıdır. Tanpınar’ın hayata bakışını Pamuk’un İstanbul’da yeraltındaki bir dehlizde eski moda mankenler yapan Bedii Usta’sında, Celal’in pijamalarını üstüne geçirip onun köşe yazılarını devam ettiren Galip’inde, İpek’in peşine düşüp Kars’a kadar giden sürgün şair Ka’sında görmek mümkündür. Tanpınar’ın yukarıda belirtmeye çalıştığım temel duygusunu Pamuk’un İstanbul’a, onun caddelerine, sokaklarına ve bütün bu cadde ve sokaklardan evrene dağılan seslere bakışında da buluruz. Tanpınar ve Yahya Kemal, bir şehre nasıl bakılacağını Nerval, Edmondo de Amicis ve Gauthier gibi Batılı şair ve seyyahlardan öğrenmişti, Pamuk’sa bu mirası Tanpınar’dan devraldı diyebiliriz.


Orhan Pamuk’un Ben’inde Orhan Kemal:

Orhan Pamuk’un etkisinde kaldığı diğer bir Türk yazardan Orhan Kemal’den bahsedeceğim şimdi. Hayata Adana’da başlayan, sonraları İstanbul’a sürüklenen Orhan Kemal herkesin bildiği üzere bütün yaşamını maddi kaygılar etrafında şekillendirdi. Sözü Orhan Kemal’in maddi sıkıntılarından açtım çünkü Orhan Pamuk, Orhan Kemal’in ekmek kavgasından çıkardığı iyimserliği görmüş, Kemal’in bu yönünden hoşlanmıştır.


Tanpınar’ın devamcısı olduğunu söyleyebileceğimiz Orhan Pamuk’un Orhan Kemal’de bulduğu şey, gücünü kitaplardan değil, yaşamın kendisinden alan bir iyimserliktir. Pamuk’a göre Orhan Kemal bu iyimserliği ekmek kavgasından doğurmuştur, yaşamın kendisinden doğurmuştur. Kitaplardan öğrenerek değil yaşanarak kazanılan bu iyimserliği Pamuk önemser ve kendi dünyasına katar.


Burada da görüldüğü gibi, Pamuk, tıpkı Tanpınar’da olduğu gibi Orhan Kemal’de de yapı ve konudan ziyade temel bir duyguyu yakalar -Orhan Kemal iyimserliği- ve yazarı bunun için sever, bunun için ondan etkilenir. Şimdi, kısa da olsa Orhan Pamuk’un Orhan Kemal’e bakışına örnekler verelim:

… Öğrenilmiş, teorik iyimserliğin karşısında, daha seyrek rastlanan ve daha değerli ve inandırıcı bulduğum bir başka iyimserlik türü olduğunu düşünüyorum. Öğrenilerek değil, yaşayarak kazanılan bu tür iyimserliğin iyi örneklerini Orhan Kemal’in ilk hikâye ve romanlarında bulmak mümkün.