• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Öykü: Ahh!

Babası “dokunma kızıma, bildiğini yapsın, onun zamanı bu” derdi ne zaman yakınsa ona.

Bülent Peker


Ankara, 21 Ağustos

“Ahh!”

Esma sıcak çayını klavyenin üzerine dökmüştü. Kalktı, mutfaktan kağıt havlu aldı, masaya döndü. Klavyeyi ters çevirdi, dikkatle kuruladı. Fark etti ki, epeydir temizlememiş klavyeyi; tuşların arasına sıkışmış tozuydu kırıntısıydı masanın üzerine döküldü. Kendini kaybediyordu ekranın karşısında, titiz olmasına titizdi yoksa. Kendi kendine güldü. Tuşların arasını sildi güzelce. Parkenin üzerine dökülen toz topaklarına takıldı gözü, yere çömeldi, temizledi. Geçen günlerin artığıydı, öyle düşündü.

Balkona çıktı, bahçedeki ağaçlarının arasından Çankaya manzarasını seyretti biraz. Karanlık çöküyordu uzaktaki tepelere. İç çekti derin derin.

Günlerdir Afganistan haberlerini izliyor, anlamaya çalışıyordu. Bütün akşam uluslararası medyanın Kabil’den gönderdiği fotoğrafları paylaşmıştı. Maalesef, asıl mesele ülkesinde bir türlü idrak edilmiyordu. Mücahitler Kabil’e doğru ilerlerken kamyonet kasalarında dizilmiş, ellerinde silahları, yüzlerinde sıcacık yayılan gülümsemeleriyle poz vermişti; çehrelerine baktı teker teker. İçindeki saf imanla dudakları kıpırdadı: “Rabbim sizi muzaffer eylesin.”

Kabil kurtarıldığında annesine sarılmış, dua etmişlerdi birlikte. Annesi, “deli kız!” diye güldü ona. Eski kafalıydı, memnundu da bundan. Çocuklarını düşünürdü sadece, kızının uzaklara erişen fikirlerine kafa yormazdı; vakti de yoktu doğrusu. Babası “dokunma kızıma, bildiğini yapsın, onun zamanı bu” derdi ne zaman yakınsa ona.

Telefonun ekranında elini gezdirdi. Serra Abla bile suskundu. Oysa kadınların bedeni üzerinden yürütülen Haçlı Seferine karşı çıkmak, mücadele etmek gerektiğini yazan oydu. Kadının özgürlüğü diye diye imanı esir etmişlerdi. İfşa etmek genç kadınlara düşüyordu. Heyecanlanmıştı Serra’nın gönderilerini okuduğunda.

Esma paylaşımını gözden geçirdi. Kabil Havaalanında “günahlarını geride bırakmak istercesine birbirini ezen insan kitlesini” gösteren bir fotoğrafa yorum yazmıştı. “Sırtını Batıya dayayanların sefaletini” herkes görmeliydi. “Sam Amcanız sizi kurtarsın bakalım” diye ekledi. Beğendi yazdığını.

Başörtüsünü sıkıladı. Tık diye bir ses çıktı bilgisayarın faresinden, gönderi gitmişti. Daha büyük bir şeyde payı vardı şimdi.


Kabil, 21 Ağustos

Asmaan otel odasında uzanıyor, karnı ağrıyor, gözü cep telefonunda. Kabil havaalanında uçuşlar iptal edilmiş, parası tükenmişti. Tek umudu Almanya’daki bir kadın örgütüydü şimdi. “Allah’tan umut kesilmez” diye yatıştırmaya çalışıyordu kendini.

“Elimizden gelen her şeyi yapacağız, sakinleşmeye çalış. Demekle olmaz, biliyorum” demişti telefonda konuştuğu Alman gazeteci Semra.

Telefonun ekranında geziniyor. Arkadaşları paylaşım yapmamış ne zamandır. Mesaj da yok. Naila’nın profiline gidiyor eli. Arabasının patlamasını gösteren videoya bağlantı koymuş birileri. Ergen erkeklerin hoyrat yorumlarını okumaktan imtina ediyor: “Mücahitler fahişeyi cezalandırdı.” Bedeninden kalanlar çürümüş müdür şimdiye? Oysa profili hâlâ duruyor, nasıl da parlıyor gözü, kapatmayı reddettiği yüzünün nuru...

Kabil sokaklarında infaz edilen arkadaşları geçiyor zihninden, isim isim: Suveyda, Naima, Anita, Maria... Sakınarak dokunuyor narin çehrelerine. “İsmimizi istiyoruz” kampanyasını başlattıkları zamanın heyecanını yâd ediyor. Heyecanla bağrışan seslerini. Genç kadın olmanın insanın içine ferahlık verdiği kısa bir an.

Bir kez korku duvarını aşınca, Taliban’ın okulları yakması, çocukları öldürmesi üzerine paylaşım yapmaya kalkışmışlardı sonra. Asmaan’ın fikriydi. “Çocuk katilleri” diye yazmıştı. Bu muydu bardağı taşıran? Kafasında tarttı. Hayır, pişman değildi. Başka birisi olamazdı, hassastı. Molotof kokteyliyle patlatılan, yakılan dersliklerdeki kız çocuklarının son anları, son bir iniltiyle hayattan koparılmaları insanın zihninde yer edince başka türlü olamazdı. “Onları terk edemeyiz” demişti Naila’ya, “yoksa hayaletleriyle yaşarız hayatımızın kalanında.” Naila’ya mı hesap veriyordu şimdi, yoksa isimsiz çocuk hayaletlerine mi?

Kampanya ses getirmişti ama umdukları gibi değil. Sokakları dolduran erkekler “fahişeler”den söz ediyordu. Genç kadınlara bakışlarına şüphe gelmişti oysa onların bakışlarında sadece arzuya yer olmalıydı. Öyle düşünüyorlardı herhal. Ama kadınlar bildiklerini yapmaya devam edecekti, kaybedecekleri ne vardı ki?

***

Kafasını silkeliyor hafiften. Yarına odaklanmalıydı, bir fikri sabit gibi ülkeden çıkmaya kafa yormalı, hazırlanmalıydı şimdi. Kimliklerini, pasaportunu yakmasını söylemişti Semra. Banyoya gidip musluk teknesinin üstüne yığıyor hepsini. “Gece mektubu”na ilişiyor gözü. Hayatının tehlikede olduğuna kanıt olarak kullanacaktı bunu ama yakmalıydı. Babasına gönderilmişti. Afganistan İslam Emirliği damgası vardı altında. “Allah’ın yolundan çıkan kızını” ya o öldürecekti, ya onlar. “Kızın Allah’a harp ilan etti.” Yaşama hakkını kaybetmişti, öyle diyorlardı. Ateşe atıyor onu da.

Kağıtlar yanarken ismine dair tek bir evrakın kalmadığı düşüyor aklına. Herkes öyle yapıyordu şimdi, adlarını geride bırakıyorlardı. Yanlarında taşıyamazlardı, çok tehlikeliydi. Kimliksiz nasıl seyahat edebileceğini kafası almıyordu. Hepsi yanıyordu musluk taşının üstünde.

Babası imdadına yetişmese, kaydını yapmayacaktı resepsiyondaki adam. İlkin yalnız gelmişti otele, kuşkuyla bakmıştı görevliler. Babası ilk fırsatta onu alacak, günün kalabalığına karışıp havaalanına varacaktı. 15 dakika. Kaçışanlar yolları kapatmazsa, sadece 15 dakikada havaalanında olurdu. Gerisi Allah kerim.

Belgelerin küllenmesi içini ferahlatıyor sanki. Yere savrulmuş kararmış kağıt parçalarını, beton zemine yağmış külü fark ediyor. İsminden geri kalan bu. Yere çömeliyor, temizliyor onları. Kanıt bırakmamalı ardında. İsmine, yaşamışlığına delil olabilecek hiçbir şey kalmamalı.

Perdeyi aralayıp dışarı bakıyor biraz. Camın tozu silinmemiş nicedir, entarisinin yeniyle temizliyor; bakışına yer açmak istiyor olmalı. Karanlık, izbe binaların üstüne abanıyor yavaştan. “Bir daha görebilecek miyim yurdumu?” Telefona bakıyor, henüz haber yok.

***

Günlerdir rahat bir uyku görmeyen Asmaan içi geçmiş uyurken zilin alacaklı gibi çalmasıyla gözünü açıyor. Kapının tekrar aciliyet hissiyle çalındığını işitip “hayırdır inşallah” diyerek doğruluyor uzandığı kanepeden. Başörtüsünü sıkılayıp kapıyı açıyor tedirgin.

“Ahh!” diye bir inilti çıkıyor sadece:“Ahh!” Şaşkın, kırgın. Ardından tık diye bir ses işitiliyor. Hafif, derin bir tık. Sonra tok bir gürültü, yakından ateşlenen bir silahın çıkardığı.