• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Litera

Öykü: Ali

Ben Ali Yener. 88 Yaşındayım. Aklım yerinde olarak bu itirafı veriyorum. Kimsenin zorlaması olmadan. Ben birini öldürdüm...


Göksel Sözer

Siyah beyaz fotoğrafın olduğu, duvarda asılı ahşap çerçeveye dokundu. ‘’Ne de gençmişiz, güzelmişiz,’’ diye geçirdi içinden. Parmağı eşinin yüzünde, duvağında gezindi. ‘’Hey gidi Münevver Hanım,’’ dedi yavaştan. Sonra ekledi. ‘’Benden önce gitmek var mıydı? Pantolonunun cebinden katlı mendilini çıkardı. Gözünün kenarında bekleyen yaşı sildi. Tekrar dürdü mendilini ve gerisin geri yerleştirdi cebine. Eşinin vefatından beri ayakta duramaz olmuştu tek başına. Artık o da üç ayaklıydı. Dile kolay, tam yetmiş yıl aynı yastığa baş koymuşlardı. Kolay mıydı şimdi onsuz yaşamak. Onsuz nefes alabilmek. Seksen sekiz yıl yaşamıştı. Yeterdi artık. Bir an önce kavuşsa fena mı olurdu sevdiğine? Onsuz hayat nasıldı, bilmiyordu ki. Bilmek istemiyordu. Yaşamında her şeyini bilen birinin eksikliği, sahipsiz kalma duygusu, dayanılmaz olmalıydı. Derin bir iç geçirdi. Sabah güneşi salonu ele geçirmek üzereydi. Bakışlarını salonda gezdirdi. Sessizliği dinledi. Kimsesizliği. Birkaç anı uçuştu aklına. Daldı gitti bir süre. Kendini kütüphanenin önünde buldu. Bir şarkı mırıldandı. ‘’Başın öne eğilmesin, aldırma gönül aldırma’’. Devamını getirmedi. Parmaklarını uzatıp kitapların üzerinde gezdirdi. Yazarlarına göre ayrılmış, cilt cilt onlarca kitap. ‘’Ne çok severdi okumayı,’’ diye geçirdi içinden.


-Hazır mısın dede?

Torununun sesini duyunca irkildi, geri döndü. Unutmuştu Orhan’ı. Gülümsedi. Gözlüklü, kıvırcık saçlı, uzun boylu delikanlıya baktı sevecen gözlerle. Oğluna ne de benziyordu. Münevver’in en sevdiği torunuydu. Tek oğlunun tek oğlu. ‘’Bu bir başka,’’ derdi hep. Cenazeden sonra sık gelir olmuştu Kırklareli’ne. Babaannesinin emanetiydi. Düşününce, hoşuna gitti birine emanet olma fikri, gülümsedi yine.


-Ben çoktan hazırım evlat. Sen hazır mısın bakalım?

Orhan, elindeki video kayıt cihazıyla bir iki deneme yaptı. Ama gözü dedesindeydi. Uzun boylu, açık tenli, renkli gözlü, kır saçlı, gür bıyıklı dedesi, her zamankinden daha şık giyinmişti. Bastonuna rağmen hala çakı gibiydi. Küçükten beri tokalaşmaya korktuğu parmaklarına baktı. Uzun ve ince tuzaklara. Sıktı mı bırakmaz, gözlerini gözlerine diker, ne kadar dayanacağını ölçerdi. Korkardı dedesinden o zamanlar. Şimdiyse. Şimdiyse korkusu şekil değiştirmişti. Babaannesi öldüğünden beri onu iyi görmüyordu. Yalnız kalmasına gönlü razı olmuyordu. Onun için İstanbul’dan kaçabildiği zamanlar soluğu bu taş evde alıyordu. Dün akşam kendisinden yardım isteyince dedesi, heyecanlanmıştı. Ancak pek açıklama yapmamıştı. ‘’Sabah video kayıt cihazınla gel,’’ demişti, o kadar. İşte buradaydı.


‘’Hazırım dede, ne yapıyoruz?’’ dedi, sesindeki merak ve heyecanı saklayamadan.

Torununa takılarak, ‘’Gazeteci olan sensin evladım. Uygun ışık, uygun pozisyon, sen karar vereceksin nerede çekim olacağına,’’ dedi.

-Bir dakika o zaman.


Güneş ışığını ve odayı hemen gözden geçiren Orhan, kısa sürede dedesine uygun bir yer buldu. Dedesini, kütüphanenin önündeki, bordo kadife kaplı berjerlerden birine oturtturdu. Koltuğun yönünü hafif değiştirerek derinlik verdi görüntüye. Kamerasından baktı yaptığı çerçeveye. Gördükleri hoşuna gidince, ‘’Hazırım dede,’’ dedi. ‘’İşaretimle başlayabilirsin.’’

Ali Efendi, yıllardır hazırdı bu ana. Eşi kendinden önce vefat ederse, kırkını yaptıktan sonra her şeyi itiraf edeceğine kendine söz vermişti. Vakit tamamdı onun için. Ne endişesi ne korkusu vardı. Ne yaptıysa sevdiği kadın için yapmıştı. Sevdiği için. Kıskandığı için. Belki de kendini yetersiz gördüğü için. Şimdi hiçbirinin önemi yoktu artık. Yaptığının doğruluğu veya yanlışlığını tartışacak değildi. Çok gençti. Karısına deli gibi aşık bir adamdı. Okuduğu yazarlara aşık olan bir kadının aşığı. Roman kahramanlarıyla dostluk eden o kırılgan kadını sevmişti. Alışmıştı sonraları hayatını roman kahramanlarıyla, yazarlarla paylaşmaya. Ama biri vardı ki. Onunla baş edebilmesi neredeyse imkansızdı. Neredeyse. Münevver’in en sevdiği yazarla.


Orhan’ın yavaşça kolunu yukarıdan aşağıya indirmesiyle kayıt başladı. Bir süre konuşamadı Ali Efendi. Söyleyeceklerinin hepsi uçup gitti. Ağzı açık kaldı. Orhan, kaydı durdurdu.

-İyi misin dede, bir şey getireyim mi?

Torununun sorusunu gecikmeli algılayan Ali Efendi, eliyle istemez işareti yaptı. Cebinden mendilini çıkardı. Gözünü kapayıp kokladı.

-Devam edelim mi?

Dedesinin gözleriyle onaylamasının ardından, kayıt tuşuna bir kez daha bastı Orhan. Ali Efendi, bu kez tok ve net bir sesle başladı konuşmaya.


-Ben Ali Yener. 88 Yaşındayım. Aklım yerinde olarak bu itirafı veriyorum. Kimsenin zorlaması olmadan. Ben birini öldürdüm. Sabahattin Ali’yi ben öldürdüm.

Dedesini ağzı açık dinleyen Orhan, kayıttan çıkmakla çıkmamak arasında tereddüt etti. Tam kayıt cihazını göz hizasından indirecekti ki dedesi devam etti.

-Onu ne Nihal Atsız ile sürtüşmeleri, ne Markopaşa’ya yazdıkları, ne de MİT öldürdü. Onu milliyetçi duygularla kafasına defalarca vuran Ali Ertekin’in darbeleri de öldürmedi. Onu başka bir Ali öldürdü. Ölmesine izin verdi.

Soluklandı.

-Münevver Hanım’ı ilk gördüğümde aşık olmuştum. On altısında genç bir kızdı. Sevişerek evlendik. Önceleri gençliğine verdim bazı tuhaf hallerini. Aşıktım. Görmezden geldim. Tüm gün elinde kitapla gezerdi. Önce kendi okur, sonra bana anlatırdı. En ince ayrıntısına kadar. O kadar eğlenirdi ki. Sonra okudukları gerçekmiş gibi hikayeleri devam ettirir, karakterleri günlük yaşantımıza sokardı. Eğlenceli gelmişti ilk zamanlar. Bir çeşit oyun, diye düşünmüştüm. Benimle, okuduğu son romanın yazarı veya erkek kahramanıymışım gibi konuşur, şakalaşırdı. Ses etmezdim. Dünyasını bozmak istemezdim. Gözüm ondan başkasında değildi. Yıllar geçti. Çocuklarımız oldu. Münevver’in romanlara ve yazarlarına olan düşkünlüğü tuhaf bir hal almaya başladı. Gerçekle hayali karıştırır oldu. Evde sanki bir düzine insan birlikte yaşıyorduk. Artık takip edemez olmuştum. Sabahattin Ali’yi o dönem keşfetti. Kuyucaklı Yusuf, Kürk Mantolu Madonna, İçimizdeki Şeytan, hikayeleri, şiirleri. Ondan başka şey konuşulmaz olmuştu evde. Beni onunla kıyaslar olmuştu. Sabahattin olsaymışım başka olurmuş. Buna takılmıştı bir süre. Bunun beni ne kadar üzdüğünü hiç anlamadı. Yine de onu sevmekten hiç vazgeçmedim. Dayandım oyunlarına. Ta ki beni arzuladığı bir gece yatakta ağzından onun ismini kaçırana dek. Farkında bile değildi. O gece içime bir kurt düştü. Düştü ki ne düştü. Tanımak istedim bu adamı. Önce tüm kitaplarını okudum. Nefret etmeye öyle hazırdım ki. Ama okudukça hayran oldum. Birini bitirip diğerine başlıyordum gizlice. Böyle güzel bir adamın kendi gibi güzel hikayeler yazması büyülemişti beni. Ya, Aldırma Gönül şiiri. Şiiri ilk okuduğumda, gözyaşlarımı tutamamıştım. Münevveri çok daha iyi anlıyordum artık. Kıskançlık hayranlığa dönüşmeye başlamıştı. Ya da öyle zannediyordum. İçim yatışmış, kabullenmiştim.


Mendilini bir kez daha çıkarıp, bu kez terini sildi. Bir an gözlerini kameradan torununun gözlerine çevirdi. Devam etti.

-Sonra bir gün yazarın bizim şehre geldiğini duydum. Kırklareli’ne. O zamanlar ben de nakliyatçılık yapıyordum. Kamyonum vardı. Avrupa’ya gidip geliyordum. Şoför kahvehanelerinden birine geldi bir gün. Taşımacılık işine girmiş. Mal taşıyacakmış kamyonuyla. Peşini bırakmayan davaları bildiğimizden, ses etmedik. Belli ki kaçacaktı yurt dışına. Adamı şu ülkede rahat bırakmamışlardı. Ne komünistliği kalmıştı ne de Atatürk düşmanlığı. Sesi de yüzü gibi yumuşaktı. Öğretmenlikten gelen bir güvenle, öğrencileriymişçesine anlattı hayallerini. Dinledik, ince belli çaylarımızı yudumlarken. Heyecanını bizimle paylaştıkça yüzü aydınlanıyor, etrafına ışık saçıyordu. Gülümsemenin bu kadar yakıştığı bir adam görmedim ben. Yine de hırpalanmışlığın izlerini taşıyordu yüzünde, gözlerinde. Bıkmıştı belki de. Suriye sınırında yapamadığını bu kez Bulgaristan üzerinden deneyecekti. Yanında da biri vardı. Mihmandar gibi bir şey. Adamı hiç sevmemiştim. Güven vermeyen bir tipi vardı. İçime bir kurt düştü yine. Dağıldıktan sonra akşam vakti düştüm ikisinin peşine. Takip ettim hissettirmeden. Epey yol gitmiştik ki sağa çektiler kamyonu. Çevreyi iyi bildiğimden farlar sönük rahatça direksiyon sallıyordum. İndi ikisi de. Ellerinde birer çanta. Sınıra doğru yürüdüler. Geride kaldım. Ses etmemeye çalıştım. Görmüyordum onları ama seslerini duyuyordum. Bir süre yürüdük. Birden sesleri yükselmeye başladı. Hangisi daha yüksek sesle konuşuyordu ayırt edemedim. ‘Vatan haini’. Net duyduğum tek kelime bu oldu. Sonra konuşma sesi, yerini boğuşma seslerine bıraktı. Yaklaştım. Gölgelerden kimin kim olduğunu çıkaramadım. Sonra havaya kalkan bir el gördüm. Defalarca indi kalktı. Tok sesler duydum. Sonra sesler kesildi. Bir ağacın arkasına iyice sokuldum. Nefes almadan bekledim. Mihmandar, yanımdan geçip gitti. Hala küfrediyordu. Bir süre daha bekledim. Yerde yatan karartının yanına gidip, diz çöktüm. Yüz üstü yatmış, inliyordu. Ölmemişti. Yardım istiyordu belli ki. Baş ucunda çömelmiş öylece kalakalmıştım. Karımım âşık olduğu adamın başında. Döndürmek istedim rahat nefes alması için. Elimi uzattım ama yapamadım. Bir şey beni engelledi. Ay iyice yükselmişti. Rüzgâr uzun ağaçların uçlarını sarsıyor, yaprak hışırtıları insanı ürkütüyordu. Çömeldiğim yerden başımı kaldırınca sınır görünür oluyordu. O kadar da yaklaşmışlarken, diye düşündüm. O sırada eliyle bir ayağımı yakaladı. Korktum. Başını kaldırdı. Yüzü kan içindeydi. Göz göze geldik bir an. Gözlükleri yoktu. Yine de tanıdı beni. Ağzını açtı ama konuşamadı. Ona anlatmak istediğim o kadar çok şey vardı ki oysa. Sonra Münevver’i düşündüm. Âşık olduğu adam, şimdi önümde ölüm kalım savaşı veriyordu. Geri çekilince kaba etimin üzerine düştüm, çektim ayaklarımı. Kurtardım elinden. Eli boşluğa düşünce, başını tekrar yere koydu. Nefesini dinledim. Dinlerken ağladım. Çaresizliğe bağırdım. Ellerimle kafamı dövdüm. Vaz geçirmeye çalıştım kendimi. Ama olmadı. Elim bir türlü gitmedi o güzel gülüşlü adamı kurtarmaya. Ne yaptığımın o zaman farkında değildim. Ağlamam bittiğinde, artık nefes almıyordu. Gün ağarana dek yanında bekledim.

Burnunu çekti. Bıyığını sıvazladı.

-Münevver haberi duyunca yıkıldı. Günlerce yas tuttu. Göz yaşı dinmedi. Ruh gibi yaşadı aramızda. Ama onun da sonu geldi bir gün. O da kabullendi. Kitaplarını kaldırdı. Eskisi kadar okumadı. Okuduklarını hayatımıza taşımadı. Sabrım beni ödüllendirmişti. Ne pahasına? Bilse beni ister miydi, sever miydi bilemiyorum. Sadece beni sevmesini istemiştim o kadar. Tek beni.

Orhan dedesini dinlerken, göz yaşlarının yanaklarından akmasına aldırmadı. Eli titrese de kayıttan çıkmadı.

Dedesi konuşmayı kestikten kısa bir süre sonra, stop düğmesine bastı Orhan. Kayıt bittikten sonra hiç konuşmadılar. Odasına gidip tahta kolçaklı koltuğa oturdu. Hala şaşkındı, biraz da korkmuş. İçerideki adamın, yirmi beş yıllık dedesinin, Sabahattin Ali’yi kurtarma fırsatı varken yapmamasını anlayamadı. Kaydı silmeyi düşündü. Sonra vazgeçti. Ne yapacağına karar verememek bunalttı birden. Sonra içeriden gelen sese kulak verdi. Dedesi radyoyu açmıştı. Birisi Aldırma Gönül’ü söylüyordu.