• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Öykü: Akıntıdaki Adam

"Sana boyun eğmeyeceğim. Beni buraya getirdiğin gibi evime, aileme götüreceksin! Buna mecbursun! Ben ölürsem elinde kim kalacak?"


S. Sinan Özer


Buraya ne zaman, nasıl geldiğini bilmiyor, ıssız ormanda ayaklarını acıtan taşlara, dal parçalarına aldırmadan çırılçıplak yürüyordu. Doğrusu bedenindeki tüylerin sıklığına bakılırsa vahşi doğa için yaratılmış denilebilirdi. Ama o oldukça tedirgindi. Ne kadar yürüdüğünü kestiremiyordu. Tepesinde uçuşan kuşlara baktı. Daldan dala atlıyor, merakla etrafında dolaşıyorlardı. Bulunduğu çıkmazdan yavaş yavaş kurtuluyordu. Aslında buna kurtulmak değil de alışmak diyebiliriz. Orman ona kendinden olma şansı tanımıştı. Ağaçlardan, kayalardan, ya da şu kuşlardan biri olabilirdi. Ama o yine de insan kalabilmenin yolunu arıyordu.

Gece çökmüş, hava buz kesmişti. Bir yandan üşüyor, diğer yandansa peşine düşen kurtlardan kaçıyordu. Karşısına barınabileceği yer çıkmazsa ya donacak ya da keskin dişlerin arasında kaybolacaktı. Tüm gücüyle koşuyordu. İnce bacaklarına çarpan nesneler, irili ufaklı kesiklere neden oluyor, bu da peşindeki canavarların iştahını kabartan kokuların yayılmasını sağlıyordu.

Artık duracak mısın sen? Sana diyorum! Benim senden haberim olmadığımı mı sanıyorsun? Yazar mısın ne haltsın bilmiyorum ama yeter! Sana boyun eğmeyeceğim. Beni buraya getirdiğin gibi evime, aileme götüreceksin! Buna mecbursun! Ben ölürsem elinde kim kalacak?

Aniden yoğun bir sıcaklık hissetti. İnsan bedeninde donmadan önce oluşan harareti duymuştu. Ama bu ona benzemiyordu. Ya da kendini öyle olmadığına inandırmaya çalışıyordu. Küçükken kış akşamları sobanın önüne oturur, yanakları al al oluncaya kadar beklerdi. Sonra uykunun tatlılığı çökerdi üzerine. Annesinin kucağında henüz ısınmamış yatağına götürülürken, tavanda oynaşan aleve bakardı. Öyle huzur kaplardı ki içini.

Biliyordum bana kıyamayacağını. İşte yumuşadın bile. Özledin değil mi o günleri? Şimdi şu karanlık odada, gözünü diktiğin ekranda beni öldürmeye çalışıyorsun. Fakat sen böyle biri olamazsın! Etrafında ne kadar kötülük olursa olsun, senin hamurun sağlam. Boşuna deneme, katil olamazsın.

Nihayet ileride küçük sarı ışığın parladığını gördü. İçinde büyüyen umutla koştu. Üşümüyordu. Kurtlar ulumayı kesmiş, gece sabaha dönmüştü. Her adımında ışık güçleniyor, çoğalıyordu. Biraz sonra önünde koca şehir belirdi. Ormanı ardında bırakıp şehrin kirli havasına ulaşınca durdu. Ellerine, kollarına, ardından bedenine baktı. Onu bu hâlde görenler ya deli derdi ya da başka bir şey. Oysa orada, geride bıraktığı yerde, kendisini böyle bir yargıya mahkûm edecek kimse yoktu. Kaybettiklerini kazanmak için ömrünü harcayacak ama tutunamayacaktı.

Bak yine başladın. Tepemde giyotin misali sallanan kalemini çoktan gördüm bile. Sana yalvarmamı istiyorsun, biliyorum ama yapmayacağım. Ölüm senin elinde oyuncak olmaktan iyidir.

Hadi, izin ver de yürüyeyim. Elbet biri derdimden anlar. Bütün kent vicdansız değil ya? Bak bundan sonra senin yazmana da gerek yok. Başımın çaresine bakarım. Yeter ki serbest bırak beni…

Sırtını uyanan şehre döndü. Akan, aktığı yerde kuruyan kan, derisinde giderek sertleşen garip bir tabaka oluşturuyordu. Yürüdü. Korku, onu hiç rahatsız etmemecesine kaybolmuştu. Belki de son nefesine kadar burada yabani hayvanlarla yaşayacaktı. “Her şey istediğim şekilde olacak,” dedi. Kendini inandırmaya, daha doğrusu kamçılamaya çalışıyordu. Bacaklarının dermanı kesilene kadar ilerledi. Sonra koca kayanın üzerine oturdu. Koyu karanlığın içinde beyaz ışık saçıyordu. Yerleştiği kütle epeyce yüksekti. Otlarla kaplı zemine ayaklarının ucuyla dokunabiliyordu. Kendisini güvende hissettiği an gözkapaklarına ağırlık çöktü. Uyku, çöl bulutlarının serinliğiyle gelmişti. Düşlerle dolu dinginliğe bıraktı kendini. Devlerle, hayaletlerle, hırsızlarla karşılaştı. Hepsi ona ait şeyleri tekrarlayıp gittiler. Uyandı. Benliğini terk edilmiş eski bir eve benzetiyordu. Yaşayanlar izlerini bırakıp gitmişlerdi. Ama artık hiçbir ânının önemi yoktu. Zamanın içinde akıp gidebilirdi.

Yaşamaktan vazgeçmek istemiyorum, anlasana. Sonunda ya yüksek bir yerden düşeceğim ya da vahşi hayvanların dişleri arasında can vereceğim. Bak, bana acımıyorsan birkaç öykü öncesi yazdığın çocuklarımı, eşimi hatırla. Hani bir kentlinin buhranını yazmıştın. Sonu ne kadar da mutluydu. Lütfen eski hâline dön!

Güneş sarılığını yeryüzüne yayarken öylece yattığı kayadan kalktı. Az ileride çam ağaçları hafifçe sallanıyordu. Esinti gelip tüylerine dayanıyor, bedenini yalayıp geçiyordu. Dikkatlice dinlediğinde uzakta akan suyun sesini duyabiliyordu. Usulca indi. Tabanlarına değen küçük taşlar canını acıtıyordu. Kaya sırtında genişçe iz bırakmıştı. Gerindi, tutulan eklemlerini açtı, yürümeye başladı. Midesi kazınıyordu. Ellerini vücudunda gezdiriyor, derisine yapışıp kalan nesneleri ayıklıyordu. Çıplak olmak giderek daha da zorlaşıyordu. Fakat aylar sonra nasırlaşan eti işini kolaylaştıracaktı. Yapması gereken dişini sıkmak ve yiyecek bir şeyler bulmaktı. Ağaçların arasından geçiyor, suya doğru gidiyordu. Kulaklarını dikip havayı kokladı. Eğer burada kalmaya gerçekten niyetliyse vahşi doğayı taklit etmekle başlamalıydı işe. Sonrası kolaydı. Adımları hızlandı. Akıntıyı hiç olmadığı kadar yakından duyuyordu. İçinde büyüyen şevkle koşmaya başladı. Ardından parmağını yakıp kavuran acıyla irkildi. Olduğu yere çöktü. Başparmağına saplanan dikene baktı. Et ile birleştiği yerden kan sızıyordu. O dakika her şeyi bırakıp avazı çıktığı kadar bağırmak, ağlamak istedi. Dikeni tutup hızla çekti. Sonra iki parmağı arasındaki nesneyi inceledi. Tek parça olduğuna emin olunca savurup attı. Kanı durdurdu. Tekrar sese odaklandı. Eskisinden daha berraktı. Yavaşça kalktı yerinden. Ayağını yokladı, gidebilirdi.

Acıyorum sana biliyor musun? Ne arayanın var ne de soranın. Tutturmuşsun bir inziva yaşayıp gidiyorsun. Bırak kendini. Çık dışarıya, insanların arasına karış. Bak ben buradayım, korkma bir yere gideceğim de yok. Az önce yatırdığın taşta beklerim seni. Belki biraz yürür bacaklarımı açarım. Yok, tasalanma, kaçmayacağım. Hem şehir çok uzakta kaldı. İstesem de dönemem. Zaten isteğim de yok. Türlü türlü insanın yükünü taşıyamam. Taşımak da istemiyorum. Çocuklarım başlarının çaresine bakar. Büyüdüler ne de olsa. Neyse bu başka hikâye zaten. Hadi git, kendini bul yeniden.

Vıcık vıcık akan nehre baktı. Sadece sesinin güzel olduğu bu leş kokulu yer midesini bulandırmıştı. Yeşil su birikintisine kustu. Sinekler kan, irin karışımı kusmuğa doluştu. Az önce parmağından çıkardığı diken, bedeninin her noktasına batıyordu şimdi. Başı dönüyordu. Hayal kırıklığı yaşıyordu. Orman aniden karanlığa bürünmüştü. Kurtların sesi yeniden yükseliyordu. Az ötede duran büyük ağaca baktı. Dalları göğe uzanıyordu. Koşup hızlıca tırmandı. Bir maymunun çevikliği vardı üzerinde. Kendi kendine hayret etti. Sonra başka dala atladı. Nehrin pis kokusunu duyamaz duruma gelene kadar yükseldi. Eline, koluna değen böcekleri alıyor, tek hamlede yutuyordu. Dişleri kırmızıya boyandı. Aklında ne varsa birdenbire silinmişti. Açlıktan başka hiçbir şey düşünemiyordu. Nihayet çevresine bakındı. Altında bulanık nehir ağır ağır akıyordu. Kenarında su içen hayvanları gördü. Hepsi bildiklerinin aksine iğrenç görünüyorlardı. Ceylanlar kandan deriler altındaydı. Kurtlar pisliğe batmıştı. Yeniden midesinin bulandığını hissetti. Ardından kalın dudakları arasından boşalan larvalar aşağıya döküldü. İnsan kalabilen kısmı da böylelikle silinip gitti.

Gece yarısıydı çığlıklarla uyandığımda. Annem, babam, kardeşlerim etrafa kaçışıyordu. Yangın her yeri sarmıştı. Sonra siren sesleri geldi. Bu sefer geç kalınmış uyarının çaresizliğini yaşıyorduk. Sığınağa inen basamaklar büyük mutfak dolabıyla kapanmıştı. Hiç kimse onu kaldıramıyordu. İşte o zaman insanın hayvandan daha vahşi olabileceğini anladım. Şimdi zihnimde o sahnelerin dışında başka şey yok. Nerede olduğumu dahi bilmiyorum. Tel örgüler arasındaki bir mahkûm muyum yoksa kimsenin dinlemediği deli mi? Bedenim boğuyor beni, hatırlamak istiyorum.

Hayvanlar şekil değiştiriyordu. Ön ayakları kısalıyor, toynaklar uzayıp parmaklara dönüşüyordu. Üzerinde onu süzen bakışları bulduğunda kaybettikleri çıkageldi. Elindeki kırkayağı hızla attı. Dilinin üzerinde dönüp duran yumuşak parçayı tükürdü. Geniş çenesi yapışkan sıvıyla boyanmıştı. Frankenstein insan olduğunu yeniden anımsıyordu. Nasıl olup da buraya çıkabilmişti. Doğa tüm enginliğiyle gözlerinin önündeydi. Nehir kirlenmiş dünyanın aynasıydı. İnsanlaşmış hayvanlar suyu kuşatmışlardı. Ellerinde geçmişin ve şimdinin silahlarını tutuyorlardı. Bir mızrak rüzgârını yanağına değdirerek geçti. Aşağıdakiler yukarıyı ateşe tutuyorlardı. Sanki cadı avının tam ortasındaydı. İnce, kalın dallara basa basa kaçıyordu. İlkel aletlerin yerini tabanca, tüfek sesleri aldığında nehirden iyice uzaklaşmıştı. Orman yeniden o eski güzel hâline büründü. İçini yakıp kavuran susuzluğuna rağmen kurtulduğuna şükrediyordu. Tekrar uyuduğu kayanın yanına geldi. Kaplumbağa önce kayaya tırmanmaya çalışıp ardından ters döndü. Onun çabasını başından beri seyretmişti. Sonra ağır adımlarla debelendiği yerden kaldırdı. Kulağına yaklaştırdı. Kabuktan kaynayan suyun fokurtusuna benzeyen sesler duyuluyordu. Dört ayak boşluğu dövüyordu. Sert evin altındaki yumuşak deri alev alevdi. Kim bilir kaç gündür suya hasretti? Geriye döndü. Nehre doğru koşuyordu. Avuçlarındaki kalp giderek yavaşlıyordu. Onu kurtarmak her şeye değerdi.

Tamam, geldik, az daha dayan. Bak şu patikayı da geçince nehir tam karşımızda olacak. Su bana göre değil ama senin için fark etmez? En azından ölmeden önce serinlersin. Evet, iyice yaklaştık. Hayret, kokuyu şimdiye kadar duyumsamam lazımdı. Neyse, yukarıdakinin bir bildiği vardır.

Ölümü ilk defa yanı başında buldu. Kaplumbağa nefes almıyordu. Birkaç kez suya daldırıp çıkardı. Ama boşunaydı. Usulca çimenlerin üzerine bıraktı. Ardından kendini akıntıya attı. Ağzına, burnuna dolan su nefesini kesiyordu. Fakat o kılını bile kıpırdatmıyordu. Geçtiği yerler hayal misali gözlerine çarpıyordu. Büyük ağaçların, uzun köprülerin gölgesinden sıyrılıp denizin maviliğine sürüklendi. Şimdi suyun altında da nefes alabiliyordu. Balıkların, ahtapotların, yengeçlerin bakışları altında yüzüyordu. Tekrar karaya çıktığında akşam olmaya başlamıştı. Dev ağaçların üzerine yağmur damlaları düşüyordu. Az ileride çalılardan ve otlardan yapılmış evi gördü. Tam ortasından ince bir duman göğe yükseliyordu. Usulca yürüdü. Eve yaklaştı. İçeriye baktı. Küçük, siyah çocuk elindeki bambu parçasıyla oynuyordu. Sokuldu. Dizlerinin üzerine çöktü. Çocuk onu ancak o zaman fark etti. Hızla kalktı. Belindeki bez parçasını ona uzattı, bağlamasını istedi. Ardından şiddetli bir gök gürültüsü duyuldu. Kulaklarını tıkadılar. İkisi de çırılçıplaktı, ne yapacaklarını bilmiyorlardı.

Bu yağmur da nereden çıktı böyle? İkimiz için de yiyecek bulmalıyım. Kendimi onun babası gibi hissediyorum. Geçmişe dair hiçbir şey hatırlamıyorum. Zaten pek de umurumda değil. En iyisi gidip bir şeyler bulayım.

Evin dışından anlamadığı dilde konuşmalar yükseliyordu. Çocuk yeniden bambuyla oynamaya dalmıştı. Ayakların altında kırılan dal parçaları yaklaştı. Kapıda durdu. Epeyce yaşlı bir kadın kara gözleriyle ona bakıyordu. Başı dönmeye başladı. Her şey birbirine giriyordu. Zihni darmadağındı. Bayılırken son gördüğü göğe doğru yükselen zemindi.

En son Robinson’u okumuştum. Bir cuma günüydü galiba. Sonra gözlerim söndü. Evet, şimdi size edebiyattan söz edeceğim. Borges’den Faulkner’dan vesaire. Ama zaten siz her şeyi biliyorsunuz. Yüzlerinizi göremesem de zihinlerinizin parlaklığını hissedebiliyorum. Şimdi bana söyleyin bakalım bildiklerinizi mi anlatayım yoksa hayallerimi mi?

***

Uyandı. Kan ter içindeydi ama aldırmadı. Yardımcısı geldiğinde üzerinde hâlen sabahlığı vardı. “Bugün hangi rüyayı gördünüz efendim?” diye sordu giyinmesine yardım ederken. Ona ormanı ve kendisini anlattı. Uzun zamandır böyle karışık olanını görmemişti. Efendisini sessizce dinleyen adam, günlük programı hatırlattıktan sonra çıktı odadan. Kahvaltısını beklerken görmeyen gözlerini mendiliyle sildi. Sonra gençlere gördüğü düşü anlatmaya karar verdi. Belki onlar inanırdı hepimizin bir öykü kahramanı olduğuna.